You are on page 1of 12

1

ADAP
Prof. Dr. Ali Demirsoy, 13.04.2008

Dinlemesini bilmeyen, öğrenmeyi de bilemez

Bir kuşun yuvasındaki yavruların davranışını en az bir televizyon


belgeselinde görmüşsünüzdür. Ananın yuvaya getirdiği bir solucanı
alabilmek için yavrular olabildiğince ağızlarını açar, ağızlarının içindeki
kırmızı renkleri olabildiğince sergilemeye çalışır ve bu arada yine
olabildiğince bağırarak önceliği almaya çalışır. Birçok canlı grubunda bu
davranış çok belirgin bir modeldir. Bağıran, çığırtkanlık yapan payı alır.

Büyük bir olasılıkla –özellikle gelir düzeyi düşük- çok çocuklu ailelerde de
pay alma, sesini yükseltme ve çığırtkanlık yapmayla gerçekleşir. Eğer
çığırtkanlık kar etmez ise bu sefer sızlanmayı dener; kendini
acındırmanın yollarını arar. Ömür boyu da bu yolu dener. Çevrenize bir
bakın, her kademede her yaşta insan sabahtan akşama kadar sızlanıp,
bir şeylerden şikâyet etmektedir. Ağlayarak bir şeyler elde etmeyi adet
haline getiren toplulukların varacakları sosyal sınıf dilenciliktir. Yoksa
onurlu bir toplulukta milyonlarca insan her ay –birilerinin alın teriyle
kazandığı paralardan verilen- gıda yardımını alır, işaret edilen doğrultuda
oy kullanır mıydı; yine birilerinin alın teriyle kazandığı parayla yeşil kart
alıp aynı zamanda –ancak durumu iyi olanlara farz olan-Hac Farizasını
yerine getirmek için Hacca gider miydi?

Şimdi bir yolculuğa çıkalım, otobüste, bizim girmeye çalışıp ta bir türlü
giremediğimiz kültürlerden gelen insanların çocukları bir kenarda sessiz
sedasız otururken, hayır ya da evet, dur ya da sus sözcüklerinin anlamını
bir defada kavrar ve gereğini yaparken, istediğini alamayan
2

çocuklarımızın ilk olarak şirretleştiklerini sonra da canhıraş ağladıklarını


görürüz. Niye? Konuşma ve dinleme adabı olmadığı için.

Hayvanlarda adaptan bahsedilemez; olsa olsa terbiyesinden bahsedilir.


İnsani değerlerle birlikte adap biçimleri de şekillenmeye başlamıştır.
Toplumların geçirmiş oldukları sosyal evrimle birlikte çeşitli
davranışlarındaki adapta da farklılıklar görülebilir. Örneğin yabancılar
burunlarını her yerde sesli sesli sümkürerek silerken, biz bunu bir
saygısızlık olarak niteleriz. Birçoğumuz suyu büyüklerimizin yanında sesli
olarak kana kana içmeyi ayıp biliriz. Her davranışın bir adabı vardır.
Onun için, giyme, yeme, içme, konuşma, dinleme, gülme vd adap
çeşitleri vardır. Ancak adaplardan en az üç tanesi dünyanın neresine
giderseniz gidin aynıdır. Araba sürme adabı; nerede olursanız olun,
belirli trafik kurallarına uymalısınız. Bunun istisnası yoktur. Uyuyor
muyuz? Bunun kararını da siz verin. Yine de bir hatırlatma yapayım.
Araç başına en çok kaza bizde görülüyormuş.

Ancak bir toplumun aynası ve bilinçleşmesinin lokomotifi dinleme ve


konuşma adabıdır. Bu adaptan yoksun olan kişiler ve toplumlar
gelişemezler; bir şeyi tam ve eksiksiz öğrenemezler; öğrendiklerini
zamandaşlarına ve gelecek kuşaklara aktaramazlar. Böyle bir adaptan
yoksun kişiden çok defa bir şeyi kısa zamanda ve doğru olarak
öğrenemezsiniz. Böyle bir adabınız yok ise, önünüze çıkan fırsatlardan
(konusunun uzmanlarından) yararlanamazsınız, bilinçlenme için fazla bir
şey öğrenemezsiniz. Bu adaptan yoksun olanların çoğu, aklına beğenmiş
olanlardır.

Bu satırları yazan kişinin mesleği biyologluktur ve biyolojinin de çok özel


bir kısmıyla uğraşmıştır. Bunun yanı sıra, konuşacak kadar bazı yan
dallarla da ilgilenmiştir. Konumu ve unvanı itibariyle, birçok soruya da sık
sık muhatap olmaktadır. Bu sorularla toplumun bu yöndeki davranışını
3

analiz etme olanağına kavuşmuştur. Topluma oldukça yabancı olan yeni


bir haber (çok defa yeni bir buluş ya da keşif, örneğin Mars’ta hayat
belirtisi) gündeme geldiği zaman, ilgili kurumlar daha fazla bilgi alma
amacıyla telefon ederler ya da konuya ilgi duyanlar şu ya da bu şekilde
bu konudaki fikirlerimizi sormaya başlarlar. Konunun tam uzmanı
sayılmasak dahi, eğitimimizden, ilgili konudaki tanıdıklarımızın
fazlalığından ve bu konular üzerinde alışılagelmişin dışında daha fazla
zaman harcadığımızdan dolayı kendimizi biraz daha yetkili hissetmemize
karşın, karşıdaki kişi, bu konuda fikirlerimizi söylemeye başladıktan
birkaç cümle daha geçmeden, sözümüzü keserek “bence” vurgusu ile ilk
defa duyduğu bu konudaki fikirlerini (ahkamını) sıralamaya başlar. Dikkat
ettim, çevremdeki kişilerin çoğu, bu davranışı gösteren kişileri, işini
gücünü bırakarak ikna etmeye çalışıyorlar. Pek az kişi, “kardeşim
biliyorsan bana niye soruyorsun, zamanımı alıyorsun” diyemiyor. Niye?
Çünkü kendisi de aynı davranış biçimini gösteriyor da ondan.

Ne yazık ki, televizyonda yapılan en kaliteli tartışma ve söyleşi


programlarında dahi, sunucu en kritik yerlerde konuşmacının sözünü
keserek, -kendisinin de bu konuda bilgi sahibi olduğunu gösterme
isteğinden dolayı olsa gerek- çoğunluk saçma sapan bir soru yönetiyor.

Tarihsel bir olayı ya da bilimsel bir olayı ciddi olarak inceleyen bir
belgesele bir misafirlikte ya da evime misafir geldiği bir durumda ya da
birçok kişinin bulunduğu bir yerde dikkatle incelemeliyim diye televizyona
baktığımda çevremdeki insanların bir çeşit ofladığını ve püflediğini, eğer
o arada telefon görüşmesi ya da benzer bir şey için kısa bir süre
ayrıldığımda, televizyonu bir paparazi ya da bir dizi yayınlayan
televizyona çevirdiklerini defalarca gördüm. Eğer buna fırsat
bulamamışlarsa, birkaç dakikalık bir suskunluktan sonra, ilk olarak alçak
sesle daha sonra, dinlenen şey eften püften bir şeymiş gibi, yüksek sesle
4

kendi aralarında konuştuklarını saptadım. Bunların hiç birini yapmaya


fırsat bulamamışlarsa, dinleyenin hatırını sorma gibi saygısızlığa
başlarlar.
Toplum bilgisini ya da yargısını geliştirecek şeylere kafa yormak
istemiyorlarsa; sonunda yorum yapanların esiri oluyorlar.

Şiddet ve nefret içeren haberleri de dikkatle izliyoruz. Esasında


bunlardan ders çıkarmak için değil; yarın iş yerimizde konuşulduğu
zaman birkaç söz de biz söyleyelim diye. Hâlbuki Mısırlıları, Sümerleri ya
da Andromeda Galaksisini anlatacağınız kime bulacaksınız ki böyle bir
bilgiyi dikkatle dinlemek zahmetine de katlanasınız. Spor, özellikle futbol
programlarının büyük bir izleyici kitlesi bulmasının nedeni de budur.
Çünkü o andaki bir durumu (bir maçı) değerlendirmeye kalkışmanız,
daha önce kazanılmış bir bilgiye gerek göstermez; tam bize göre bir
tartışma tarzı.

Dünyanın en değerli şeyinin onur, ahlak ve sağlıktan sonra bilgi


olduğunu biliyoruz. Bilgi, gittikçe hızlanan (üssel) bir biçimde arttığı için,
bir kişinin kendi çabaları ile örneğin sadece okuma ile çağdaş düzeye
ulaşması oldukça güç görünmektedir. Kaldı ki, sadece kendi konusunda
uzman olan bir kişinin, yani tek yönlü bir kişinin uygar dünyaya uyum
yapmada önemli sorunları olduğu da bilinmektedir. Her zaman uzmanlık
alanlarımızın yan bilgi ve becerilerle desteklenmesi gerekmektedir. İşte
bu aşamanın ya da amacın gerçekleşmesi için çevremizde kendi
konularında uzmanlaşmış bir ordunun olması gerekmektedir. Bir kişinin
kendini gerçekleştirebilmesi, çevresindeki bu kişilerin yetkinlik ve sayıları
ile yakından ilgilidir. Çünkü çevrenizdeki bu yetkin kişiler, bir konuda,
çoğunluk kendilerinin uğraştıkları ana konuda, belki de yıllarını
vermişlerdi. Siz onları bir masanın başında, birkaç saat dinlemek
suretiyle, 30-40 yıllık deneyimlerinden ve bilgisinden önemli pay alırsınız.
5

Çevrenizde ne kadar farklı konuda uzman kişi varsa, ne kadar onlarla


yakın temasta iseniz, sizin dünya görüşünüzdeki pencere sayıları da o
kadar fazla olacaktır; yargı yeteneğiniz o ölçüde artacaktır. Doğal olarak
bütün bunları dinlemesini bilen insanlar için söylüyorum. Daha
konuşmanın başında, bence diye konuşmayı bölmeye kalkışırsanız,
deneyimli biri sizin “dangalaklığınızı” hemen anlayarak dereden tepeden
konuşmaya, çoğunluk da maç, dizi, paparazi tartışmaları yapmaya
başlar. O anda siz bitmişsinizdir…

Ne yazık ki, toplumumuzda, çoğunluk hiç bilmediği konuda ayaküstü


yorum yapan (ahkâm kesen) inanılmaz bir kitle var; anayasa yapmadan
tutun, ameliyat tekniğine kadar her konuda yorum yaparlar; ancak
evlerinin musluğunu bağlarken bile bir contayı doğru bağlayamazlar;
sosyal kavramların hiç birini tanımlayamazlar.

En çok da beslenme ve son zamanların moda tartışması olan evrim


konusunda fikir beyan ederler, önerilerde bulunur, reçeteler yazarlar. Hiç
kimse sormuyor, biyokimya, fizyoloji, hücre bilimi vs gibi örneğin
beslenmeyi açıklayacak konularda ne ölçüde bilgi sahibi olduğunu?
Doktorumuz bile başını sallayarak dinliyor.

Evrime gelince, hayatında, bir canlıyı açıp içine bilimsel gözle


bakmayanlar, bir doğa müzesini yaşamları boyunca bir defa gezmemiş
olanlar; jeoloji-paleontoloji-antropoloji biliminin anlamını bile
bilemeyenler, bu konuda da bence ile söze başlarlar. Bunu en iyi
Nasrettin Hoca dile getirmiştir: Benim eşeğimin sol ayağını bastığı yer
dünyanın merkezidir.

Doğal olarak bir insan dinlemeyi bilemeyince, öğrenmeyi de beceremez.


En eğitimsizden en eğitimlisine kadar çoğu insan söylediklerini
perçinleyebilmek için söze “bütün dünyada bu böyle iken, bütün dünya
böyle yaparken” cümlecikleri ile başlarlar; sanki tüm dünyayı gezmiş ve
6

görmüş gibi. Hâlbuki bunların çoğu, karadan ve denizden kaç ülkeye


komşuyuz desek sayamazlar.

Bütün bunların ne zararı var diyebilirsiniz. İlk olarak çocuklarına kötü


örnek olurlar; çünkü onlara kaynak araştırmadan yorum yapılabileceği
alışkanlığını kazandırırlar. Bir insanı dikkatle dinlemenin ne olduğunu
öğretemezler. Dinlemedikleri için öğrenemezler; öğrenmedikleri için
aslında söyleneni anlayamazlar; hep anlar görünürler. Bilmediklerini
bilemedikleri için, uzman kişiyi ve bilginin kaynağını araştırma gereğini
duymazlar. Aslında bilime de gerek duymazlar. Bilenlere de en hafifinden
karşı koyma eğilimleri vardır.

Ne olursa olsun, ilk olarak çocuklarımıza, bir konu konuşulurken, dikkatle


konuşmayı kesmeden başından sonunu kadar dinleme alışkanlığını
kazandırmalıyız. Bir işi doğru öğrenmek istediğinde, bir ya da olanak
bulabilirse çok sayıda uzmandan –bence sözcüğünü kullanmadan- farklı
görüşlere sahip olsalar da fikir almalarını; eğer olanak bulabilirlerse
kaynak araştırması yapmalarını ve tüm bunlardan sonra kendi
yorumlarını yapmalarını öğretmeliyiz. Tüm bunlar için ilk olarak dinleme
ve konuşma adabını öğretmeliyiz. Ancak buradaki zorluk, bizde olmayan
bir şeyi başka birine öğretmektir…

Bir toplum düşünün ki iç dünyasını zenginleştiren en önemli sanatsal


işlevlerden biri olan müziği, çoğunluk çatal bıçak sesleri, konuşmalar ve
bağrışmalar arasında bir sanat işlevi olarak değil, gürültünün harcı olarak
dinlemeye alışmış. Bu tip yerlerde müziğin şiddeti (kuvvetlendirici) ne
kadar fazla olursa o kadar revaçta oluyor. Çok az yerde hafif bir müzik
eşliğinde bir dostunuzla ya da sevgilinizle baş başa bir yemek yiyerek
bazı şeyleri konuşabilirsiniz. Genellikle bu şamata içerisinde söyleneni ya
tam anlamazsınız; ya da çatal ya da bıçağı tutacak elinizden biri sürekli
kulağınızda olur. Sesini kısar mısınız diye ricada bulunduğunuzda ya
7

kısarmış gibi yaparlar ya da birkaç dakika sonra aynı yüksekliğe getirirler.


Çoğunluk da dinlenmiş değil, yorulmuş olarak oralardan çıkarsınız.
Çünkü bir yerlerde yemek yeme kültürümüz fikir alıp vermeye, kendimizi
geliştirmeye, bilgi edinmeye yönelik değil, bu bağırış çağırış içerisinde
günlük dertlerimizden sıkıntılarımızdan uzaklaşmaya yönelik bir
kültürdür.

Sesinizi yükselterek haklı çıkma tekniği, sadece bize özgü değildir.


Birçok hatip, dünyada, bu yolu dener. Hatta galiba bir İngiliz başbakanı
bir yazılı konuşma hazırlıyor. Bu metin daha sonra birilerinin eline
geçiyor. Konuşma metninin bazı yerlerinde başbakan notlar düşmüş: bu
cümleleri okurken sesimi yükseltmeliyim hatta haykırmalıyım; çünkü
burada söyleyeceklerimin pek aslı yok ya da savunabileceğim kadar
kanıtım yok. Bir yerlerde ses tonu beklenenden daha yükseklere çıkmış
ise onun altında çoğunluk bir çapanoğlu arayın…

Tüm siyasilerimiz bağırıyor; kükrüyor; asıp kesiyor. Bağıra bağıra en


doğru, ahlaklı, seciyeli idare bizim diyorlar; bakıyorsunuz birkaç sene
içerisinde sülaleleri zengin olmuş; en demokratik görüş bizde diyorlar,
bakıyorsunuz milletvekili listelerini sadece lider düzenliyor; başkana karşı
çıkanlar ihraç ediliyor; yasalara en saygılı biziz diyorlar, bakıyorsunuz eli
silahlı kişiler parti binalarında boy gösteriyor, akşam sabah yargı
kararlarını tenkit ediyorlar; vatana en bağlı biziz diyorlar, bakıyorsunuz
bölücü anarşistlerin ön saflarında onlar yürüyorlar.

Partilerin bilim kurullarına bakıyorsunuz, birçoğu –basına göre- birilerinin


işbirlikçisi ya da bir yerlerden çıkar bekleyen kişiler ya da dogmatizminin
ya da fanatikliğinin ya da saplantısının esiri olmuş kişiler. Çok az kimse
değişik görüşlerdeki uzmanları bir araya toplayarak bir yorum yapmaya
yelteniyor.
8

Dinlemesini öğrenemeyenler konuşmasını da beceremiyor. Bunun en iyi


örneğini televizyonlarda boy gösteren sözüm ona çoğu sunuculardır.
Ancak çok daha vahim örneğini şu anda Türkiye’deki siyasi partiler
gösteriyor. Partiler çoğunluk iki tür insan barındırıyor. Her yerde her
konuda bağıra bağıra konuşan birkaç kişiden (lider ve etrafındaki birkaç
kişiden) oluşan bir çekirdek kısmı; bir de görevi Parti Grubu
toplantılarında lider kapıdan içeri girdiğinde ayağa kalkarak avuçları
patlarcasına alkışlayanlar. Meclis tutanakları incelendiğinde büyük bir
olasılıkla, bir yasama süresince tek bir defa kürsüye çıkmamış ürkütücü
sayıda vekilimizin olduğu görülebilir. En önemli görevleri işaret edilen
yönde oy kullanmadır. Bunlar da dinlemeye ama sadece dinlemeye
adapte olmuş kesimdir; misyonları gereği anlamalarına gerek de yoktur;
birileri onların yerine düşünmüştür. Bu durumda olanları kurtarmak için
de çok iyi bir atasözümüz vardır: Söz gümüşse, sukut altındır.

Burada üzerinde dikkatle durulması gereken başka bir husus daha


vardır. Bütün bu anlatılanlardan “her insanı sonun kadar dikkatle
dinlemelisiniz” sonucunu çıkarmak da son derece yanlış olacaktır. Bu
doğru değildir. Zamanın bu kadar değerli olduğu bir dünyada önünüze
geleni dinleyin önerisi, o kişiyi boşa meşgul etme anlamına gelir. Burada
dinleyin sözcüğü, çocuklar hariç, kendi konusunda bilgi ve deneyimini
kanıtlamış insanları dinleyin amacıyla söylenmiştir. Bir kişinin
dinleyeceği kişiyi doğrulukla seçmesi onun başarısının sağlayan en
önemli etken olacaktır. Böyle bir doğru karar ise, ancak iyi bir eğitim
sonucunda ve ustaca yaşamış insanlardan öğrenilir. Çevresini
tanıyamayan ve çevresinin deneyiminden yararlanamayan insan zaten
yitik insandır… Sosyalleşme ve her düşünceden ve inançtan insana eşit
mesafede durarak onlarla ilişki kurma bu köprülerin kurulmasındaki ilk
adımdır. Doğrusunu isterseniz, bu satırların yazarı, zaman zaman aldığı
içkiyi (rakıyı), bir uyuşturucu ya da keyif verici bir madde olarak değil,
9

başka insanlarla derin sohbetlerin ve fikir alış verişlerinin bir aracı olarak
gördüğü için seviyor.

Dinlemeyi bilemeyenler sonunda içerikli ve anlamlı konuşmayı


öğrenemeyen insanlara dönüşürler. Kendi işlerine gelmeyen ya da kendi
işlerine çok yarayan bir konuyu sürekli konuşmayı marifet zannederler.
Varsa, yoksa kendi dertleri gündemdedir. Bu nedenle başka
anlatacakları bir şey olmadığı için toplantılarda çoğunlukla çocuklarının
günlük yaşamını en küçük ayrıntısına kadar anlatmayı konuşma
zannederler. Bu kesimin maç konuşma merakı da diğer insanlara görü
yüksektir. Çünkü bu konuşmalar kaynağa ve bilgiye gerek göstermez.
Giren ya da çıkan bir toptan zevk almaya başlamışlardır. Bu tip
konuşmalar için gerekli bilgiler bir gün öncesi ile ilintisi olmayan, evrensel
bilgiye gerek göstermeyen, hatta hiçbir eğitime gerek göstermeyen kesik
kesik bilgilerdir. Hâlbuki insan beynini geliştiren konular birbiriyle ilintili
olan karmaşık konulardır. Bu tip konuşmaları yapabilme için ilk olarak
sistematik düşünmeyi öğrenmeniz gerekir; her kademesinde neden
sonuç ilişkisini sorgulamanız gerekir ve en önemlisi, karşımızdakini
tanıyarak ona göre elimizdeki bilgileri o anda yeniden gözden geçirerek
kurgulamamamız gerekiyor. Bunların hepsi bir eğitim sürecinde
kazanılacak özelliklerdir.

Ne yazık ki zannedilenin aksine üniversitelerimizdeki öğretim üyeleri de


bu sistematik-karmaşık düşünmeyi yeterince özümseyememişlerdir. Bu
nedenle öğretim üyelerinin çoğu, sadece çalıştığı konuda kürsüye
çıktığında teklemeden konuşabilmekte; birçok konuyla ilintisi olan
konuşmalarda başarısız olmaktadırlar. İşte bu nedenle görsel basında
birkaç tanıdık öğretim üyesinden başka yorum yapan ya da tartışmaya
giren öğretim üyesi bulunmamaktadır. Türkiye evrensel ölçekte fikir
üreten insanlar bakımından bu nedenle fakir bir ülkedir. Bu nedenle
10

dünyaya damgasını vuran bilim adamı, sanatkâr ve özellikle devlet


adamı yetiştiremiyoruz.

Hep bir ağızdan konuşma ya da hiç konuşmama özünde bir sürü (belki
ağır bir tanımla güruh) davranışıdır. Ancak dogmanın simgeleri olan
marşlar ve ilahiler hep bir ağızdan söylenebilir. Buna karşın, konuşma bir
bireyin özgürlük sahasıdır ve bu sahaya saygı gereklidir. Her bireyin
(eğer gerçek anlamda eğitilmiş ise) doğal olarak sosyal anlamda
kapladığı alan özellikle bulunduğu yere ya da uzmanlığına göre farklı
olacaktır. Aynı şekilde düşünen, aynı şeyi bilen aynı şeyi konuşan aynı
şeyi sadece farklı kelimelerle dile getirenler ve bunu fikir olarak
dayatanlar, özünde dünyada kendilerine özgü bir alan işgal etmezler;
bunlar üst üste dizilmiş pullar gibidir (yani son zamanların moda deyimi
ile güruhtur). Bunların sayısı dünya için fazla bir şey ifade etmez; çünkü
birbirlerinin aynı oldukları ve bir liderin peşinde kazığa geçen pullar gibi
olduğundan; ancak birinin kapladığı alan kadar -fikir dünyasında- etkiye
sahiptirler. Sayıları ha 1 olmuş ha 100 olmuş ha 1000 olmuş; fikir
dünyası bakımından önemli bir etkiye sahip değillerdir. Bunlar için, kural
olarak, ortak bir kişilikten ve ortak bir benlikten bahsetmek çok yanlış
olmaz; tespih taneleri gibi biri diğerinin hemen hemen aynısıdır; bu
nedenle de çok defa marş söyleyen ya da ilahi okuyan grupların içinde
kendilerini rahat hissederler. Görevleri nedir derseniz: Liderler gerek
duyduklarında bunları çıkarıp bozuk para gibi saçabilir ya da başka bir
kazığa geçirebilir. Bu insanların kaçınılmaz kaderi şu ya da bu şekilde
kazığa geçmedir. Ancak, kendi başlarına ayakta duramadıkları için
içlerinden geçen kazığı bir güvence ya da dik durmanın nedeni olarak
hissetmekten de kurtulamazlar. Yedikleri kazıkların da farkına
varamazlar.
11

Bu sonuncu kesim konuşulanları çoğunluk kendi akıl ölçülerine


vurmadan, herhangi bir yoruma tabii tutmadan, karşı fikir beyan
etmeden, aynen kabul eden bir kesimdir. İlk görünüşte dinlemesini bilen
bir kesim izlenimi verirler. Çoğunluk bir şeyhin, bir ağanın ya da bir liderin
konuşmasını nefes almadan, tabiri caiz ise gıkları çıkmadan dinlerler. Bir
Anadolu söyleyişi ile “koyunun kaval dinlemesi gibi”. Söyleneni kaval
dinler gibi dinleyenlerin başına ne gelirse bu kesimin de başına aynı şey
gelir: Sürü gibi bilinçsiz bir şekilde yönlendirilirler. Tarikatlara, aşiretlere
bağlı olanların ya da fanatiklerin firesiz bir şekilde hep birlikte aynı
odaklara oy kullanması da bu davranışını sonucudur. Burada dikkat
çekilmek istenen husus, söyleneni hiçbir yoruma tabii tutmadan körü
körüne dinleme, dinleme adabı değildir. Dinleme adabı, kendi yorumuna
katkıda bulunacak şekilde yani yoruma tabii tutularak dinlemenin adıdır.

Konuşma ve dinleme adabının bu bir tarafıdır. Öbür tarafında da başka


bir sakatlık vardır. Bilgiyle doldurulmuş; ancak ustaca yaşamı
öğrenememiş başka bir grup da sadece kendi söyleyip kendini
dinlemekten dolayı yavan-sığ kalmış kesimdir. Bu kesim, dediğim dedik
öttürdüğüm düdük misali, başka bir görüşe itibar etmeyi bir saygınlık
yitirmesi olarak gördükleri için, bunlar da bir aks (isterseniz kazık deyin)
etrafında toplanma başarısını sağlayamazlar; çevreye saçılır, bölük
pörçük olurlar. Bölük pörçük olanların başına gelenler onların da başına
gelir; kurda kuzuya yem olurlar. Bir türlü sosyal organizasyonu
kuramazlar. Türkiye’de kendini aydın ve ilerici, yerine göre demokrat,
yerine göre sol eğilimli olarak tanıtanların durumu da budur. Hâlbuki
insanların genetik yapıları ve geldikleri çevre farklı olduğuna göre farklı
düşünceler taşımaları da doğaldır. Erdem ve yetkinlik, belirli sınırlar
içerisinde kalan düşüncelerin ortak payda olarak alınıp, aykırı fikirleri
zamanla törpülemek ya da sisteme uygun bir şekilde yeniden monte
12

etmek üzere buzdolabına kaldıran ya da onu bir çeşitlilik olarak


benimseyen kültürün yani uzlaşma kültürünün adıdır.

Bütün bunları nasıl başaracaksınız: Çocuklar söze karışmaz sözünü


unutup; ilk olarak çocuğunuzu sonuna kadar sabırla dinleyerek.

Prof. Dr. Ali Demirsoy

13.04.2008