Вы находитесь на странице: 1из 195

TÜRKLERİN DİNİ

Prof.Dr.Fuat Bozkurt

Birinci Basım
1995

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ
1. KURTATA
2. KUTSAL ATA
3. GÖKTANRI
4. ŞAMANLIK
a. Doğa Her Zaman Haklı
b. YerSu
c. Dağ
ç. AğaçOrman
d. Su, Pınar, Irmak, Göl, Kaya
e. Ateş, Ocak
f. Ruhlar
g. Şaman
h. Giysi
ı. Davul
i. Dinsel Tören.
j. Yuğ
5. BUDİZM
6. MANİHAİZM
7. ATEŞ OĞULLARI
8. NESTROYAN
9. YECÜC MECÜCLER
10. HİÇBİR PEYGAMBER KENDİ İLİNDE ETKİN OLAMAZ
Kutsal Sözler
11. YÜZYÜZE
a. Şu Bilinmeyen Türkeli
b. Buhara Önlerinde
c. Zahmetler Babası
d. Arap Irkçılığının Çöküşü
e. Dönüm Noktası
f. Arapçanın Konumu
g. Derviş Uçmaz, Müritleri Uçurur
h. Ekber Şah

GİRİŞ
Din, hemen her toplumda olduğu gibi, Türk toplumunda da kültürün önemli
bir öğesi durumundadır. Bireyin kişiliğini bulmasında etkin rol oynamıştır.
Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan bir süre sonra İslamlık devlet desteği ile
yerleşir. İslam'ın kuralları işlenmeye başlar. 600 yıl gibi bir süreç içinde İslam
tüm Anadolu insanına damgasını vurur. Onun ulusal bilincini yok etme
pahasına potasında eritir. 1908 yılında Meşrutiyet yönetimi ile Türklük
bilinci yaratma çabaları başlar. Bu çaba Cumhuriyet döneminde de yoğun
biçimde sürer. Nedir, sözkonusu çaba bir yandan cumhuriyet aydınında
değer boşluğu yaratırken, bir yandan da Anadolu insanını yeni düzene karşı
direnmeye iter. Altmış yılı aşkın süredir varlığını koruyan bu bocalamayı
İslam'ın yapısını ve Türk toplumuna etkilerini anlamadan tanımlamak olası
değildir.
İslamlık kökende din olmasına karşın, kurucusu Muhammet onu daha çok
bir "ulus" biçiminde tanımlama eğilimindedir. Böylece İslamın ümmetçi
yapısı, İslam halkları arasında derin iz bırakır. Ümmetçi yapı, tüm
Müslümanları birbirine bağlayan, onları cemaat biçimine sokan öğedir. Her
Müslümanda silik bile olsa bir cemaat varlığı ve yüksek değerler bilinci
bulunur, ilerici ya da cahil olsun, bir Müslümanı öbür Müslümana bağlayan
bir bağ bulunur. Din kaygısından uzak marksist etki altındaki işçilerde bile
bu dinsel topluluk (cemaat) duygusu sezilir. Nedeni, ümmet yapısının
İslamda karmaşık bir yapıda oluşundadır. İslam dumanı tüten bir toplumda
doğan kişi bu ümmet ruhundan kolay kolay sıyrılamaz.
Öte yandan, İslamın ideolojik yapısı, kişinin Tanrıya tümüyle teslim olması
biçimindedir. İnsanın Tanrı'ya teslim olmasının yolu şeriata teslimden geçer.
Oluşan bir toplumun başında bir yönetici değil, doğrudan Allah'ın kendisi
vardır. İslamı kabul eden biri "Sen bizim hükümdarımız" dediğinde
Muhammet, ona "Hükümdar Allah'tır ben değil" biçiminde karşılık
vermiştir.1
Böylece, bir İslam toplumunda yönetim doğrudan Tanrı’nın yönetimidir.
Halkın üzerine gözlerini diken Tanrı’nın egemenliğidir. Tanrı ortak yarar
adına çalışan üst gücün adıdır. Kamu hazinesi, Tanrı’nın hazinesi, ordu
Tanrının ordusu, kamu görevlileri Tanrı’nın görevlileridir.
İslamın bu özelliği Osmanlı Devleti döneminde en derin biçimde yerleşir.
Padişah devletin yöneticisi olduğunca dinin de yöneticisidir. Tanrı’nın
yeryüzündeki gölgesidir. Tanrı buyruklarının uygulayıcısıdır. Bu yüzden
ona karşı gelen Tanrı'ya karşı gelmiş sayılır. Ülkede yaşayan hiç kimsenin
can ve mal güvenliği bulunmaz.
Öte yandan, Kur'an günlük gereksinimleri ele alır. Bunları düzenlemeye
çalışır, inanca göre, Kur'an son, gelişmiş eksiksiz kitaptır. Muhammet tüm
davranışları ile kusursuz insandır. Bu iki temel ilke sonsuza dek geçerlidir.
Bu iki ilkenin yanlışlığını düşünmek, tartışmak olası değildir. Bu yüzden
kişinin bütün yaşamı boyu davranışlarını bu iki ilkeye göre düzenlemesi
gerekir.
İslamın çok çeşitli terbiye yönlendirici bir işlevi vardır. Çocuklar İslamın
kalıpları içinde terbiye edilecek, yönlendirileceklerdir. Bu noktada İslam'ın
başka bir özelliği sözkonusudur: İslam topluluklarda biçim ve kalıplar
egemendir, İslam'ın topluluk düzeni, Batı'nın toplum düzeninden kesin
çizgilerle ayrılır. Batı toplumlarında değerler vardır, İslam'da ne yapılması
gerektiğine kişi vicdanıyla karar veremez, toplum kalıplarına göre yapar.
Neyin hayır, neyin şer olduğunu din belirlemiştir. Kişisel seçenekler yok
denecek ölçüde azdır.
Ne ki, Türk toplumunun kendine özgü bir hiyerarşik düzen ilkesi vardır. Bu
Türk halkının bir özelliğidir. Tarihsel akış içinde böyle bir özellik
geliştirilmiştir. Çağlar boyunca içinde yaşadığı yayla ve ordu yaşamı, Türk'te
toplumsal bir kumanda ve disiplin düzenini herşeyin üzerine çıkarmıştır. Bu
toplumsal vicdanını temsil edecek otorite bir hakan mı olur, bir şef mi olur,
bir cami hocası mı olur, yoksa bir kurultay mı olur, önemli değildir. İradesini
topluma egemen kılacak bir makam bulunması yeter. O zaman oradan
gelecek yasalar, kurallar tüm yaşam düzenini bile değiştirse bunlar, halkın
ruhuna bir su gibi kolayca akar.2
Bu nedenle Türkler, bir topluluk biçimini korudukları, aşamalı (hiyerarşik)
düzenlerini korudukları sürece dışa karşı dayanıklı olabilmektedirler. Ancak
aşamalı düzenleri bozulduğunda, öbür uluslardan dağınık olmakta ve daha
kolay bozulabilmekteler. Kore'de tutsak düşen Türk askerleri aşamalı
düzenlerini korudukları ve toplu oldukları sürece tutsaklık yaşamını öbür
uluslardan daha kolay sürdürmüşlerdir. Ancak aşamalı düzen bozulunca
öbür uluslardan daha dağınık olurlar ve kolayca beyin yıkanmasına
sokulabilirler. Cami sözkonusu otorite boşluğunu doldurur.
İslam toplumlarında bireyin kişiliğinin oluşma süreci, Batı'dakine göre çok
daha uzundur. Az değişmiş İslam toplumları gibi kaypak bir ortamda
büyüyen çocuk büyüme bunalımlarını Batılı çocuğun çözdüğü biçimde
çözemez. Çocuğun ulusal kişilik kazanmasına İslam engel olur. Sonuçta ise
çocuk ulusal kimlikten çok dinsel kimlik kazanır.
Romancı Kemal Tahir Batı ile Doğu toplumları arasındaki bu kimlik bulma
olayını şöyle açıklar:

"Batıda aile dölyatağı gibi birşey!.. Hayvanlar, nasıl yavrularını, yürüyüp


kendi başlarına yaşayacak hâle gelinceye dek bakıyorlar, sonra da onları
yuvadan uzaklaştırıyorlarsa, Batı adamı da çocuğuna belli bir yaşa kadar
bakıyor. Kişiliğinin oluşmasında bunun elbette payı vardır. Ama
merhametsiz insan yetişmesinde de elbet etkisi vardır. Doğudaki aile
bireylerden oluşuyor, ama bireylerden farklı bir karaktere, bir ayrı bütünlüğe
sahip oluyor. Bireylerden birinin başına gelen, bütün aileyi ilgilendirir.
Batıda sınıfların yaptığı işi, doğuda aile, üstüne yüklenir gibidir." 3
Kemal Tahir Osmanlı aile çekirdeğinin güçlü olduğuna değinir. Ona göre
etkili bir eğitimi vardır. Babaerkil aile sistemi içindedir. Otorite çok
bağlayıcıdır.
Erikson, insan yaşamını art arda gelen ve çözülmesi gereken bunalımlar
olarak tanımlar. Bunalımların olumlu bir biçimde çözümü, kişinin kendisi ve
çevresi ile barışık olarak topluma katılmasını sağlar. Erikson'a göre insan
yaşamında sekiz büyük bunalım vardır. Bunalımların bir bölümü küçük
yaşlarda ortaya çıkar. Kimileri ise ergenlik çağında ya da daha sonra belirir.
Bunlar gerekli yaşlarda çözümlenmezlerse, yaşamın sonraki evrelerinde
daha zor çözülürler. Erikson'un gösterdiği bunalımlar ve İslam'ın getirdiği
çözümler şunlardır:
Birinci sorun, çocuğun doğumdan başlayarak yaşamı güvenle karşılamasıdır.
Şefkat, güven, düzen çocuğu güvenle dünyaya bakan durumuna getirir.
Anababanın yalnız yasak ve ödüllendirme ile çocuğa yön verme ile
yetinmemesi gerekir. Çocuk için anlamlı bir çalışma içinde olduklarını da
sezdirmelidirler.

Bu sorunun çözümünde Batı toplumu ile Doğu toplumu arasında önemli


ayrım bulunmaz. Doğu toplumlarında erkek çocuğa daha çok önem
verilmesi bir ayrılık olarak gösterilebilir.
Çocuğun utanç ve kuşku duygularını aşması ikinci sorundur. Çevre ile ilişki
kuran çocuk kimi davranışlarının utanılacak şeyler olduğunu algılarsa dış
dünya ile alışverişini keser. Dış dünyayı kuşku duyulması gereken bir ortam
olarak görür.
Bu bunalımın çözümünde İslam "Kalıplar ya da ölçüler" (normlar)
toplumudur. Kalıplar kişide utancı çok özel bir biçimde ortaya çıkarır. İslam
toplumlarında utanç kişinin kendi yaptıklarından utanması değildir.
Toplumun beğenmediği bir işi yaptığı için toplumun gazabına uğrayacağı
korkusudur.
İslam'da takiyye kavramı vardır. Takiyye, Tanrıdan korkup dinin yasakladığı
işlerden sakınmak demektir.
Çocuğun girişkenliğinin gelişmesi üçüncü sorundur. Vücudunu
kullanmasını öğrenen çocuk bunun deneylerini yapar. Kırıp döker, cinsel
deneylere girişir. Bu evrede deneylerin önü kesilirse çocuktaki girişkenliğin
yerini suçluluk duygusu alır.
Girişkenliğin gelişimine İslam'ın önemli bir katkısı bulunmaz.
Çocuğun çevresindeki uygarlığı teknik yönden algılamaya başlaması ve
bunları kendine mal etmeye çalışması dördüncü sorundur. İslamda teknoloji
dinle birlikte yürütülür. Teknoloji çocuğun karşısına dinsel bir etki olarak
çıkar. Ancak. İslam kişiye en çok din konusunda etki eder. İslam'da eğitimin
amacı İslam'ın en iyi din olduğunu doğrulamaktır. Çocuğu iyi bir Müslüman
olarak yetiştirmektir. Eğitimin bir de öğretisel yapısı vardır. Buna göre eğitim
otoriteyi pekiştirir, İslam'ın otoriteye dayanan yönünü güçlendirir.
Bu sorunların çözümü ile kişi ergenlik çağına gelir.
Çözümü gereken beşinci sorun kimlik kişilik sorunudur. Bireyin kişiliğini
bulması çok önemli bir olaydır. Büyüklerin dünyasına katılacak olan çocuk,
nasıl bir kişilikle katılacağını saptayacaktır. Bir iş, bir meslek seçecek, toplum
katları arasında yerini alacaktır. Bu evre erkek ya da kadınlığın topluma nasıl
bir kişilikle sunulacağının çözüm evresidir. Tek sözcük ile birey kişiliğinin ne
olduğu konusunda karar verecektir.
Bu sorunun çözümü sanılandan daha zordur. Tehlikelerden biri, birkaç
kişilik arasında kalan birisinin, bunlardan hangisinin gerçek kişiliği
olduğuna karar veremez duruma gelmesidir. Kişilik sorunu çözümünün zor
olduğu bu evrede gençler genellikle toplu eylemler içerisinde erimeyi
yeğlerler. Çok düşünmeyi gerektirmeyen öğreti ve düşüngü (ideoloji)lere
sarılırlar.
Kişilik bunalımını İslam, genellikle bir iman tazeleme biçiminde çözme
amacındadır. Genç çevresindekilere benzer. Onlar gibi inançlı, onlar gibi
zaman geçiren iyi bir Müslüman olacaktır. Toplumla bütünleşmek için
önceden kendisine öğretilen İslam inançlarını kabul edecektir. Ancak kişi bu
evrede kimi arayışlara girerse önemli bir kişilik sorunu doğar ve bunalıma
düşer. Bunalımdan kurtuluşun yolunu yine İslam'da arar. Kimi aşırı uçlara
kayar. Nurculuk, Nakşibendilik, Süleymancılık gibi tarikatlarda kişilik
bulmaya çalışır.
Kişinin çevresi ile nasıl ilişki kuracağı altıncı bunalımdır. Bu oluşum bir
benliğin (ego) başkasıyla ilişkiye girmesidir. Kişi bu sorunu başarı ile
çözemezse kişide yalnızlık başlar. Kişi, başkalarını yalnızlığını bozan ve
güvenliğini tehlikeye sokan düşmanlar sayar.
Başkaları ile ilişki kurmada İslamın ümmetçi yapısı önemli bir öğedir. Türk-
İslam geleneklerindeki konukseverlik, eşdostla iyi geçinme, bayramlarda
başkalarının yaptıkları kötülükleri bağışlama, sert ilişkiler kurmamaya
çalışma gibi ilkeler Doğu toplumunun ideolojik yönünü oluşturur.
Kişinin toplum içersinde yapıt vermesi ve yaratıcı olması bunalımı yedinci
sorundur.
Yaratıcılık konusunda İslam gelenekseldir, İslam toplumlarında kentlerde
gerçek anlamda kapitalist yapıya geçilmemiştir. Üretim sınırlı bir isteğe bağlı
kalmıştır. İnsan meslek yaşamında genişliğine değil, derinliğine emek
vermiştir. Bir insanın yaratıcılığı çalıştığı kurumun üretimini artırmamıştır.
Bir kitap kapağına bir kişinin yirmi yıl emek vermesi övünç kaynağı
olmuştur.
İslam'da yaratıcı olmanın başka bir yolu ise gaza'dır. İslam dünyasının
sınırlarını geliştirmek, talanla zenginlikleri artırmak yaratıcı olarak işlev
görmüştür. Tanrı yolunda gitme kişiye vicdansal rahatlığı verirken, dünyalık
da sağlamıştır. "Gazilik" kutsal bir aşama olarak algılanmıştır.
Bir benliğe ermiş kimsenin dış dünya ile alışverişini düzenleyecek ruh
düzenine kavuşması sekizinci bunalımdır.
İslam'da bu sorun kurallarla çözülür. Allah ve Muhammet'in yoluna girmiş
bir inançlının ne yapacağı tümüyle bellidir. Muhammet'in buyurduğu
biçimde davranan bir kimse için dış dünya ile ilişkide düşünülecek bir sorun
bulunmaz. Tüm davranışlarında Muhammet'in sünnetlerini örnek alması
yeterlidir.4
Türkler arasında bu öbekler kimi zaman çatışır, kimi zaman birbiri ile yarışır
durumdadır. Özellikle ilk dört öbek birbirinin kitlesini kapmak için sürekli
bir yarış içindedir.
Günümüzde din deyince hemen İslam akla gelir. Ancak, bugün İslam inancı
olarak bilinen pek çok inanç çok eskilere iner. Toplumsal yapımıza yön veren
bu öğeleri belirlemeden,_bu yapıyı tanımak olanaksızdır.

KURTATA

Türk aile yaşamında Türkler kurt'u ata tanırlar. Kurtu ata sayma Türklerde
birtakım söylencelerle açıklanır. Tüm toplumlarda inançlar söylencelerle
süslüdür. Bozkurt söylencesi, eski Çin kaynaklarında iki biçimde saptanır.

Göktürk destanları bütün Türklerin düşmanlarca yokedildiği bir baskın


kıyımı ile başlar. Türk soyunu bu büyük kıyımdan, annesi bezkurt olan bir
kurt kurtarır. Annesi kurt olduğu için öldürülemeyen bu genç, tek başına sağ
kalır. Yaz-Kış Tanrılarının kızları ile evlenir. İlk oğluna "Türk" adını verir.
Türk'ün on çocuğundan birinin adı "Asena", yani Bozkurt'tur. Bu ad
Asena'ya eski analarının adını yaşatması için verilmiştir. Türkler bu
evlenmelerin çocukları olarak çoğalırlar.

Başka bir söylencede, ana kurt, önce bir kurtarıcı, sonra ana olarak anlatılır.
Sağ kalan Türk'ü bu dişi kurt korur, besler. Yeni Türk kuşakları, dişi kurt ile,
elleri ayakları kesilmiş tek Türk çocuğunun evlenmesinden türer. Bu
evlenmeden doğan çocuklardan biri Asena'dır. Asena atalarını unutmaz.
Herkesin de atalarını bilmesini ister. Çadırın önüne bir direk diktirir. Üzerine
altından bir kurt kafası koyar. Bu kurt başı Türk'ün ilk bayrağı olur. Türkler,
Ergenekon'dan çıktıkları zaman, hanlarının adı Börte Çene, yani Bozkurt'tur.

Uygur Türeyiş destanında ise, Tanrı bir erkek kurt biçiminde yere iner.
Uygurların atası sayılan Kaocho boylarının kökeni hakkında Çin kaynakları
şu bilgiyi verir:

"Bir hakanın olağanüstü iki kızı vardır. Hakan, kızlarını insanlarla


evlendirmeye kıyamaz. Onları Gök (Tanrı)'ya sunmaya karar verir. Bu
amaçla ülkesinin kuzeyinde ıssız bir yerde yüksek bir tepecik yaptırır. Kızları
tepenin üzerine kor. Onları kabul etmesi için Tanrı'ya yakarır. Aradan üç yıl
geçer. Kızların annesi "onları artık geri getirelim" der. Hakan getirmez. Bir yıl
daha geçer. Yaşlı bir kurt gelir. Gece gündüz tepeyi bekleyip ulur. Tepeciğin
altında kendine in yapar. Orda r. Kurt bir türlü gitmez. Küçük kız ablalarına
şöyle der:
―Babamız bizi Gök (Tanrı) ile evlenmek için buraya bıraktı. Şimdi kurt
geldi. Belki bu Tanrı'nın yolladığı kutsal bir hayvandır. Ben aşağı inip ona
gideceğim, onun eşi olacağım.
Büyük kız karşı çıkar:
―Bu pis bir hayvandır. Anamız, babamız, bu evlenmeyi onaylamaz.
Küçük kız ablasını dinlemez. Aşağıya iner, kurtla evlenir. Çocukları doğar.
Baba kurttan doğan bu çocuklar, Kao-cho adlı Türk boylarının ataları olurlar.
Bu destanların özü aynıdır. Bu öze göre, yok olma ile yüz yüze
gelen,Göktürk soyunun yeniden dirilip çoğalmasını bir Bozkurt, ana kurt
sağlar. Böylece Türkler bir anlamda kurdu ata sayarlar, ona saygı duyarlar.
Böyle bir inanç eski Türklerde totemciliğin varlığı savını getirir.
Bir Hun prensinin bir altın yontusu bulunmuştur. Söylenceye göre, Asya
Hunlarının hanı Maotun'un soyu ejdere dayanır. Büyük olasılıkla, ejder çok
eski dönemlerde tapınç olmalıdır. Ayrıca Reşidüddin, 14. yüzyılın ilk
çeyreğinde Câmi'utTevarih adlı yapıtında 24 Oğuz boyunu sıralarken her
dört boy için bir ongon kuşu gösterir. Böylece şahin, kartal, tavşancıl, sungur,
üçkuş, çakır kuşları Oğuzların totemleridir.
Bir çok bilgin, totemizm'in insanlığın ilk dini sayar. Totemizm inancında
genellikle bir topluluk, bir bitki türüne ya da bir nesneye mistik, akrabalık
duyguları ile bağlıdır. Bu bağlanışın belli görev, yasak ve törenleri vardır.
Totemizmin başlıca şu özellikleri vardır:
"Aynı totemden olan kişiler aynı atadan geldiğine inanırlar. Bireyler totemin
adını, işaretini taşırlar. Aynı totem çevresinde toplanan kişilerin birbirleriyle
evlenmeleri yasaktır. Totemden olan kişiler için totem olan hayvan ya da
bitkiyi yemek yasaktır. Totemin, inanan topluluğun üyelerine yardımcı
olduğuna, onları çeşitli tehlikelerden koruduğuna inanılır.5 "
Genellikle hayvanlar totem sayılmışlardır. Kimi zaman söz konusu hayvan
yerine, onun bir parçası (kuyruğu, dili, pençesi, tüyü vb.) totem yerine geçer.
Hayvan totemleri, en çok avcılıkla geçinen ilkel toplumlarda görülür.6
Türklerde totem inancına uygun kimi inanç ve davranışlar izlenir.
19.yüzyıl sonlarında Orta Asya Türkleri arasında totemcilikteki "şuringa"yı
andıran put fetişler vardır. Altay ve Yakut Türklerinde Baba ve anayı temsil
eden putlar bulunur. Abdülkadir İnan, Türk ırkından şamanistlerde, tavşan,
ayı, kartal, sincap gibi adlar taşıyan putlar bulunduğunu bildirir. Ayrıca
büyük şamanlar, kahramanlar, iyi ve kötü ruhlar için yapılmış putlar vardır.
Televüt Türklerinin totemi Tilek'dir. Bu totem insan biçimindedir. Şaman
dualarında Tilek'e çağrılır. Ayı, şamanistlerin en çok saydıkları putlardan
biridir. Şor Türklerinin avcıları, Şangır denen putu kutsal sayarlar. Bu put da
insan biçimindedir. Üzerine av hayvanlarının derilerinden parçalar asılır.
Kendini menmun eden avcılara bol bol av verir. Darılırsa ormanları yakar.
Avcıları hasta eder. Kuş biçiminde görüntülenen ruhlar daha çok Yakutlara
komşu, Dolaganlarda bulunuyor. Yakutlarda en çok sayılan kuş Kartal.
Yakutlara göre, ilkyaz ile güz kartalın ruh gücüne bağlı. Kartalın kanatlarını
bir kez çırpması ile buzlar eriyor, iki çırpması ile ilkyaz geliyor. Anlaşıldığına
göre, Yakutlarda bu kuş eski dönemlerde güneş ve Göktanrının sembolüdür.
Kartal geleneği son dönemlere değin Başkurt Türklerinde de yaşamıştır.
Kartal ile ağaç tapıncı arasında ilişkiler vardır. Başkurtlar eski dönemlerde
tanımadık biri ile karşılaştıklarında kuşunun ve ağacının ne olduğunu
sorarlar.
İbn Fazlan Başkurtların 12 Tanrıları bulunduğunu bildirir.7 Kış, yaz, yel,
ağaç, insan, hayvan, su, gece, gündüz, ölüm, yaşam, yerin ayrı Tanrıları
vardır. Gökte olan Tanrı tümünün büyüğüdür. Ancak o öbürlerini eşgüdüm
içinde yönetir, içlerinden kimileri yılana taparlar. Balıklara tapanlar da
vardır. Kimileri ise turna kuşuna taparlar. Turna kuşuna tapanlar bir gün
düşmanları ile yaptıkları savaşta yenilirler. Bu sırada düşmanların ardından
turnalar bağrışmaya başlar. Düşmanlar bundan ürküp kaçarlar. Yengin
durumda iken yenik duruma düşerler. Bunun üzerine Başkurtlar turnaya
tapmaya başlarlar. Turnayı Tanrı saymaları, böyle bir söylenceye dayanır.
Başkurtlar, ağaçtan bir nesne yaparlar. Onu bir yere asarlar. Yolculuğa
çıkarken ya da düşmanla karşılaşırken onu öpüp secde ederler.
Alevilerin kutsal kitabı Buyruk'ta geçen bir öykü, Uygur Türeyiş
destanındaki söylenceyi anımsatır:

Günlerden bir gün İmam Cafer Hazretleri inananlarla oturmuş söyleşir,


inananlardan birine döner:
Yarın sana bir kişi yolluyorum. Kızını ona ver, buyurur.
Bu inanan evine geldiğinde, İmam Cafer'in söylediklerini karısına anlatır.
Akşam yatar. Sabah kalkıp hazırlanır. Bu sırada evin dış kapısından bir ses
gelir. Dışarı çıkıp bakınca, kapıda bir kurdun durduğunu görür. "İmam
Cafer'in söylediği kişi bu olmalı" diye içinden geçirir. Hiç düşünmeden,
kızını getirip kurdun eline verir. Kurt kızı alıp gider. Birkaç gün. geçtikten
sonra karısı:
Be adam, İmam Cafer'in sözü ile kızı kurda verdin. Kurt kızı alıp gitti. Kaç
gündür kızdan haber ucar gelmedi. Git şu karşıki koruluğu ara. Kızı kurt
yemişse, kemiklerini devşir getir, bir yere gömelim. Ondan umut keselim,
der.
Bunun üzerine adam, kalkıp kızını aramaya meşeliğe doğru yola çıkar.
Gider, gider, gider. Bir sürü, kuşun uçtuğu bir yere varır. Bir güzel kız ile, bir
yakışıklı delikanlının oturduğunu görür. Kendi kızını tanır. Kızı ve damadı
ile oturur. Korkularını, kuşkularını anlatır. Sonra dönüp evine gelir.
Gördüklerini karısına anlatır. Karı koca mutlu olup sevinirler.
Böylece kurtla evlenme ve kurdun insanlaşması öğeleri, Buyruk'ta da işlenir.
Eski inançlardan Anadolu'ya uzanan köprü Alevilikte noktalanmış olur.
Ne ki, tüm bunlar Eski Türklerinde Totemci olduğuna kanıt sayılmaz.
Totemcilikte yalnızca bir hayvanı ata saymak, onun görüntülerini yapmak
yetmez. Totemci ailede anayı esas alan toplum düzeni egemendir. Akrabalık
totem bağına dayanır. Mülkiyet ortaklığı vardır. Devşirme ve avcılığa
dayanan bir tür "asalak" ekonomi bulunur. Her sopun bir totemi vardır.
Oysa Türk toplum yaşamı "baba" ağırlıklıdır. Kan akrabalığı vardır. Bireysel
mülkiyet önemlidir. Tarım ve hayvancılığa dayanan bir ekonomi egemendir.
Yalnızca "kurt" ata sayılır. Başka totem atalar bulunmaz. Kurt söylencesi tüm
toplumda yaygındır. Bu da kurda karşı korku ile karışık duyulan saygıya
dayanır. Çünkü kurt, bozkırların korkulu hayvanıdır. Özellikle hayvan
sürüleri için büyük tehlike durumundadır. Kurdun asıl adı bile söylenmez.
Türkçede kurdun gerçek adı "börü"dür. Kökende kurt, kurtçukların adıdır.
Sonuçta kurt, kutsal ve saygıdeğer sayılmasına karşın, kurda tapılmamıştır.
Bir toplulukta bir hayvana saygı duyulması o topluluğun totemci toplum
sayılmasını gerektirmez. Nitekim Zerdüşt dinende inek ile köpek kutsaldır.
Kimi Hint dinlerinde hayvan öldürmek yasaktır. Eski Mısır dininde Apis
öküzü kutsaldır. Timsah ve kartala tapılır.
Başkurt ve Oğuzlarda avcı kuşlarla ilgili inançlarda totem izleri vardır.
Ancak bu, büyük olasılıkla komşu halkların etkisiyle olmalıdır. Sözgelimi,
Başkurtlar için Ural halklarının etkisi düşünülebilir. Fin ve Macar etkisi söz
konusudur. Oğuzlardaki bu inançlar ise Moğol etkisine dayanır. Moğollarda
totemciliğin izleri bulunur. Moğol aile düzeninde ana baskındır. Asalak
ekonomi vardır. 8

KUTSAL ATA

Şamanlık içinde erimiş eski Türk inançlarından biri de ataya tapınçtır. Ataya
tapınç olayı da evrensel inançlardandır. Ataya tapınç, insanın ölümün
kaçınılmazlığını bilen tek yaratık olmasından kaynaklanır. Ne ki bu gerçeği
bilmek yetmez. Kişi, bunu düşünmeyi her dönemde hem de dirençle yadsır.
Ata, kendisine tapacak soyu var olduğu sürece yaşayacağına inanıyor. Bu
yüzden kabile toplumlarında çocuktan yoksunluk korkunç bir yıkım
demektir.
Yunan mitolojisinde Toprak ana Gea öz çocuklarını öldürüp yer. Zeus'un
oğlu Dianisos'u Titanlar yerler. Zeus da onun yüreğini yiyip yeni bir
Dianisos yaratır. Bunlar insan kurbanının izleri olarak değerlendirilir.9
Tevrat'tan öğrendiğimize göre İsrailoğullarında da durum böyledir. Tevrat'ta
erkekleri, çocuk bırakmadan ölen kardeşlerinin dul karılarını eş olarak
almaya zorunlu kılan kesin buyruklar vardır. Böylece doğacak olan oğullar
ölen kardeşin soyunu oluşturacak, onun sürekliliğini sağlamış olacaktır.10
İnsan kurbanı geleneği Araplarda da vardır. Kenan illerinde (Kuzey
Arabistan) doğanın düzenini yöneten Tanrılara insan kurban edilir. Cahiliye
döneminde Araplar Tanrının öfkesini yatıştırmak için en değerli olan erkek
çocuğunu kurban ederler, insan kurbanı geleneğinin izleri göksel dinlerde
saptanır. İsa insanlığı kurtarmak için kendine kıymayı göze alır. İsa, Son
Yemek'inde ekmeği öz vücuduna, şarabı kanına banar. O kan insanlığın
kurtuluşu uğruna dökülecektir, İslamlıkta Kurban bayramı geleneği de aynı
içeriktedir. İbrahim'in oğlu İsmail'i kurban etme girişiminden esinlenir.
Ataya tapınç inancı ölen kimi güçlü kişileri kutsama ile başlar. Ata giderek
yarı Tanrı düzeyine gelir. Eski Yunanda Heraslar böyledir. Hint Avrupa
halklarında ölünün mezarına eşyası konur. Büyük ve saygıdeğer ölülerin
akrabaları öldürülüp yanına gömülür. Bu insan kurbanı geleneği özellikle
Keltlerde korkunçtur. Kuzey Avrupa halklarında Freyr için kurban da aynı
ürkütücülüktedir. Bu halklarda erkek domuz olan Freyr bolluk Tanrısıdır.
Törenlerle ona insan kurban edilir.
İnsan kurbanı geleneği uzak doğu halklarında da saptanır. Gerçekte,
insanlığın geçmişine koşut bu inanç Türklerde de vardır. Ata tapıncında,
baba/ata, öldükten sonra ruhları aracılığı ile, aile bireylerini korur. Bu
yüzden onlara saygı gerekir. Hunlar her yıl mayıs ayı ortalarında atalara
kurbanlar sunarlar. Tabgaçlar atalara kurbanlar keserler. Türklerde ata
anıları kutsal sayılır. Mezarlara karşı yapılan saygısızlıklara ağır cezalar
verilir. Ata mezarlarına silah, değerli eşya, mücevher konur. Kimileyin ölen
başbuğun altın gümüşle bezenmiş donatımlı atı, kadını birlikte gömülür.
Öbür dünyada ikinci bir yaşamın varlığına inanılır. Bu inançta ruhlar
bengüdür. Göktürkçede, "tin" sözcüğü ruh anlamındadır. Sözcük aynı
zamanda "soluk" anlamındadır. Ölüm, soluğun kesilmesi, ruhun bedenden
çıkıp uçması olarak düşünülür. Böylece öbür dünyada yaşamalarının
sağlandığı düşünülür.
Eski Türklerde en büyük kurban attır. Orta Asya ve Altay kurganlarında
birçok at iskeleti bulunur. Öbür hayvanlardan erkek hayvan kurbanı üstün
sayılır. Türk inancında insan kurbanı geleneğinin kimi izleri sezilir.
Sözgelimi, Hunlarda yakın akrabaların birlikte gömülmesi olayından
sözedilir. Göktürklerdeki geyik söylencesi benzer bir örnek sayılır. Söylence
şöyledir: Deniz Tanrıçası ile ilişkide bulunan Göktürk dedelerinden biri avda
bir geyik öldürür. Bundan dolayı o günden sonra, Göktürk boyu hep kurban
olarak insan yollamak zorunda kalır.
İsadan 1000 yıl önce Çinde yasayan Chao Türklerinde de kurban törenleri
yapılır. Chao hanı, kurban töreni olan av şöleni ok ile geyikler avlar.
Atalarının tapınağına kurban eder.
Geyik ve dağ keçisi türünden "Kilen-Kiyik" söylencesel tek boynuzlu bir
hayvan vardır. Bunun bir adı da ku-tu'dur. Söz konusu ad, Türkçe kutlu
(kutlu) sözünden gelir. Söylentiye göre Kutu, Kırgız illerinde bulunur.
Türkler geyik, dağ keçisi ve kilen kiyik gibi hayvanların, kutlu bir dağda
başka kutsal hayvanlarla brlikte yaşadığına inanırlar. Hanın köşkü ile birlikte
yer ve gök tapınaklarının o dağda bulunduğunu sanırlar. Kutu ile geyik, o
kutlu dağda biten ölümsüzlük otunu yiyerek ölümsüzleşirler.11
Çinde ağaç dibinde yapılan yer Tanrısına kurban verme töreni, değişik
biçimlerde Türk boylarında da görülür. Kagnılı Türk boyu bunlardan biridir.
Güz döneminde bir ağaç, dal ya da koru çevresinde yarış edilir. Ya da kötü
ruhlardan arınmak istenen bir yerde kurban verilir. Oraya ağaç orman
dikilir. Kurban olarak bir koyun gömülür. Üzeri, söğüt ve çiçekli saz dalları
ile örtülür. Üzerine kımız dökülür. Tabgaçlar ise törenle ağaç ya da orman
diker. Bu yeşillik Hakan soyunu simgeler.
Eski Türklerden Chou'lardaki (İ.Ö. 1050-249) kurban töreni ve ongun
dağıtımı ile ilgili av şölenleri Göktürklerde de sürer. Chou'larda, her yiğidin
vurduğu hayvan, onun ongunu olur. Chou hanı güz döneminde, ok ile
geyikler vurur, bunların kimi bölümlerini kurban olarak atalar tapınağına
yollar. Bunu izleyen törenlerde kurbanın kalan eti, Han soyundan kimselerce
yenir. Böylece ata ruhları ile bir bağlantı kurulmuş olur. Sözkonusu şölende
konumlarına göre kişilerin yerleri belirlenmiştir. Kadeh ile ant içilir.12
Göktürlerde yıl kış ile başlar. Yıl dönenceleri ve törenleri "yangı kün" (yeni
gün) adı ile anılan günde başlar. Hunlarda ve Göktürklerde yaz aylarında
gök ve su Tanrısına, yer Tanrısına, kurbanlar verilir. Atalar için yapılan töre,
atalar mağarasında yapılır. Gök ve göğün simgesi ejder (Kökluu) töreni ise
Temir ırmağı kıyılarında gerçekleşir. Doğu Hunlar, göller ve suların
bulunduğu volkanlı dağlarda göğe ve ejdere taparlar. Bu dağlara gök dağı
anlamında adlar verirler. Göktürkler yer Tanrısı törenini, Ötüken'in
batısındaki çıplak dağlarda kutlarlar.
Göktürklerde, düğünlerden önce de av şölenleri düzenlenir. Ok, kargı gibi
araçlarla dağ keçisi türünden hayvanlar ve yaban atları vurulur. Oğuz avları
ve av törenlerinde bu olay canlı tablolarla betimlenir. Avlanan hayvanın
"Sünük" (kemik) denen kimi kesimleri geleneğe göre Oğuz beylerine
dağıtılır. Av, belli kurala göre bölüşülür. Tören sırasında beylerin katmanları
dağıtılır, ant içilir.
Türkçede "tapıg" ya da "yagışlıg tapıg" adlı kurban törenlerinde koç, koyun,
at, geyik ve dağ keçisi sunulur. Çin ile birlikte eski göçebeler, İskit ve
Hunlarda insan kurbanı olduğunu bildirilir. Bu gelenek 6-7. yüzyılda Çin'de
de Göktürklerde de görülmez. Göktürklerde insan kurbanı üzerine tek
Bizans elçisinin, Valentin'in gözlemidir. Valentin, İstemi Han'ın ölüm
törenini (yog) anlatırken şöyle der:

"Yas günlerinden birinde, dört bağlı Hun getirdiler. (Kağanın) babasının


atları ile birlikte bunları ortaya koydular. (Öbür dünyaya) gelip, (Kağanın)
babasının çevresine girmelerini buyurdular, 13 "
İnsan kurbanı üzerine, bunun dışındaki kaynaklar ise daha da belirsizdir. O
kaynaklarda tören, ölüm ile sonuçlanmaz. Sözgelimi, bir Çinli kadının ölen
bir Uygur hanına, kendini kurban etmesi istenir. Çinli kadın bunu yerine
getirmez. Bir başka kaynakta ise ölen bir Çin hanına, bir Türk yiğidi kendini
kurban etmek ister. Ancak başkalarınca durdurulur.
Hayvan kurbanı geleneği ise Göktürklerde görkemlidir. Göğe, yıldızlara,
göksel atalara ak donlu kurbanlar sunulur. Bir dağ tepesinde, ok ve kargı ile
avlar vurulup yakılır. Sıgun (dağ keçisi) ile kiyik (geyik) türünden
hayvanların gök tanrısı ile ilgisi bulunduğuna inanılır. İnanca göre, bunlar
hakanın ormanında yaşar. Hakan soyu üzerine anlatılan söylencelerde de bu
hayvanlar yer alır. Bunları ancak hakan avlayabilir. Bu yüzden İlteriş Han ve
Göktürk soyundan gelen başkanlarına Kutlug adı verilir. Yine Göktürklerde
geyik kurbanı bulunduğu sanılır. Büyük olasılıkla, geyiklerin hakan
ormanında yaşadığı inancı Göktürklerde de sürer. Kurbanların öbür
dünyaya hizmet edeceğine inanılır. Toprağa ve toprak ruhlarına sunular
kurbanların çiğ eti, kanı yere gömülür. Ak donlu at göğe kurban edilir.
Koyun, koç ise gömülür. Bu, belki de toprağa verilen bir kurbandır. Göktürk
atalar tapınağındaki kurban çukuru, at koyun ve kuş kemikleri ile doludur.
Belki de Göktürklerden de eski olan Sibirya'daki kurban taşları üzerinde at
ve geyik çizimleri ile kan akıtma olukları bulunur.
Oysa Ak Hunlarda durum değişiktir. Kuşaklı yiğitler arasında bir birlik
yasası vardır. Bu yasaya göre, yiğitlerden biri ölünce, öbürleri kendini
kurban ederler. Çinlilerde ve Türklerde bu gelenek erken unutulur.
Moğollarda insan geleneği 13. yüzyıla dek sürer.
Batılı kaynaklar Atila'nın ölümünde, birçok kimsenin öldürülüp birlikte
gömüldüğünü bildirirler.
Tüm bu verilere karşın, Eberhard, Türkler de böyle bir geleneğin
bulunmadığını vurgular. Eberhard'a göre, insan kurbanı geleneği, bozkır
kültürünün ürünü değildir. Tarım kültüründe vardır. Türkler, insan
kurbanını yasaklamışlardır.14

GÖKTANRI

Bilge Kağan yazıtı "Ben, Türklerin gökte doğmuş Tanrısal Bilge Kağanı,
tahtıma oturdum" diye başlar. Bu söyleyiş bir inancı yansıtır. Çağların içinde
süzülüp gelecek bir inancın öz toplumunca yazıya dökülmüş ilk tümceleri
bunlar. Birçok inancı içinde yorumlayacaktır.
Bozkır Türk topluluğunun gerçek dini Göktanrı inancı sayılır. Bu inançta
Göktanrı tek yaratıcıdır. Tengri (gök) en yüksek varlıktır. İnanç düzeninin
direğidir. Yaratıcıdır, tam güç sahibidir. Ona kurbanlar sunulur. Çok kez
Göktanrı diye anılır. Eliade'ye göre Orta ve Kuzey Asya topluluklarına özgü,
özgün inanç anlayışı. Giraud için doğrudan "bütün Türklerin ana tapınımı"
durumunda.
Göktanrı, genellikle kişilerin yaşamına aracısız karışır. Buyurduğu
istemlerine uymayanı cezalandırır. Gök'ün istemine karşı gelinmez. And
içme, şükür Göktanrı'ya yapılır.
Asya Hunlarının hanı Maotun İ.Ö. 176 yılında Çin imparatoruna yolladığı bir
mektupta utkularını Göktanrı'nın yardımıyla kazandığını bildiriyor. 4. yüzyıl
başlarında Hun devletini kuran Liu Yüan, genç yeğeninin yiğitliğini överken
Göktanrı, bu kişiyi Hunluları düşünerek dünyaya getirdi" diyor.
Asya'da tarih sahnesinde görülen halklarda Göktanrı inancının izleri
görülüyor. Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler, Uygurlar Göktanrı'ya kurbanlar
sunuyorlar.
Eski Türk yazıtlarında Tanrı kimileyin, "Türk Tengrisi" biçiminde ulusal bir
Tanrı olarak anlatılır. Göktürkler onun isteği ile Çinden ayrılıp ulusal bir
devlet (680-682) kurmuşlardır. Türklere hakanı o vermiştir. Ancak topluluk
hakanı bıraktığı için, "Tanrı" onları yıkıma sürüklemiştir. Tanrı Türk halkının
bağımsızlığı ile ilgilenen bir "ulu varlık"tır. Tonyukuk'a başarı için gerekli
bilgiyi o bağışlamıştır. Göktürk hanlığının kurucuları, Bumin ile İstemi'yi
Türk töresini yürütmeleri için o tahta çıkarmıştır. "Türk ulusu yok olmasın...
özgür ve bağımsız olsun" diye İlteriş hakan ile hanımı İl-Bilge Hatun'u o
yüceltmiştir. Savaşlarda onun istemi ile utku kazanılır. Kısmet ve kutu o
verir. Yaraşmayan kimselerden geri alır. Şafak söktürür, bitkiyi canlandırır.
Ölüm de onun istemine bağlıdır.
Kişi, Göktanrı'ya diz çökerek yalvarır. Tanrı'dan kut ister. Bu istek
onaylanırsa, atlar çoğalır, kişinin yaşamı uzun olur. Kuzgunun niyazı bile
Tanrıya ulaşır. Doğru ve yalancı kişiyi Tanrı bilir.
Orhun yazıtlarında "Yukarda mavi gök, aşağıda kara yer yaratıldığında
ikisinin arasında insan oğlu yaratılmış." deniyor. Burda Tanrı düşüncesi, salt
maddi gökyüzü değil; ulu bir varlık. Tanrı bengü, Tanrı, her şeye egemen,
her yerde o var.
İlk ulusal Türk inancı sayılan Göktanrı inancının özü budur. Ama Şamanlık
eski Türk inancına damgasını vurur. Daha doğrusu adını verir. Türklerde
inanç dağdan yuvarlanan bir kartopunu andırır. Bu kar parçası vadiye
yaklaştığında kocaman bir çığ olmuştur. Gerçekte tüm dünya dinleri için de
durum budur. Ancak Şamanlıkta eski ile yeninin bileşimi daha belirgindir.
Yeni inanç, eskiyi ortadan kaldırma yoluna gitmez. Eskiye eklemeler yapar.
Bu yüzden Şamanlık, Göktanrı anlayışına dokunmaz. Eliade, Ulu Tanrı söz
konusu olduğu zaman Şamanlığın sırıttığını söyler. Müslümanlıkla Göktanrı
dini arasında, ilginç kimi ortak noktalar bulunur. Göksel Tanrı, Allah'ı
karşılar.
4

ŞAMANLIK

Türk inancına çok yönlü adını veren inanç şamanlıktır. Gerçekte bozkır
halklarının dinsel inançlarını şamanlığa bağlama yerleşmiş bir kanıdır.
Şamanlığın büyük araştırıcısı Eliade'ye göre şamanlık kısaca esirime ve
dalgınçlık tekniğidir. Ancak, her esirime de şamanlık değildir. Şaman, kendi
özel yöntemleri ile esirir. Bu esirime durumu içinde ruhunu göklere
yükseltir, yer altına indirir. Oralarda gezip dolaşır. Ruhun bedenden
ayrıldığını duyar. Ruhları denetimi altına alır. Ölü, şeytan, cin ve perilerle
bağlantı kurar. Hastaları sağaltır. Ölülerin isteklerini yerine getirir, insanların
dert ve dileklerini bildirmek üzere gökteki ve yerdeki Tanrıların yanına
gider. Onlara aracılık yapar. Bu özellikleri ile ilkel topluluklar da şaman
korku ve saygı uyandırır. İnsan ruhunun uzmanıdır. Halk kitlesinin
doğaüstü ve yürek gücünün doyumuna bakar. Ancak işlevi başka dinsel
sihirsel inanç din adamlarında olduğu ölçüde kapsamlı değildir. Bir zorluk
olmazsa şamana iş düşmez.
Şamanlık kökende dinden çok, büyü kişiliğinde bozkır Türk inanç düzenidir;
Doğanın katı koşullarına karşı bir yaşama biçimidir. Eski Türkler arasında
Şamanlığın bir türü yaşar. Eski Türk toplumunda görülen, Tanrı ve "yersu"
inançları ile ilgisi bulunmaz. Ancak Türk inancı ile şamanlık arasında
şaşırtıcı bir uyum olmuştur. Özellikle Türklerdeki atalar kültü, kartal inancı,
demircilik ve at kurbanı şamanik özellikler kazanmıştır. Kökende şamanlığın
en büyük özelliği, yayıldığı bölge halkının ruh yapısına bürünme
yeteneğidir.
Türk düşüncesi uzun bir yol sonunda Şamanlığa ulaşır. Kendinden önceki
birçok inancı içinde özümler. Bu yüzden şamanlık belli bir birlik göstermez.
Dünyanın çeşitli yerlerinde ve zamanlarında ayrı görüntüye bürünür.
Zamana ve çevreye göre uyum gösteren çok renkli bir inanç konumundadır.
Şamanlıktaki "Esirime" Türk inançları ile bir bileşime varmıştır. Böylece
şaman ruhu gezip dolaşır. Tanrılarla bağlantı kurar. Eski Türk toplumunun
doğaya bağladığı gizli güçler yeni anlamlar kazanır. Yavaş yavaş geliştirerek,
ona yeni öğeler ekler. Böylece tüm manevi alemini belirli bir kadro içine
almayı başarıp bir din sağlamlığı kazanır. Yine de dıştan etki yalnız Türk
dinine özgü değildir. Din tarihçilerine göre, her dinde bu tür etkiler,
birleşimler, yenilemeler bulunur.
Şamanlık, Göktürklerde kağan ve çevresinden çok halk arasında yayılmış ve
benimsenmiştir. Yazıtlarda bu inançtan söz edilmez. Bizanslı gezginler
Menander (6.yy) ve Theophylakt (7.yy) şamanlığın günümüzde iyi biçiminde
tanınmasını sağlamışlardır. Eski Türk dini için görece "şamanizm" terimi
kullanılır. Bu, Altay ve Yakut şamanlığının çok üstünde bir dinsel anlayıştır.
Büyük göçebe hanlıkların dinidir.
Günümüzde eski Türk dini dendiğinde hemen akla Şamanlık gelir. Sürekli
adı geçer de, ne olduğunu pek kimse tanımlayamaz. Oysa Eski Türkler bir
dizi inançların ardından şamanlığa geçmişlerdir. Şamanlık çok kimsenin
tanımlayama-yacağı ölçüde çok renklilik gösterir. Kendinden önceki bir çok
inancı özümseyerek değişik bölgelerde değişik gelişim gösterir. Yine tüm
dinler için geçerli olan zamana göre biçimlenme bu doğa dininin en belirgin
özelliğidir. Ayrı zaman dilimlerinde, ayrı giysilere bürünür.
Şamanlığın esası Göktanrı, Güneş, Ay, yer su, ata, ateş (ocak) tapınçlarıdır.
Dinsel tören belirli bir tören içinde yürütülür.
Çin kaynaklarına göre, Orta Asya Şamanizminin esasları Göktanrı, güneş, ay,
yer, su, ata, ateş (ocak) tapınçlarıdır.

a. Doğa Her Zaman Haklı

Doğa güçlerine inanç tüm halk dinlerinde bulunuyor. Sözgelimi eski Yunan
Tanrı ve Tanrıçaları doğa güçlerinden kaynaklanıyor. Zeus, gökler
Tanrısıdır. Yağmur yağdırıyor, şimşekler çaktırıyor. Bulutlar yolluyor.
Apollon güneş, gençlik Tanrısı. Afrodit ilkyaz, sevi Tanrıçası, vb... Ancak
eski Yunanlar, eski Mısır ve Mezapotamyalılarda olduğu gibi, Tanrıları insan
biçiminde düşünüyorlar. Bu düşünceye göre her ilin bir koruyucu Tanrısı
vardır.
Eski Mısır'da ise Nil, bolluk Tanrısı. Eski İran'da, ateş Zerdüşt'ün Tanrı
Ahuramazda'nın göstergesidir. Romalılara göre her yerin koruyucusu var.
Her insanın koruyucu perisi bulunuyor. Örnekler çoğaltılabilir. Sonuçta
bütün halklar Tanrıların somut benzerlerini yapıyorlar. Yunanlılar heykel,
Hintliler ve Araplar putlarla görüntülüyorlar Tanrılarını.15
Türklerde doğada birtakım gizli güçlerin varlığına inanma ilk dönemlerden
başlar. Bu inanç Orhun anıtlarında "yersu" terimi ile anlatılır. Orhun
anıtlarında "Yukarda mavi gök, aşağıda yağız yer kılındığı zaman ikisinin
arasında kişi oğlu yaratılmış" tümcesi seçilir. Kırgızların Manas destanında
"Yer yer olduğu zaman, su su olduğu zaman" dizeleri geçer. Her iki
söyleyişte de anlam aynı insanoğlunu dünyanın yaratılışına bağlar. Gök ile
yer kılındığında, kadın ile erkek varolmuşlardır.
Altay Türklerine göre yer yaratılmadan önce "su" vardır. Altay söylencesinin
bir anlatısı "Önce su vardı. Yer, gök, ay güneş yoktu" diye başlar.
Söylencenin öbür biçimininde ise "önce deniz vardır. Yer gök yoktur. Tanrı
Ülgen denizin üstünde uçar. Konmak ister. Konabilmesi için dünyanın
yaratılması gerekir. Birden Su içinde Ak Ana çıkar. Ülgen'e buyruk verir. Bu
buyruk üzerine yer yaratılır. Söylenceye göre bizim dünyamızdan başka 99
dünya vardır. Dünyaların yeraltıları (cennet/cehennem) bulunur. Uygurlar
da bu "yersu" inancını sürdürürler.
Eski Türklerde dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, su kaynağı, ağaç, orman, deniz,
demir, kılıcın gizemli güçleri var. Ayrıca güneş, ay, yıldırım, yıldız, şimşek,
ruh Tanrıları sayılır. Ruhlar iyi ve kötü ruhlar olarak ikiye ayrılır. Erkek
Tanrılar yanında Umay adı verilen Tanrıça vardır. Asyalı Hunlar ilkyaz ve
sonyazda atalara ve doğa Tanrılarına kurbanlar keserler. Han Tanhu,
gündüz güneşi, gece dolunayı ulular. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar
girişimlerini ayyıldız hareketleri ile denetlerler. Tabgaçlar ilk ve sonyazda
atalara kurbanlar sunarlar. Kurbanlar taşev tapınağı içinde kesilir, çevreye
kayın ağaçları dikilir. Bunlardan kutlu ormanlar oluşur.
Hunlar, saldırıyı ya da savaşı ancak ayın büyümekte olduğu veya
tamamlandığı günlerde göze alırlar. Büyük kağan en büyük dinadamı gibi
birşeydir. Her sabah Tanrının çadırından çıkar, tapınır gibi bir tavırla, doğan
güneşi selamlar. Uğur getiren yeni ay gördüğü zaman ise aynı saygı ile
selamlar.

b. Yer-Su

Eski Türkler, Göktanrı gökte "Tengri ruhları"nın varlığına inanıyorlar.


Doğaya tapıyorlar. Doğaya tapınım, "yersu" terimi ile karşılanıyor. Yer-Su
tapınımı büyük imparatorluklar döneminde gelişerek vatan tapınımı
düzeyine yükseliyor.
Göktürkler "ıduk yersub" (kutsal yer su) kavramını kullanıyorlar. Bu
koruyucu ruhlar ve yurt anlamına geliyor. Yazıtlarda "eçümiz apamız tutmış
yer sub" (atalarımızın yönettiği yer su) kullanımı geçiyor. Yer-Su tapıncı,
Ötüken ve Budun ili dağları ormanları temsil eder. Bu kutsal yer-su ruhları
Göktürklerin yazgısını yönetir. Yurdun korunmasında yer-su ruhlarının rolü
Tonyukuk yazıtında pek çok vurgulanır. Göktürk yurduna saldıran
düşmanlar, Tanrı Umay ve yer-su ruhlarının yardımıyla gafil avlanarak
basılmışlardır.
Yersu'lar Uygurlarda da kutsal sayılır. Yazıtlarda "ıduk Ötüken" ve "tamıg
ıduk baş" olmak üzere iki yersu adı anılır. "Iduk Ötüken" kağanlığın
merkezidir. Kutsal Tamıg, Tamir suyunun kaynağıdır. Uygurlarda Kutlu
Dağ söylencesindcki kayalık ulusa güç ve mutluluk veren ruhtur. Yine eski
Türklerde yağmur taşı olarak kullanılan Yada taşı vardır. Tüm bunlar
doğaya tapınım öğeleridir.
Bugünkü şaman Türk boylarında görülen dağ, su (ırmak, .göl, pınar), ağaç,
kaya tapınçları eski Türk yazıtlarında "yersu" adı altında toplanmıştır.

c. Dağ

Dağı kutsama evrensel bir inançtır. Eski Yahudiler Sina dağını, Yunanlılar
Olimpus dağını, Araplar Arafat, Hindular Himalaya dağını kutsarlar.16
Yer Su ruhlarının en özgün göstergesi dağlardır. Şamanist Türklerde dağ
tapıncı Göktanrı tapmayla ilgilidir. Hunlar eski Yurtlarında Hanyoan dağına
her yıl Göktanrıya kurbanlar keserler. Gantsuanşan dağı Hunların kutsal
dağlarındandır. Hun hanları Çinle yaptıkları sözleşmeleri Hunda dağı
tepesinde kurban keserek antlarla pekiştirirler.
Göktanrı tapıncı ile dağ tapıncı birbiriyle yakından ilgilidir. Altaylı Şor ve
Beltirler, Göktanrıya kurbanlarını yüksek dağ tepesinde törenlerle sunarlar.
Bu törene tengere tayıg (Tanrı gök kurbanı) derler. Gardizi'ye göre, Eski
Türkler dağların Tanrı makamı olduğuna inanırlar. Türgeş ve Çiğil Türkleri
yakınlarındaki bir dağı Tanrıların makamı sayarlar. Yüksek dağ tepeleri
göklere yakındır.
Orta Asya dağlarının çoğu Türkçede ve Moğolcada kutsal sözlerle adlanır.
Günümüzde Orta Asya'da ve Altaylarda şamanist her boyun, her oymağın
kendine özgü kutsal dağı bulunur. Ama Altaylar tümünün ortak kutsal
dağıdır. Boylardan kurulan büyük birliklerin ortak kutsal dağları vardır.
Göktürklerde de dağ ve mağara kültürü önemli. 7. Yüzyılda Göktürk
imparatorluğuna giren tüm Türk ve yabancı boylar için Ötüken dağı ve
ormanı kutsaldır. Hakanın otağı Ötüken'de kuruludur. Her yıl boylar
başbuğları ile Budin İnli mağarasında törenler yaparlar. Atalara kurbanlar
sunarlar. Türkler İslama girdikten sonra bile bu tapınç sürecektir. Divan'ı
Bağdat'ta yazan Kaşgarlı Mahmut, Ötüken'i anacaktır.
Cüveyni'nin saptadığı Uygur söylencesinde, kutsal Kuttag vardır. Uygurlara
mutluluk ve bolluk sağlar. Bu dağı Çinliler gördükten sonra Uygurlar
perişan olmuşlardır. Bugünkü Moğolistan'daki Erdene Ula (Mutluluk Dağı)
için de aynı söylence anlatılır. Moğolların taptıkları, Erdene Ula'yı Çinliler
alıp götürürler. Dağın bulunduğu yerde bir kadın şaman tapınarak Tanrıya
dua eder. Mutluluk dağını geri getirir. Bu söylence Uygur Kuttağ
söylencesinin çeşitlemesidir.
Söylencelerde Orta Asya'nın verimli dağları Çinlilerce tutulduğu dönemlerin
anılarını yansıtır. Bolluk dağlarını yitiren göçebeler bu dağların anılarını
yıllar yılı unutmazlar. Hunlar, Gansu ilindeki Tsilenşan dağından ayrıldıktan
sonra ağıtlar yakacaklardır.
Şamanlara göre tüm dünya ruhlarla dolu. Dağlar, ırmaklar, göllerin tümü
canlı nesneler. Kutsadıkları ırmaklar göller salt yerel nesneler değil.
Konuşan, duyan, evlenen, çoluk çocuk sahibi olan varlıklar. Dağ doğrudan
ruh, ruh doğrudan dağdır. Bunları ayırmak zor. Şamanistler çok eski ilkel
doğada canlılık anlayışını yaşatıyorlar.
Şaman törenlerinde, şaman Altay dağlarına sesleniyor. Ondan yardım
umuyor.

Üzülmeyelim Tanrı var


Tasalanmayalım Altay var
Altay'ım diye tapıyoruz

Ruhlar ve büyük şamanlar Altaylardan esin alırlar.


Kutsal dağ kavramı Moğollarda da var. Moğolların Gizli Tarihinde Cengiz
Han gençken Merkitlerin bir baskınında Burhan Haldun dağına sığınır. Bu
dağın yardımıyla düşmanlardan kurtulur. Söylence şöyle:

"Burhan Haldun tepesine çıktım. Burhan Haldun'un yardımıyla kırlangıç


gibi kurtuldum. Her sabah Burhan Haldun'a tapınmalıyım. Bunu soyum ve
soyumun soyu böyle bilsin!"
Temuçin bu sözlerle kuşağını boynuna, külahını koluna astı. Güneşe karşı
döndü. Eliyle göğsüne vurdu. Güneşe karşı dokuz kez diz çöküp tövbe etti.
Pişmanlık belirtti.
Benzer bir öykü Altay Türklerinde de var. Moğollarca izlenen Altaylılar
Karagay dağına sığınıyorlar. Dağa kurban kesiyorlar. Birden bire dağı,
orman kaplıyor. Moğollar yol bulamıyor. Altaylılar kurtuluyor.
11.yüzyılda Gardizi, Dokuz Oğuzların çok büyük bir dağa taptıklarını yazar.
Oğuzlar o dağa kurban keserler.17
Eski Türklerin Yersu tapınımı Sibirya ve Orta Asya Şaman Türklerinde
yaşıyor. Altay Yenisey ve Yakut Türkleri dağ, orman, ağaç, yer pınar
tapınçlarını sürdürüyorlar. Kutsal dağlar için görkemli törenler yapıyorlar.
Başkurtlar, bütün Ural dağlarını kutlu sayarlar. Bununla birlikte her boyun
kutlu bir dağı bulunur. Uralın orta kesimindeki boylar Tura, Kırktı dağlarını
kutsarlar. Kırktı dağında bir ağaca çaput bağlarlar. 18
Göktanrıya yapılan tören de yüksek ve kutsal dağın tepesinde yapılıyor. Bir
ağızdan ilahiler söyleniyor. Dağlar, ırmaklar, ormanlara sesleniliyor.
Anadolu'da da kimi dağlar kutsal sayılır. Yaklaşık her Alevi köy ya da
obasının kutsal saydığı bir, iki dağ vardır. Anadolu böyle kutsal sayılan
dağlarla doludur. Kimi yerlerde böyle dağlar için törenler yapılır. Yağmur
dualarına çıkılır. Kurbanlar sunulur, adaklar adanır. Yörükler göç sırasında
Toros dağları ruhlarına kurbanlar sunarlar. Çanakkale yöresi Türkmenleri
Kazdağını kutsarlar. Ordaki Sarıkız'ı ulularlar. Çevrede yaşayan Aleviler
arasında Sarıkız üzerine söylenceler anlatılır, deyişler söylenir. Sözgelimi şu
deyiş Sarıkız mitolojisini anlatır:

Hey kurbanın olam, Zülfikâr Ali


Sen yarattın yeri göğü ezeli
Dünya görmemiş böyle güzeli
Hey kurbanın olam Zülfikâr Ali

Falıma nurundan Kabe'ye düşen


Mevla nefesinden süzülüp geçen
Sarıkız elinden doldurup içen
Hey kurbanın olanı Zülfikâr Ali

Eşiğinin yanında Yan Yatan Sultan


Sarıkız divanında kumlan aslan
Sırrı, esrarı bilendir Selman
Hey kurbanın olam Zülfikâr Ali
Malımı, canımı helal aldın mı?
Irzıma, kanıma helal aldın mı?
Sarı Sultan'ımı helal aldın mı?
Hey kurbanın olam Zülfikâr Ali.

Deyiş çok renkli motifleri içerir. Orta Asya'da Anadolu'ya uzanan uzun
yolun tüm öğeleri serpiştirilmiştir. Deyişe göre, varı yoğu yaratan Ali'dir.
Sarıkız'ın nuru süzülüp Tanrı Ali'den gelmiştir. Ali kapısında yan yatan
Selman'dır. Sarıkız divanında kurulan bu Selmanı Farisi, Ali'nin tüm sırrını
bilir. Sonra Sarıkız, Selman'ın nikahlısı, helallisi olur.
Burda anlatılan olaylar, tümüyle Eski Türk destanlarındaki öğeleri anımsatır.
Oğuz Kağan Destanı ile kimi koşutluklar bulunur.

Oğuz Kağan Destanı'nda, günlerden bir gün Oğuz Kağan bir yerde Tanrı'ya
yalvarır. Karanlık basar. Gökten bir ışık düşer. Bu ışık, güneşten, aydan daha
parlaktır. Oğuz Kağan yürür. Bu ışığın içinde bir kız görür. Çok güzel bir
kızdır. Başında ateşli, parlak bir beni vardır. Altın Kazık, Demir Kazık
gibidir. O kız, öyle güzeldir ki, gülse Göktanrı da güler. Ağlasa, Göktanrı da
ağlar. Oğuz Kağan onu görünce aklı kalmaz, onu sever ve alır.

Kazdağı yöresinde anlatılan Sarıkız masalı şöyledir:

Birgün Fatma Anamız çok üzgün ve tasalıdır. Ağlar. Bu sırada Hz. Ali, Kan
Kalesini açmaya ve ele geçirmeye çalışır. Hz. Ali, Fatma Ana'nın derdini,
üzüntüsünü duyar. O sırada Kan Kalesi hanının kızını almak üzeredir, ki o
anda Fatma Anamızın eli Hz. Ali'nin yakasına yapışır. Hz.Ali'nin önünde
hanın kızı can verir. Hz. Ali bu olayı Fatma Anamızın kadınlık kıskançlığına
yorar. Fatma Anamızı, kızın odasına götürür. Orda gönlünü alır. Niye
geldiğini sorar. O da derdini söyler.
"İki oğlumuz var. Bir de kızımız olsaydı! tşte bunun için tasalanıp geldim"
der.
Hz. Ali şöyle karşılık verir:
"Var Kabe'den kızını al!"
Fatma Ana o anda kendini dünya güzeli bir kızla, Kabe içinde bulur. Bu mır
topu yavrusuyla, atası Hz. Muhammet'e varır.
"Gör bakalım, sahibim Ali ne verdi?" der.
"İyi ama yavrum, bu çok güzel kızı görmek için, benim üçüncü gözüm yok.
iki gözüm Hasan-Hüseyin'dir. Var bunu Hz. Ali'ye götür. Tanrı'ya emanet
etsin" diye karşılık verir Muhammet.
Fatma Ana:
"Ben istedim diye verdi. Ali geri almaz" der. Hz. Muhammet:
"Öyleyse götür, Kabe'ye bırak. Tanrı kendisi bilir.
"Fatma Ana, kızı Kabe'ye bırakmaya giderken Kabe'nin kapısında yan
yatmakta olan Selman'la karşılaşır. "Ey Selman, burda ne işin var?" diye
sorar. "Sahibim Ali, bana bir kutsal emanetini almamı buyurdu. Onu almaya
geldim" der. Fatma Ananın kucağındaki nurtopunu alıp gözden yiter.
Selman Kafdağı'nda elmastan, yakuttan bir köşke bırakır. Kız büyür. Selman
kızın yetiştiricisidir. Selman, arada bir uğrayıp kızı yoklar. Kız büyüdükçe
yaşlı Selman'ın güzelliğine vurulur. Bir gün Tanrıya duaya durur. 'Yalvarıp
yakarır. Durum Ali'ye malum olur. Ali:
"Halin yaman" der.
Yeri göğü yaratan, kendi tüm gizemine Selman'ı ortak eden Ali, Selman'a
acır. Onu genç, yakışıklı bir delikanlı yapar. Gidip, Kafdağındaki köşkünden
kızı getirir. Sarıkız tepesinde ona bir dünya sarayı düzer. Sarıkız dünya
sarayında yirmi gün yaşar. Artık kendisine bu yaşayış, kimsesizlik ağır
gelmeye başlar. Bir gün Selman'a:
"Atamı, anamı, dedemi, kardeşlerimi göresim geldi. Onları bana göster" diye
yalvarır. Selman Sarıkız'a acır,
"Sarıkız'ın çok güzel. Seni görmek istiyor. Bir gel, onu gör" diye yakarır.
Fatma Ana, Ali'den izin alıp gelir. Sarıkız'ı görüşür. Bu buluşmadan sonra
Sarıkız ölür, Selman ise yeniden yaşlanır.
Yedi kız sağ yanda, yedi kız sol yanda, yedi de sürünerek kendi özlemini
inleyerek sızlayarak Ali'yi sormaya gider. Yirmi gün sonra Ali'nin kapısına
gider. Örtüsüne girer.

Fatma Ana Sarıkız'ı görmeye gittiği zaman güzün ilk günüdür, işte bugün,
Kazdağı çevresindeki Aleviler her yandan Kazdağı'na gelirler. Büyük
toplantı ve eğlence yaparlar.
A.Yılmaz, bu söylenceyi 110 yaşında bir dededen derlemiştir.
Söylencede dağ kutsaldır. Dağın kutsal sayılması, yersu tapmanın bir
bölümüdür.
A.Yılmaz, Kaz Dağını ululama doğrudan Şaman inancına dayanır. Kuzey
Türklerinden Aktav Türkleri gelip bu alana yerleşmişlerdir. Eski inançlarını
Türk-İslam örtüsü altında yaşatmışlardır. Ayda Torugan'a Sarıkız, asıl dağa
da Kazdağı adını vermişlerdir.

ç. Ağaç, Orman

Bir orman tümüyle ya da kimi ağaçlar kutlu sayılıyor. Şamanların en çok


saydıkları ağaç kayın. Altay şamanları kayının Tanrıdan koptuğuna
inanırlar. Bunun için, kayına yıldırım düşmez.19 Doğu Türkistan'ın
Müslüman şamanları has
tayı afsunla sağaltırken kayın ağacı bulunduruyorlar. Son yıllara değin
Altaylı şamanlar kayın ağacı olmadan tören yapmıyorlar. Kayın salt törende
bulunan bir araç değil, kendisine tapılan kutsal bir varlık. Kaç Türklerinden
bir şaman kayına kurban sunarken şöyle sesleniyor:

Altın yapraklı kutsal kayın


Sekiz gölgeli kutsal kayın
Dokuz köklü, altın yapraklı bay kayın
Ey kutsal kayın ağacı
Sana kara yanaklı, ak kuzu kurban ediyorum.

Bu açıklamaya göre kayını, ana Tanrı Umay ile, Ülgen yere indirmiştir. Altay
dualarında hep bay kayın anılır. Beltir ve Sagaylar gök ya da dağ kurban
törenini kayın ağacı altında yaparlar. Yakutlar karaçam ağacını sayarlar.
Çocuğu olmayan Yakut kadın kara çam ağacına gelir. Ak at derisini ağacın
altına serer. Ağacın karşısında dua eder.
Orman tapıncı, kuzeyli çağdaş avcı uluslarda da en önemli tapınçlardan.
Yakut avcılarına göre dokuz orman Tanrısı ruhu bulunur. Bu ruhlar avcıları
korur. Onlara bol av bağışlar.
Son zamanlara dek avcılıkla geçinen Şor Türkleri orman ruhuna pek önem
verirler. Bu ruhlar avcının temiz ve doğru sözlü olmasını ister. Avcı ava
çıkacağı gün cinsel ilişkide bulunmamalıdır. Avcıların aile bireyleri de
temizliğe özen göstermelidir. Avcılar dönünceye değin obada oyun,
şakalaşma, eğlence yasaktır. Orman ruhları böyle şeyleri sevmezler. Bu
ruhlar avcılardan öyküler, masallar dinlemeye bayılırlar. Bu yüzden avcılar
yanlarında bir usta hikayeci bulundurur.20

d. Su, Pınar, Irmak, Göl, Kaya


Eski dönemlerden beri Türklerde su önemli bir öğedir. Orhun anıtlarında
"yersu" Türklerin koruyucu ruhudur.
El Biruni, Oğuzların çok bereketli bir pınar yanındaki kayaya taptıklarını,
secde ettiklerini yazar. Gardizi'ye göre Kimek boyu İrtiş ırmağına tapar. Su
Kimeklerin tanrısıdır. 10.yüzyılda İbn el-Fakih, Barhsan Türklerinin Isık
gölünü kutsadıklarını yazar. Barhsan Türkleri Isık gölüne taparlar.
Çağımızda Altay Türkleri doğa tapıncına "yersu" derler. Görkemli törenlerle
"yersu"ya ilahiler söylerler. "Bereketli hayvan sürülerimizin canlarını yaratan
yersuyumuz" diye seslenirler.
Arap kaynaklarına göre, eski Oğuzlar ve Moğollar sudan kaçarlar. Hiç
yıkanmazlar. 10.yüzyılda İbn Fadlan "Hiç yıkanmazlar, hele kışın su ile hiç
ilgileri olmaz" diye sözeder. 13.yüzyılda Cengiz Han bu geleneği
yasallaştırır.
Cücenler giysilerini ve ellerini yıkamazlar. Aynı töre şaman Oğuzlarda ve
Moğollarda da görülür. Gardizi Kimek ve Kıpçakların İrtiş ırmağına
taptıklarını bildirir. Ona göre "Su Kimeklerin Tanrısıdır." Bu yüzden Tobalar
onları küçük görürler. Haşaretten sayarlar. Bu gelenek koyu şamanistlerin su
tapıncına inanmalarından kaynaklanır.21

e. Ateş, Ocak

Eski Türklerde ateşe tapınç çok önemlidir. Altaylı şamanist Türkler şöyle bir
söylence anlatırlar:
İlk insanlar meyve ve otla beslenirlerdi. Ateşe gereksinimleri yoktu. Tanrı
onlara et yemelerini buyurdu. Ateşe ihtiyaçları oldu. Ülgen gökten, biri kara
biri ak iki taş getirdi. Kuru otları avcunda ezerek bir taşın üzerine koydu.
Başka bir taşla vurdu. Otlar ateş aldı. Böylece Ülgen, ilk kez ateş yapmasını
insanlara öğretti. "Bu ateş atamın gücünden taşa düşmüş ateştir" dedi.
Bu yüzden, Altaylarda ve Yakutlarda, çakmak taşından elde edilen ateş kutlu
sayılır. Kuzey Altaylarda gelin güvey gerdeklerinde ilk ateşi çakmak taşıyla
tutuştururlar. Üç gece, üç gündüz bu ateşin yanında bulunurlar.
Yakut şamanları dinsel tören için ateşi çakmak taşıyla elde ederler. Bu ateşe
kutsal ateş derler. Kibritle yakılan ateş dinsel törende kullanılmaz.
Ateşe bakıp gelecekten bilgi vermek Türklerde eski bir görenek. Türklerin
büyük hanlarının belli bir günü vardır. O gün kendisi için büyük bir ateş
yakılır. Bu ateşe kurban sunulur, dualar edilir. Ateşin üzerinden büyük
yalınlar yükselir. Yalınlar yeşilimsi olursa, bol yağmur yağacaktır, iyi ürün
olacaktır. Kızıl olursa savaş olacaktır. Sarı olursa salgın ve sayrılık olacaktır.
Kara olursa han ölebilir, ya da uzun bir yolculuğa çıkacaktır.
11.Yüzyılda Gardizi şöyle diyor:

Hintliler gibi ölülerini yakarlar. Ateşi en arı nesne sayarlar. Ateşe düşen her
şeyin arı olacağına inanırlar. Ölüyü kir ve günahlardan arınması için ateşe
atarlar.

Şaman inancına göre ateş herşeyi temizler. Kötü ruhları kovar. 6.Yüzyılda
Batı Göktürk hanına gelen Bizans elçileri ateşler arasından geçmişlerdir. Bu
törenle, elçilerle gelmesi olası kötü ruhlar kovulmuş olur. İnancın izleri ile
Müslüman Türklerde de karşılaşılır.
Başkurtlar ve Kazaklar bir yağlı paçavrayı tutuşturup hastanın çevresinde
"alas, alas" diye dolaştırırlar, "alaslama", "alazlama" biçiminde Türkiye
Türkçesinde de kullanılır. Ateşle temizleme anlamındadır.
Alas sözü Yakut ve Altay şamanlığında geçen bir sözcüktür. Yakut şamanları
kötü ruhları "alias, alias" diye kovarlar. Şaman kutlu od ile alazlama
yapmaktadır.
Ocak tapıncı ile ateş tapıncı birbirinden ayrılmaz. Şaman dualarında
atalarımızın yaktığı ocak denir.
Şaman törenlerinde okunan manzum dualardan birinde ateş ruhu şöyle
kutsanır:

Otuz dişli ateş anam


Kırk dişli kayın anam
Gündüzleri bizim için
Çalışıp çabalıyorsun

Ruhlara inanma, kahinlik ve falcılığı da birlikte getirir. Hunlarda,


Uygurlarda falcılık yaygındır. Uygurlardan kalan Irk Bitik yazıtı kahinlikle
ilgilidir.22
Ne ki, kahinlik ile falcılık salt Türklere özgü değildir. Eski ve orta çağlarda
insanlığın genel arayışlarındandır. Eski Mısır'da Yunan'da, Babil'de
önbilicilik ünlüdür. Romalılar kendilerini bu gizeme kaptırmışlardır.
Bizans kaynaklarına göre Türkler ateşi de kutsal sayarlar. Göktürklerde
görülen bu inanç Zerdüştlüğün etkisiyledir.
Büyük devlet kuran Şamanistler dinsel törenlerini uygulamak için tüzük
oluşturuyorlar. Mançular bunu yapmış. Çinlilere göre Hunlarda da benzer
tören var. Dinsel törenler belirli bir düzen içinde yapılır. Hakanın otağındaki
tapınakta her yıl başında tören yapılır. Törene 24 Hun boyunun başbuğu
katılır. Yılın beşinci ayında Lungçeng kentinde toplanırlar. Atalara,
Göktanrı'ya, yersu ruhlarına kurbanlar sunarlar.
Sonyazda atlar iyi beslenmişlerdir. Orman yanında toplanırlar. Çevreyi
dolaşırlar. Halkın ve hayvan sürülerinin sayısını belirlerler. Hakan günde iki
kez tapınım için çadırından çıkar. Sabah güneşe, geceleri aya tapar.
İÖ. 121 yılında Çinliler bir Hun prensini yenip otağını ele geçirirler. Savaş
kazancı arasında bir de altın put vardır. Çin tarihçilerine göre, Hun prensi bu
put karşısında Göktanrı'ya kurbanlar sunar. Hunlar bir işe girişeceklerinde
yıldızların ve ayın durumuna bakarlar.
Hunlardan sonra Orta Asya'da devlet kuran çeşitli Türk soyları da
Göktanrı'ya, yersuya, güneşe, aya kurbanlar sunuyorlar. Dinsel inançları
Hunlarınki gibi. Tobalar, Siyenpi geleneği üzerine ilkyazın ilk ayında
Göktanrıya, kurbanlar kesiyorlar. Doğuda bulunan tapınakta atalara
kurbanlar sunuyorlar. Sonyazın ilk ayında Göktanrıya kurban törenleri
yapıyorlar. Dinsel tören, kurban törenleri bir kurallar dizisi içinde yapılıyor.
Atalar tapınağına bir taş oyuyorlar. Kuzey yurdundan güneye göç ediyorlar.
Taş evde göğe, yere, hakanın soyuna kurbanlar kesiyorlar. Kurbandan sonra
kayın ağaçları dikiyorlar. Bunlardan Tanrısal kutlu ormanlar yeşeriyor. İÖ. 3.
yüzyılda Tobalarda Hun tapınçları sürüyor. Tobalar, egemenliklerindeki
Cücenleri aşağılıyorlar.
519 yılında Juan juanlarda bir kadın şaman, bir prensi göğe yolculuğa
yolluyor. Sonra bu prensi geziden geri çağırıyor. Bunun için güzün orta
ayında bir ovada çadır kuruyor. Çadırın içinde yedi gün oruç tutuyor ve tüm
bir gece dua ediyor.
Vl.yüzyılda iç Asya'dayız. Göktürk soyu, büyük Türk devletini yeniden
kurmuştur. Göktürkler eski dinsel inançlarına bağlı bir soy. Bu soy, devlet
yönetiminde ulusal yazı ve ulusal dili geliştirecektir. Ulusal devlet bilincinin
tomurcuğu açılacaktır. Tüm bunlara karşın ilkel şamanlık yaşayacaktır.
Göktürkler de şamanlığa inanıyor. 6. yüzyılında gelişmiş bir ulus olmasına
karşın bugünkü Altay uluslarının şamanlık-larındaki birçok ilkel öğeleri
bulunduruyor.
Keçeden Tanrıların biçimini yapıyorlar. Deri torba içinde koruyorlar. Bu
görünüşü iç yağı ile yağlıyorlar. Sırıklar üzerine dikiyorlar. Yılın dört
çağında Tanrılara kurbanlar kesiyorlar. Bu görüntüler, Altaylıların Töztös,
Yakutların Tanara, Soyonların Eren, Moğolların Ongon dedikleri putlar.
At ve koyun kurbanların kafalarını sırıklara takarlar. Hanın çadırı Ötüken
dağındadır. Kapısı doğuya bakar. Her yıl boy başbuğlarıyla birlikte ataların
mağarasına kurbanlar sunar. Ayın ilk onunda ırmak kıyısında Tanrıya
kurban keserler. Ötüken dağının batısında 500 lii uzakta yüksek bir dağ
vardır. Bu dağın üstünde ağaç ve ot yoktur. Buraya "Budun ili" derler. Ülkeyi
koruyucu ruh anlamındadır. Ruhlara taparlar, kamlara inanırlar.
Göktürkler ve Uygurlardan sonra Orta Asya Bozkırlarının efendileri
Kırgızlardır. Çin ve İslam kaynaklarına göre onlar da şamanı Tanrılara
ruhlara kurbanlar sunuyorlar. Kurban töreninin belli bir zamanı yok. Sulara
ağaçlara kurban kesiyorlar. 10 yüzyılda İslam gezgin Dülef'e göre her yıl üç
bayramları var. Dinsel törenlerinde uyaklı deyişler okuyorlar.
Ebu Dülef Yedi Su ve Sırderya ırmağının doğusunda oturan Karluklar için şu
bilgiyi veriyor:
Karluk Türklerinin yanmayan ağaçtan tapınakları bulunur. Duvarlarında
eski hakanlarının görüntüleri belgelenir.
Bu sav doğruysa, Karluk şamanlığı oldukça gelişmiş. Tapınaklı bir din
durumuna gelmiş.
Yine Gardizi'ye göre Kırgızlar boy boy çeşitli varlıklara taparlar, inek, kirpi,
saksağan, şahin, güzel ağaçlar bu tapılan nesnelerdir. Her yıl belli günlerde
çalgıcıları gelir. Çalgılar çalmaya başlayınca şaman bayılıp düşer. O yıl neler
olacağını, kıtlık, bolluk, yağmur, kuraklık, tehlike, güvence ve düşman
saldırısı konularında sorular sorulur. Şaman tüm bu sorulara yanıtlar verir
ve çok kez söyledikleri olur.
10.yüzyılda Hazar ile Aral arasında Oğuzlar yaşarlar. İbn Fadlan'a göre İslam
ülkesine yakın olmalarına karşın Oğuzlar Şamanlıkta direnirler. Ibni Fadlan,
ilk Oğuz beyi Küçük inal Beyi görür, inal Bey önce Müslüman olmuştur.
Ama, halkı "Müslüman olursan bizim başkanımız olamazsın" diye karşı
çıkmıştır, İnal Bey yemden şamanlığa dönmüştür.
Fadlan'ın gördüğü ölü gömme törenleri de tıpkı Göktürklerinki gibidir.
Mezar üzerine kurgan yapılır. Balbal dikilir. Yug (aş) yapılır. Kesilen
hayvanların derileri, baş, ayak ve kuyrukları ile birlikte ağaca asılır. Böylece
ölülere kurbanlar sunulur.

f. Ruhlar
Şamanlıkta iyi ve kötü ruhlar bulunuyor. Altay şamanlığında Ülgen, en
büyük ruh ve Tanrı sayılır. Kırgız ve Kazak Türkçesinde ülgen büyük, ulu
anlamında. Buryat dilinde "anamız yağız yer" demek. Buna göre Ülgen yer
Tanrısının adı.
A.Anohin'in saptadığı söylenceye göre, ülgen, iyilik eden bir varlık. Ay ve
güneşin ötesinde, yıldızların üstünde yaşıyor. Onun katına giden yolda yedi
(ya da dokuz) engel var. Bu yol erkek şamanlara dinsel tören sırasında
açıktır. Buna karşın erkek şaman da ancak beşinci engele de ulaşabilir. Ordan
geri döner. Ülgen'in sarayı altından tahtı vardır. Kendisi insan biçimindedir.
Ülgen yaratıcıdır. Tüm varlığı yaratan odur. Ona aylı güneşli tüm katları
yaratan odur diye seslenirler. Ateşi yaratan odur. Sacayaklarını ocaklara o
yerleştirmiştir. Gökten dökülen rahmet onun ağız sularıdır. Ayı ile güneşin
devinimini yaptırır. Ak bulutları ülkeden ülkeye aşırır.
Ülgen'in yedi oğlu, dokuz kızı vardır. Bunlar göklerde bulunur. Oğullarının
her birinin özel adı vardır. Kızları topluca Akkızlar adı ile anılır.
Ülgen'in hizmetinde başka ruhlar da vardır. Bunlar Yayık, Suyla, Karlık,
Utkuçu ruhlarıdır. Yayık insanlarla Ülgen arasında aracılık yapar, insanları
kötü ruhlardan korur. Ay ve güneşten bir parçadır.
Suyla, yerde bulunur ve insanları korur. Gözleri otuz günlük uzaklıktan
görür. At gözlerine benzer. Ay ve güneşin kırıntılarından yaratılmıştır, insan
yaşamındaki değişimleri izlemekle görevlidir. Dinsel yolculuğunda şamanı
saldıracak kötü ruhlardan korur. Yayık ile birlikte kurbanın canını göklere
götürür. Dinsel törende onuruna saçı olarak rakı kullanılır.
Karlık, Suyla'nın en yakın arkadaşıdır. Utkuçu göklerde bulunur. Yer yüzüne
inmez. Ülgene kurban sunmak için göğe çıkan şamanı karşılar. Şamanın
dileklerini Ülgen'e sunar. Ülgen'in oğulları da gökte bulunur. Her Altay
boyu bir oğulu kendi koruyucusu sayar. Ülgenin dokuz kızı (ak kızlar)
şaman dualarının esin kaynağıdır.
Şamanlıkta başka, iyi dişi ruhlar da vardır. Umay, Ana Maygıl, Aka Ene,
Ayasıt bunlardandır.
Umay çocukları ve hayvan yavrularını korur. En ünlü Türk dişi Tanrısıdır.
Eski çağlardan beri bilinir. İlk Göktürk yazıtlarında adı geçer. Bilge Han
"Babam hakan öldüğü zaman küçük kardeşim Külteğin yedi yaşındaydı.
Umay gibi anam hatun sayesinde küçük kardeşim Külteğin erkahraman
adını aldı" der. Anasını Umaya benzetir. Yine yazıtlarda "Tanrı, Umay ve
kutsal yersu ruhların Türklere yardım etmesinden söz edilecektir.
Ayasıt, yaratıcı, bolluk, gönenç dişi ruhudur. Kimi insan ve hayvan
yavrularını korur. Dağınık yaşam öğelerini toplayıp birleştirir. Yakutlarda
eski Umay'ın işlevini üstlenmiştir. Ana karnındaki çocuğa "kut" üfler.
Çocuğa can verir. Gebe kadınların koruyucusudur. Yakut kızları ayasıt adına
put yapıp karyolalarının altına saklarlar. Kısır kadınlar çocuk için Ayasıt'a
dilekte bulunurlar.
Şamanlıkta birtakım kötü ruhlar da vardır. Bunların başında Erlik gelir. Erlik,
Altaylılara göre "güçlü" demektir, insanlara her türlü kötülükleri yapar.
Hastalıklar yollar, kurbanlar ister. Kurban verilmezse, o obaya ya da ocağa
ilişir. Ölüm, yıkım yollar. Öldürdüğü canlının ruhunu yer altındaki karanlık
dünyasına götürür. Kendisine uşak yapar. Şaman dualarında şöyle
betimlenir:
"Bindiği at kara küheylan, döşeği kara kunduz derisi. Beline kuşak yetişmez,
Göz kapağı bir karış, kara bıyıklı, kara sakallı. Yüzü kana çalmış, parlak saçlı
bay erlik. Kuvası kişi göğsünden, kadehi kurumuş kafatasından, kılıcı yeşil
demirden, kapkara yüzlü. Bindiği at kara küheylan, dizgini kara ipek,
kamçısı kara yılan, tam önüme gülerek gel!"
Erliğin de yedi (ya da dokuz) oğlu var. Dokuz da kızı bulunur.
Şaman inancına göre bütün dünya ruhlarla dolu. Dağlar, göller, ırmaklar
(yersu) tümü canlı nesneler. Dağlar, ırmaklar, göller şamanlar için salt yerel
adlar değil. Konuşan, duyan, evlenen, çoluk çocuk sahibi olan varlıklar.
Şamanistler bu inançlarında çok eski ilkel animizm döneminin anılarını
yaşatıyorlar.

g. Şaman

Şaman, kendinden geçme yöntemi ile ruhlarla ilişki kurabilen din adamıdır.
Doğaüstü varlıklarla ilişkiler kurabilir. Onların gücüne sahiptir. Bunları
toplum adına kullanır. Tanrılarla insanlar arasında aracılık yapar. Tanrılarca
seçilmiştir. Ruhlar buyruklarına verilmiştir. Gücü tanrısaldır. Bu güç başı
üzerine bir bulut olarak gelir. Ebemkuşağı biçimine girerek vücudunu
doldurur.
Şaman bu inançlarla büyür. Düşsel evreni geniş bir kimsedir. Doğadaki
sırları bilir. Küçüklüğünden beri düşüncelidir. Kimileyin bunalımlara girer.
Doğaçlama deyişler söyler. Dinsel duyum içinde kendinden geçtiğinde,
ruhunun göklere çıktığına ya da yer altına indiğine, cehennemi gördüğüne
inanır.
Genellikle bir kişinin şaman olup olamayacağı çocukluğundaki birtakım
ruhsal belirtilerden anlaşılıyor. Nioradze bunları şöyle anlatıyor: "Cinperi
dev görme, sık sık gelen baş dönmeleri, bayılmalar gelecekten haber verme
yeteneği. (...) Şaman olacak kimseler, şamanlık mesleğini alana değin ruhsal
ve bedensel acılar içinde kıvranırlar. Çoğu zaman yemeden içmeden
kesilirler, insanlar arasına katılmazlar. Dış görünüşleriyle sinirlidirler.
Evlerinden ormanlara, kırlara kaçarlar. Dışarda karlar üzerinde yatarlar. Tek
başına yaşadıkları yerlerde ruhlarla ve cinlerle konuşurlar.
Drenkova'ya göre, insanlardan çekinme ve korku, içe dönük bir ruhsal yapı,
sıkıntı ve düşüncenin ağır basması şamanlık için önbelirtilerdir. Bu durum
karşısında o çocuğun yakınları, çocuğun ata ruhunca seçilmiş olan çocuğu bu
ağır görevinden alıkoymak için türlü çarelere başvururlar. Ancak bütün bu
çarelerin işe yaramadığı anlaşılırsa genç altaylı öğrenim ve eğitim için bir
şamanın yanına verilir. (...) Sözgelimi Kırgızlarda bir kimsenin şaman olması
yaklaşık olarak yukardaki belirtilere uygun düşmektedir:
Şamanlık öğrenmekle elde edilmez. Soydan gelir. Kimse şaman olmak
istemez. Geçmiş şamanlardan birinin ruhu şaman adayını sarar. Bundan
sonra şaman adayı deneyimli bir şaman yanında eğitime başlar. Yaşlı şaman
ona tüm gerekli öğretileri belletir.
Yakutlarda şaman adayı uğraş öğretisine şöyle giriyor:
Tüm oymak toplanır, bir dağ ya da tepe üzerine çıkar. Yaşlı şaman, geleceğin
şamanına üstlük giysisini giydirir. Eline at kılları bağlanmış bir asa verir.
Genç adayın sağında dokuz genç, solunda dokuz kız bulunur. Yaşlı şaman,
uğraşa bağlılık yemini okur. Bu uzun bir duadır. Genç aday aynı sözleri
yineler.
Tobaların ilk dönemlerinde kadın şamanlar var. Devletin dinsel törenlerini
yönetiyorlar. Sözgelimi 339 yılında bir kurban töreninde, tıpkı Sibirya
şamanları gibi ellerinde dümbeleklerle gözüküyorlar.

h. Giysi

Şamanların en önemli giysileri üstlük ile başlıktır. Üstlük ak koyun


derisinden yapılır. Üstüne başka parçalar dikilir.
Başlık üç karış uzunluğundadır. Kızıl bezden yapılır. Kıyısına üç düğme
konur. Şaman bunları dinsel tören sırasında giyer.
Giysiden sonra en önemli donatım davuldur. Çalgısız dinsel tören yapılmaz.
Daha sonraları Müslüman olan şamanlar davul ya da def yerine kopuz
kullanacaklardır.
Şaman üstlük ve davulunu düşsel biçimde süsler. Bu süslerin biçimini ona
hizmetinde bulunduğu ruh, ayrıntılı biçimde betimlemiştir. Bu esinlenme ile
donatımın biçim ve özellikleri doğar.

ı. Davul

Şaman davullarına resimler, ak ve kızıl boya ile çizilir. Boyalar, ırmak


kıyılarındaki yumuşak taşlar ezilerek toza dönüştürülür. Bu yüzden
boyalara, "apagaç taş", "kızıl taş" adı verilir. Bu toz deneyimli erkek
çizicilerce, parmakla davul üstüne sürülerek çizim yapılır.
Davulun sahibinin çizimi, davulu iki eşit bölüme ayırır. Yukarda baş, aşağıda
ayaklar bulunur. Başın iki yanında yer alan içi yuvarlak ay ve güneşin
görüntüsü sayılır.
Şaman davullarında güneş, ay, yıldız, şimşek resimleri yanında kayın ağacı
resmi de bulunur. Bir şaman davulundaki iki kayın ağacı resmini şöyle
açıklar:

"Ülgen atamızdan ilk titrediğimiz zaman, Umay anamızla birlikle bu iki


kayın ağacı yere indi."

Altay Şamanlığında, Şamanı öldükten sonra davul ormana götürülüp


parçalanır. Bir ağacın dalına asılır. Şamanın ölüsü de bu ağacın yanına
gömülür.23

i. Dinsel Tören

Şaman dinsel törenlerinde kesinlikle ateş bulunur. Kurbanlık hayvan önce


ateş ruhuna sunulur. Şamanist Türk halklarının törenleri ikiye ayrılır:
1. Belli bir dönemde yapılması gereken törenler: ilkyaz, yaz ve güzün yapılır.
Çok eski dönemlerden beri yapılagelirler. Çin kaynaklarına göre eski Türk
İmparatorlukları döneminde, devletin resmi dinsel bayramlarıdır, ilkyaz ve
güz bayramı törenleri Hunlar döneminden beri bilinir. Moğollar döneminde
bunlar devletin dinsel bayramı olacaktır. Görkemli törenlerle kutlanacaktır.
Bu yaz bayramları törenleri doğanın dirilişini anlatan evrensel törenlerdir.
Sami halklarında Pesah, Hırıstiyanlarda Paskalya törenleri ile aynı
içeriktedir.
Yaz bayramı törenlerine Yakutlar "ısıah" adını vereceklerdir. Yedi ay süren
ağır kış döneminden sonra kısraklar sağılacak, kımız mayalanacaktır. Bütün
oymak, soy bir çayırda toplanacaktır. Soyun şamanı yönetiminde tören
yapılacak, oyunlar dönülücektir. Şöyle türkü söyleyeceklerdir:

"Ey çocuklar, beyler, sevinçli günler geldi


Eski yıl bitti, yeni yıl geldi
Tüm yeryüzü yem yeşil kesildi
Çocuklar doğuyor,
İnekler, kısraklar yavruluyor

Ardından şaman kımız kabını başına kaldırır. "Algıs" (Uğur) diye söyler. İlk
toplanan kımızı saçı olarak Tanrıların büyüğü, Ürün Ayi Toyon'a ve Ürün Ar
Toyon'a sunar. Şu ilahiyi okur:

Ay Toyon sana şükürler olsun


Bu ilkyaz dönemini bize sen verdin
Buzağılar, tay, tatlı sütleri sen yolladın
Ağaçlarımızı güzel yapraklarla donattın
Otlaklarımızı yeşil otlarla süsledin
Bu kımız dolu ayağı (kadehi) sana sunuyoruz

Sonra ateş Tanrısına, al ateş sahibine kımız ve yağ döker.


İlkyaz ısıah törenine şamanla birlikte dokuz arı kız, dokuz arı genç katılır.
Bunlar şamanın göğe yolculuğunda birlikte olurlar. Arı olmayan kızlar
gençler, göklere çıkamazlar. Günahlarının ölçüsüne göre göğün
katmanlarında kalırlar. Tanrılar katına çıkan yolda duraklar vardır. Tören
sırasında bu durakların her biri için özel ilahiler söylenir.
Yakutlarda bu tören son dönemlerde hıristiyanlık etkisiyle bir tür ulusal
bayrama, şölene dönüşmüştür.
Altaylıların en önemli dinsel töreni at kurbanı törenidir. Tören uzun ya da
kısa olabilir. En uzun tören üç bölümden oluşur.
a) Güneş battıktan sonra hazırlık bölümü yapılır. Şaman tören yapılacak yeri
belirler. Kapısı doğuya açılan özel büyük bir çadır kurulur. Kapısına at
kılından bir tuzak konur. Çadırın ortasına yeşil kayın dikilir. Kayının çadır
içinde kalan dalları budanır. Çadırın üstünde kalan dallar, bırakılır. Oraya
bayrak asılır. Kayın dokuz yerinden kertilir. Buralara basamak denir.
b) Birkaç akboz at getirilir. Bunlar Tanrının beğenisine sunulur. Şaman afsun
söyleyerek elinde bulunan fincanı atın arkasına kor. Fincan başı aşağı
düşerse, Tanrı bu atı beğenmemiştir. Kurbanlık kısraksa, şaman fincanı onun
sütüyle yıkar. Sonra şu duayı okur:

İyi görüp kabul ettin


Fincan benden, alça düşürmek senden
Hayırlı bilgi verin

Kurbanlığın dizgini "baş tutan"ın elindedir. Bu adam Tanrı katına kurbanın


canını götürecek ruhu temsil eder. Şaman, kayın dallarından bir demet
yapar. Kurbanın üzerinde sallar. Giysi ve başlığını giyer. Eline davulunu,
tokmağını alır. Önce Ülgen'i, oğullarını ve onlara bağlı ruhları çağırır.
Şaman birkaç ruha seslenir. Deyişler okur. Mumyalanmış kaza biner. Gök
yolculuğuna çıkmış olur. Sözde kurbanlığın görünmez canını avlayacaktır.
Epeyce uğraştıktan sonra hayvanın canını yakalar. Şamanın bindiği kazda
uçup gider. (Uçtuğu varsayılır).
Kurbanlık at boğularak ve bel kemiği kırılarak öldürülür. At ölmek
üzereyken iki şaman hayvanın yanına gelir. Ellerinde tuttukları ekmeği atın
yanına getirirler. Kurbandan çıkan kutu ekmeğe karıştırmış olurlar. Bu
ekmeği kurban sahibi ile yakınları yiyecektir. Başka kimseye verilmez.
Kurbanın derisi, başı, ayağı ve kuyruğu topluca bir sırığa asılır. Kurbanın
kemikleri kırılmadan ayrılır. Kurbanı "kazancı" denen iki uzman pişirir.
Pişirilme sırasında kazancılardan başka kimse kurbana yaklaşamaz. Şaman
et suyundan alır. Töslere afsunlar dualar okuyarak saçı yapar. Ozansı dualar
okur. Her dizenin bitiminde "amin" anlamında "çook" diye bağırır.
Törene katılan kimselere kurban eti ile şölen verilir. Şaman dua ederek et
parçalarını yemeyi sürdürür. Biraz sonra şaman dinlenir. Bu sırada kurban
sahibi dokuz giysi getirir. Çadırın kapısının yanına asar. Bunlar Ülgen'e
armağandır. "Tolu" denir.
Kemikler bir çukurda toplanır. Çalı, çırpı ile kapatılır. Şaman davulunu ateşe
tutup kurutur. Cübbesi ile davulunu kokulu ot yakıp tütsüler. Bir oturak
üzerine oturur. Davulunu vurarak ruhları çağırmaya başlar. Önce, Yayık
Han adlı su Tanrısını çağırır. Davuluna vurmayı ve uyaklı dualar okumayı
sürdürür. Bildiği tüm ruhları adlarıyla çağırır. Bunlar arasında kartal da
vardır. Kartalı, "Tanrı kuşu, bakır tırlanaklı müthiş kuş" diye tanımlar.
Bundan sonra her boyun büyük atasını çağırır. Bu atalara seslenen ilahiler
okur. Kurban sahibi ile eşini davulun tokmağı ile kucaklayıp, kutsar. Ev
bireylerine göstermelik olarak zırh ve başlık giydirir. Ardından güçlü davulu
vuruşları ile ateş çevresinde döner. Ülgen için konulan ödülü davul ve
tokmağı ile kucaklar. Sürekli şiirsel ilahiler söyler. Ülgen'in ödülünü alıp
göğe yükselişe geçer. Göğün birinci katına çıkar. Orda yıldırım, gök
gürültüsü ile karşılaşır, ikinci kata yükselir. Havanın ilerdeki konumu
üzerine önbilişte bulunur. Göğün her katında ne bulunduğunu anlatır.
Deyişler söyleye söyleye dördüncü kat göğe çıkar. Davulu ile gök
gürlemesini yansıtır. Beşinci kata ulaşır. Gök gürültüsü artmıştır. Bu katta
Yayuçı denen bir ruh vardır. Şaman bu ruh katında davuluna yavaş vurur.
Dualarını yavaş söyler. Bu ruh dişidir. Buna anam diye seslenir.
Yaratıcı (yayuçı) sorgular:
Sen kimden kaldın, kimin torunusun? Adını söyle. Kişinin adı, geyiğin postu
olur. Adını, yolunu bildir. Kuş uçmaz, sürüngen geçmez bu yere pis kokan
böcek gibi nasıl geldin?
Şaman çok korkar. Geri geri gider, yalvarıp yakarır.
Yayuçı şamanın ağzından önbilişte bulunur. "Şu olacak, bu olacak". Törene
katılanların tüm başlıklarını şamanın davulunun altına atarlar. Bu iyi falları
yakalamak içindir. Şaman göğün altıncı katına çıkarken herkes başlığını alır.
Altıncı katta şaman aya secde eder. Böylece göğün on ikinci katına değin
çıkar. Burda Ülgen'e kurbanlar sunar. Ona dualar söyler. Böylece yolculuğun
sonuna gelmiştir.
Şaman yeryüzüne iner. Davulunu atar. Gözlerini açar. Uzak yoldan gelmiş
gibi herkesle sclamlaşır.
Bu üç gün süren törenin özetidir. Üçüncü gün, şaman onuruna büyük bir
şölen verilir. Şölen için hazırlanan içkilerden herkes sarhoş oluncaya kadar
içer.
Kötü ruhlara karşı yapılan dinsel törenlerde şamanlar yer altına yolculuk
yaparlar. Uyaklı bir anlatımla başlarından geçenleri dile getirirler:
Cehennemde kıl köprüden geçmişlerdir. Kuzgun uçmaz kızgın sarı çöller
aşmışlardır. Günahlı şamanların sayısız iskeletlerini görmüşlerdir. Yılan,
ejder, canavarlarla karşılaşmışlardır.
Eski Türklerde özgün bir ölü gömme töreni vardır. Göktürklerdeki ölü
gömme törenini Çinliler ayrıntılı biçimde betimler. Çinliler bu törene
"Kubbeli otağ altındaki tabut" adı verirler. Türk töresine göre, ölü, kubbeli
otağ altına konur. Her akrabası, koyun, at, sığır, gibi bir hayvan keser.
Kurbanlar çadırın dışına dizilir. Tüm akrabalar ata biner. Otağın çevresinde
at koştururlar. Çadırın çevresinde acı çığlıkları atarak yedi kez dönerler.
Kapıya gelince yüzlerini bıçakla çizerler. Yüzler, kulaklar bıçaklanır. Kan göz
yaşına karışır. Yas göstergesi olarak, saçların kesildiği olur. Tütsü (kokuluk)
kullanılır. Çından ağacı ile "yuğ yıpar" (tütsülü yas meşalesi) yakılır. Ölüyü
gömme için uğurlu bir zaman seçilir. İlkyaz ve yazın ölenler yapraklar
dökülünceye dek, sonyaz ve kışın ölenler, yapraklar yeşirinceye dek
bekletilir. Ölü, kubbeli otağ biçiminde tahta köşk içindedir. Hakan at
üstünde, özel eşyaları ve altın, gümüş, kürk gibi değerli hediyelerle yakılır.
Külü ölünün eşyaları ile birlikte gömülür. Gömüldüğü gün yeniden
kurbanlar kesilir. Gömünün üstüne bir tapınak yapılır. Tapınağın çevresini
atlılar kuşatır. Tapınağın üzerine "bengü taş" denen bir kaya yerleştirilir.
Bengü taşa, ölen kişi ve savaşları görüntülenir. Orhun vadisindeki Göktürk
dönemi ata anıt tapınakları, bu geleneğin açık bir kanıtıdır. Bu tapınak ve
yontular, yüksek katmandan kişiler içindir. Daha alt katmandan kişilerin
mezar taşına, günümüzde Kırgızlar mezarlarında konan, tuh denen büyücek
kuklalar konur. Ölü yakma geleneği Eski Kırgızlarda da vardır. Kültegin
anıtında, ölenin görüntüsü yanında, yakınlarının ve maiyetinin yontusu da
vardır. Ölenin yontusu dışındaki görüntüler, belki de eski dönemlerde
kurban edilen insanların simgesidir. Mezarın üzerine sahibinin öldürdüğü
sayıda taş ya da yontu (heykel) dikilir. Bunlara "Balbal" denir. Yine Göktürk
dönemi mezarlarında, koç yontuları ile at, geyik resimleri bulunur. Bunlar
kurban törenlerinin bir anısı olmalıdır. Göktürklerde kurban kesilen koç ya
da atların başları sırıklara çakılır, mezarın çevresine dikilir. Koç ve geyik
yontuları belki de bu kurbanları anlam içindir. Söz konusu gelenek olduğu
gibi eski Chou Türklerinde de vardır.24

BUDİZM
Toba Han (572-581) bir Çinli Budist'in özendirmesi ile Buda dinini
benimsiyor. Göktürkler arasına Budizmi sokmuş oluyor. Toba Han tutucu bir
Budist gibi davranıyor. Budist duaları okuyor. Oruç tutuyor. Ancak halkın
bu dönemde Budizmi nasıl karşıladığını bilmiyoruz. Toba hanın ölümünden
sonra Göktürk hanlığı yıkıma sürükleniyor. Türk beyleri çinlileşiyor,
soysuzlaşıyor. Türk kara budunu "Hani benim hakanım? Hani benim ilim
törem" diye haykırıyor. Hanının ölümünden yüz elli yıl sonra yazılan Orhun
yazıtlarında Budizmden iz yok. Yazıtlara göre, Türklerin, bağımsızlık
kazanmasına Türk Tanrısı ve Yer Su yardım ediyor. Ancak, işin ilginç yanı
yazıtlarda ilkel inançlardan, kötü ruhlardan, tözlerden ve benzer putlardan
söz yok.
Bilge Hanın soylu çevresi bu tür gelenekleri bırakmıştır. Yufka yürekli Bilge
Hanın Buda dinine karşı bir eğilimi vardır. Kara halkın boş inançlarına karşı
kayıtsızdır.
Nitekim Bilge Han Çin'in görkemine kendini kaptırmıştır. Orta Asya
Türklüğü de böylesine gösterişli olmalıdır. Otağının çevresi kalelerle
kuşatılmalıdır. Buda ve Laotseu tapınakları yükselmelidir. Ulusu kent
yaşamına alışmalıdır. Buda dinsel törenleri uygulanmalıdır. Ancak bu görüş
bilge Tonyukuk'un sert direnişine çarpıp dönecektir.
Ama Budizm, Uygurlar içine köklü biçimde girmiş, onların yaşamına,
sanatına, yazınına derin iz bırakmış, damgasını vurmuştur, iç Asya' da
Hotan Budizm'in kalesi olmuştur.
Budizm'in kurucusu bir kıral soyundan olan Sidharta adlı prenstir. Sidharta,
İ.Ö 6.yüzyılda Hindistan'ın Mağda bölgesinde doğmuş. 29 yaşına gelince
kırlara çekilmiş, bir derviş yaşamı sürmeye başlamış. Yaşamın anlamı
üzerinde düşünceye dalmış.
Gerçekte Sidharta'nın durumu öylesine yadırganacak bir olay değildir.
Kendinden önce, ya da yaşıtları arasında aynı duruma düşenlere o dönemde
sıkça karşılaşılır. Ne ki, onun kıra çekilmesinin sonu öbürlerininki gibi
olmaz. Yıllarca düşünce evrenine dalar. Sonunda bir gece mucize gerçekleşir.
Zihni aydınlanır ve Buda olur. Gerçeği, acı çekme gerçeğini bulur.
Buda'ya göre var oluş ızdıraptır. Doğuş, hırs, yaşlılık, ölüm birbirlerini
izleyen, birbirlerini bütünleyen halkalar, oluşun parçalarıdır. Bu acı
sonsuzdur. Acı ölümle de bitmez. Yeni bir vücutta biçim bulur.
O unutulmaz gecede Buda'nın önünde bir de acıları sona erdirecek gerçek
belirir. Izdırap girdabından kişi ancak tutkuyu, yaşama tutkusunu
öldürmekle kurtulabilir, işte o zaman, salt o zaman acının bulunmadığı
duruma, nirvanaya ulaşabilir, tenleşmenin sonu gelmeyen zincirinden
kurtulan için artık vücut yoktur.
Buda'nın belleği aydınlığa kavuştuktan sonra gerçeğin sözünü, drahmayı
yaymaya başlar. Kilisesi demek olan sagha'sını kurar. Yeni din Magdha
topraklarında hızla yayılmaya başlar. Bu hızlı yayılma Budizm'in hiç
ayırcalık yapmaksızın herkesi çatısı altında toplamasından kaynaklanır.
Buda'nın sağlığında doğu Hindistan krallıklarından Magdha ve Kosala yeni
dine girmişlerdir. Magdha Hindistan'ın kuzey batısını ele geçirdikten sonra
Budizm yerel din olmaktan çıkar. Yaygın bir din durumuna gelir.
Buda'nın ölümünden sonra kimi ilkeler konusunda Budist din adamları
arasında görüş ayrılıkları başlar. Giderek bu tartışmalar kızışır. Sonra Kuzey
ve Güney Budizmleri birbirlerinden ayrılır. Kuzey Budizm'i Mahayana
mezhebini oluşturur. Bu mezhebe göz attığımızda, eski Tanrısız Budizm,
Tanrılar, yarı Tanrılar, koruyucu ruhlar ve cinlerle kalabalıklaşmıştır. Çok
Tanrılı bir din durumuna gelmiştir. Bu mezhebin din adamları Budayı Tanrı
gibi algılama yoluna giderler. Dünyevi çözüme ağırlık verirler. Güçlü
kişiliğin kendini Nirvanaya adaması ile acıların biteceğini savunurlar.
Budizmin öbür mezhebi ise Hinayana'dır. Budist teoloji Buda'nın düşünceye
yaklaşabilecek soyut eşini bu mezhepte yaratmıştır. Bu mezhepte
meditasyon yolu ile kendiliğinden çözüm sözkonusudur.
Budizmin beş ana yasak ilkesi vardır:
Canlıyı öldürme, yalan söyleme, içki içme, hırsızlık yapma, zina yapma

inanca göre bu buyrukları yerine getiren kişi nirvanaya ulaşır.


Burkan dini İ.S 2. yüzyılda Kuşan imparatorunun seçmesi ile Orta Asya'ya
yayıldı. Bu sırada Hindistanın iki eyaletinde Budizm gelişiyordu. Kengeres
eyaletinin başkentinde bir Budist tapınağı yapılmıştı. Fakat Budizm Batı
Türkistan' da tutunamayacaktı. Bu bölgede Sasanilerin desteklediği Ateşe
tapınım ile başka İran dinleri Budizm'i sokmayacaktı. Nitekim Şul Türkleri
ateşe tapıyorlardı. İslama Ateşe tapınım dininden geçmişlerdi.25
Türkmenistan'da duraksamasına karşılık, Budizm, Doğu Türkistan'dan Çin'e
doğru hızla yayıldı. Doğu Türkistan'ın yerleşik çevrelerinde çağlar boyunca
Burkan dini başlıca kültür çevresi olacaktı. Çine doğru uzanan kervan yolları
boyunca Budist külliyeler kurulmuştu. Budist manastırlarda, Türkçe "toyın"
denen Budist rahipler, Budist kültürünü yayıyordu. Orta Asya'da Budizm'in
Türkçe 'Ulu kölüngü' (ulu gemi ya da kağnı) denen Mahayana mezhebi
geliştirildi. Bu mezhep, "Kiçig kölüngü" (Hinayana) adlı asıl Budizmden kimi
çizgilerle ayrılıyordu. Küçük Gemi ya da kağnı kişisel bir yaşam felsefesi idi.
Ulu Gemi ise evrenseldi. Ama bu iki mezhebe de sürekli daha önceki Türk
inançları yerleşiyordu. Sözgelimi, Ak Kurt söylencesi Budizm içinde yerini
alıyordu. Oysa bu söylence, kuzey Türklerinin söylencesiydi ve Budizmle
ilgisi yoktu. Ak Kurt Budist bir içeriğe dönüştü. Kurdun heykeli Budist
tapınağa dikildi. Bunun gibi gök ve atalar dinin alp ve yarı Tanrı Han inancı
Ulu Gemi mezhebine girdi. Kutsal Han geleneği, Göktürk dönemindeki Türk
Budizminde de yer aldı. 6. Yüzyılda Göktürklerin Budizmi seçimlerini
anlatan Bugut yazıtı vardır. Yazıtta Taspar Han, atası Bumin Hanın
ruhundan emir alır. Bu tarihsel kararın manevi yükünü, atalar dinine
dayandırır.26
Bögü Han ise 762'de Mani dinine girerken, "dıntar" (yüksek katmanda rahip)
olmak ister. Mani dinine giren Basmil ve Uygur hanları ise "idik Kut" sanı ile,
kutsal kişiler arasına girerler. Ayrıca Mani dini törenlerine, gök ve yer
Tanrılarının katıldığı bir Uygur yazıtında belgelenir.
Orta Asya'da Kuşanlarla Hunların çabası sonucu en çok yayılan din
Budizmin Ulu Gemi mezhebi olur. Tıpkı Doğu Hunlarda olduğu gibi,
Göktürklerde Mukan (552-72) ve Taspar Han (572-81) da resmi din olarak
Budizmi, siyasal düşüncelerle seçmişlerdir. Böylece Çin'in Konfüçyüs'ü ile
Taoizm'i, İran'dan gelen Zerdüşt, Bizans'tan ilerleyen Hıristiyanlığın kültürel
etkinliklerinin önüne geçilecektir. Taspar Han çok dindardır. Ona Patra
(Burkan'ın kasesi) ve Araslan gibi budist sanlar verilmiştir. Taspar Han,
sutraları Türkçeye çevirtir. Göktürk Hanlığının geniş illerinin tam ortasında
büyük bir Budist külliye (Türkçe 'Ködüş') yaptırır. Türkçe "Ediz ev" adı
verilen kutsal belgeleri koruma evleri yaptırır. Buralarda Burkan yontuları,
Burkan dinsel yazmaları ve azizlerin kalıntıları saklanır. Bunlar 6. yüzyıl
Orta Asya Budist tapınaklarıdır. Böylece, Göktürk Budizmi genellikle Orta
Asya'da gelişen Ulu Gemi mezhebi yönünde gelişir.
Kuzey Çin'e egemen olan Tabgaç saraylarında da 550-580 yılları arasında
Budist rahipler vardır. Tabgaçlar ile Çinliler arasında akrabalık ve kültürel
ilişkiler bu dinin kökleşmesine ortam sağlıyordu. Hindistan ve Kabil
çevresinde yetişen Budist rahipler, Batı Türk hanı yanına geliyorlardı. 630
yılında ölecek olan Batı Türk Hanı Tong Yabgu, Hintli bir rahip aracılığı ile
Budist olmuştu. Batı Türk Hanının Buhara soyu da Budizmi seçmişti.
Bunların yaptırdığı Burhana tapınağı 645'lere değin ayakta kaldı. Baykent ili
hükümdarı Yel Tegin ise 588'den önce Burkan inancını seçti. Bu dönemde
Peşavar ve Keşmir'de Budist tapınaklar kuruldu.
Karluk illerinde de Budizm yayıldı. 663 yıllarında Tarduş boyu Kızılsu
vadisinin Kuzeyinde Karluk devletini kurmuştu. 8. Yüzyılın başlarında Türk
Budist soyunundan dinsel künyeler elimizdedir. Ayrıca dönemin İslam
gizemcilerinden Belhli Şakik Kartukların Budist olduklarını doğrular.
Gizemci Şakik, Karluk ilindeki bir tapınakta yüzü ve başı tıraşlı, al giysilere
bürünmüş bir Budist rahibiyle görüşmüştür. Belhli Şakik 790'da Budist Türk
bölgesi olan Huttal'da öldürülecektir.
Uygur hanı Bögü ile birlikte soyu da Mani dinine girmeden büyük olasılıkla
Budistti. Budizmin Uygurlar arasında yayılması 4-5.yüzyıllarda başlamış
olmalı. Uygurlar, Türk dilinde yeni bir biçemle, büyük bir Türk Budist yazını
ve sanatı oluşturdular. Budizm gerçekte bir dinden çok yaşamı acı dolu bir
hayal ve büyülü bir düş sanan felsefeydi. Türk Budisti bu düşünceyi şöyle
anlatıyordu: "Evrenin bir büyü, bir düş gibi olduğunu anla! O yokluk ve
boşluktur, ben yok benlik yok. Zaman çarkı döndükçe birbirini izleyen
yaşamlar soyu, korkulu bir düş sayılarak, ondan kurtulmak gerekir. Kurtuluş
yokluğu tanıklamak ve benlikten sıyrılıp yokluğa varmakla olur. Uygur
budisti bu düşünceyi şöyle anlatmıştı: "Yokluğu, boşluğu tanımak gerçeğe
ulaşmaktır." Yaşamı kötü bir düş sayan ve ondan kurtulmak için nirvanaya,
yani benliği söndürmeye çağıran bu felsefe, Ulu Gemi mezhebinde daha
somut biçimde yorumlandı. Yoruma göre, nirvana sönmek değil, başka bir
dünyevi anlayışın üstünde bir yaşama varmaktı. Benlik ateşi sönünce,
evrenin bütün ruhunun ateşi ile birleşiyordu. Böylece Taoizme yakın bir
görüşe, evrenin küllü ruhuna inanmaya varılıyordu. Evrenin tüm
görünümleri, Taoizmde olduğu gibi iki ilkeye değil, tek bir ilkeye
indirgeniyordu. Taoizmde egemen olan iki ilkeli kosmoloji yerine, evrenin
çekeşini tek asıldan bilen vahdeti vucuta varılıyordu. Taoizmde evrenin
küllü ruhu kuşkulu kalırken, Ulu Gemi mezhebinde ebedi Budanın ruhuna
bağlıyordu. 10-11.yüzyıllarda geliştiği bildirilen bu düşünce ebedi Buda ve
Zaman çarkı kavramları ile Uygur ilinde doğmuştu. Ordan Tibet'e ve başka
illere geçti. Bir Uygur ozan Ebedi Burkan'ın anlamını insan gönlü olarak
tanımlıyordu:

Burkanın kendi gönlüdür,


Gönül burkandır,
Gönül dışında ne var?
Ulu gemi mezhebinin Tantirik kolunun bu düşüncesi Türk gizemcilik
okulunun Vahdeti vücut anlayışına çok benzer. "Gönül" ve "Eren" (insani
zaafları kahramanca yenebilen veli) gibi kavramlar ve terimler vardır.
Böylece Uygur Budist metinleri Türk gizemci edebiyatının öncesidir. Zaman
çarkı kavramı, Karahanlı dönemi Türk yazınında "Evren" (zaman çarkını
döndüren felek ejderi) biçimine dönüşür. Böylece din dışı bir yaşam felsefesi
olarak başlayan Budizm, Ulu Gemi mezhebi çevresinde çok Tanrılı bir din
olur. Merkeziyetçi dünya ekseninde, nice düşsel Burkanlar, tarihsel ve
yaratılmış kişiler, eski dinlerin Tanrıları Budizm'de yer alır. Uygur
geleneğindeki Ulu Gemi mezhebi, İslam ile karşılaşmadan önce, çok Tanrılı
bir din durumundadır. Gerçek Budizm, Ulu Gemi anlayışında büyük
değişime uğramıştır. Bu bakımdan Uygur Budizmi, güzel sanatların
sunduğu tüm olanakları kullanmakta sakınca görmemiştir. Uygur
Budizmindc cennet düşleri, dinsel törenler, edebiyat görkemlidir. Yontular,
resimler, süslü tapınaklar, çiçek ve misk kokuları göz alıcıdır, canlıdır,
incedir. Köşkler, yazılar, bahçeler, havuzlar, suludur, alımlıdır. Dinsel
ezgiler, dinsel oyunlar coşkuludur.
Moğol yayılması, Uygur Budizminde yeni açılımlara yol açar. 1212 yılında
Hoço Uygur Hanlığı Moğol devletine katılır. Bu dönemde Budist Türk
kültürü, bir süre Moğollara öncülük eder. Uygur Bakşıları (din öğretmenleri)
Moğolları Budizme kazanırlar. Moğol devletinin kültür ve sanat yaşamının
en üst katmanlarına geçerler. Moğollar kültür dili olarak Türkçeyi öğrenirler.
Moğolca, Uygur yazısı ile yazılmaya başlar. Ancak, Kubilay Han 1269'da
Tibet lama(rahip)larının etkisi altına girer. Tibet Lamaist Budizmi, Uygur
illerinde yayılır. Ancak Uygur Budist sanatı, Lamaist motifler yanında kendi
öz biçemini de sürdürür. Öte yandan, Uygur Budist yazınında, Tibetçeden
çeviriler yapılır. Tibetçeden çevrilen metinlerde Lamaist özellikler açıkça
sezilir. Söz konusu metinlerde Budist azizler, Hindu dininin ilahlarının
görüntüsüne bürünmüştür. Kimi Hindu ilahları gibi, Lamaist Budist
azizlerinin birer eşi olduğu düşlenir. Azizlerin kadınlarını kucaklar biçimde
görüntüleri çizilir. Türkçe "ögkang" (ana-baba) denen bu ilah çiftinin
kucaklaşması, yaşam etkisini yansıtır. Yaşamın sonu olan Ölümün düşsel
görüntüsü ise, kuru kafa ve öldürücü silahlarla anlatılır. Bunlar ilah çiftinin
taçlarında ve ellerindedir. Lamaist Budist azizler de, Hint mabudlarında
olduğu gibi, kimileyin çok başlı, üç gözlü ve çok kollu gösterilir. Bu
benzerlikler yanında Lamaist Budist azizleri ile Hint mabudları arasında
kimi ayrımlar vardır. Sözgelimi, Budizm evrenin tüm görünüşlerini ve
ilahları birer hayal sayar. 14. Yüzyılda Türkçe Lamaist metinde ilahlar da
hayal olarak anlatılır:

Onların öz ruhu yok,


Onlar aynadaki yansıma gibidir.

14. yüzyıldan kalan Türkçe Lamaist bir tablo ilginçtir. Tabloda 32 çiftten
oluşan 64 ilah vardır. Tablo canlı ve gösterişlidir. Tabloyu anlatan bir de
metin vardır. Söz konusu metin şöyledir:

O gök rengindedir.
Güneş daireli lotus tahtı üzerinde durmakta
Ve sağ ayağını uzatıp, kızıl renkte Umay Hatunu teper
Sol ayağı ile kara renkte Mahesvara'yı teper
O tek yüzlü, iki kollu ve üç gözlüdür.
Sağ elinde çan, Sol elinde vajra tutar.
Ve Tanrılar kızı olan anayı kucaklar.
Tacı beş kuru kafdar,
Gerdanlığı, boncukları elli kanlı insan başından oluşur.
Onun koynunda bulunan ana Vajravarahi,
Kızıl renktedir.
Tek yüzü ve iki kolu vardır.
Sağ elinde tuttuğu kurban kesme bıçağı,
Evrenin on yönünü korkutur.
Sol elinde beş türlü ölümsüzlük iksiri ile dolu kafatası
Tutar.
Ve atayı kucaklar.
Tacı beş kuru kafadan,
Gerdanlığının boncukları,
Elil kuru kafadan oluşur.27

Böylece Budizm Uygurlar arasında uzun süre yaşar. Onların kültürlerinde


derin iz bırakır. 15. yüzyılda İslam Uygur ilinde yayılmaya başladığı zaman,
Tibetliler ve Moğollar gibi oldukça geri halkların etkisi ile işlenmiş bir
Budizmle yüz yüze gelirler. Ancak Budizm sınırlı da olsa günümüzde Türk
halklar arasında yaşar. Sözgelimi, Sarı Uygurlar şimdilerde de Budizm'e
inanırlar.
6

MANİHAİZM

VII. yüzyılın ortasında Göktürk Devleti Uygur soyunun yönetimine geçer.


Bu dönemde Orta Asya'nın kuzeylerinde şamanlık egemen durumdadır. Batı
ve Güneyden yanaşan kitaplı dinlerin etkisi yok denecek ölçüde azdır.
Kitaplı dinler şamanlıktan etkilenmektedir, ilk Uygur hanları (Kül Bilge ve
Moyun Çur) şamanisttir.
Bögü Han 763 yılında Uygurlar arasına Mani dinini sokacaktır. Böylece
Uygur Türkleri Şamanlığı bırakıp Mani dinine giriyorlar. Böylece ilk kez
temelinde etik ilkeler yatan bir dini seçiyorlar. Bu olayı geniş görüşün ve
düşünsel olgunluğun bir simgesi saymak gerekir. Şamanlığı bırakıp Mani
dinine geçiş, toplum yaşamında bir aşama sayılır. Çünkü Mani dini daha
insancıl, daha sağlam temellidir. Etik kurallara daha çok yer verir. Sözgelimi
Mani dininde öldürme eylemi, ne biçimde olursa olsun, kötü ve günah
sayılıyor.
Bu sırada Uygur hanlarının otağı, Orhun ırmağı ile Ötüken dağı arasında
bulunur. Büyük olasılıkla tüm uygur halkı Mani dinine girmiş değildir.
Uygurların Manihaizmi kabulünden 506 yıl sonra dikilmiş Karabalgasun
yazıtı var. Bu din Uygurlar arasında 840'tan sonra kökleşmiş olacak. Bu
tarihte Kırgızlar Uygurları Moğolistan'dan çıkarmışlardır. Orta Asya'nın
doğusunda Kırgız devleti kurulmuştur. Mani dinini kabul eden Uygurlar
Doğu Türkistan'a gelip yerleşirler. Bundan sonra Uygur ülkesinde
Manihaizm, Hıristiyan ve Budizm ile yan yana Şamanlık da yaşayacaktır.
Budist Uygur tapınaklarında rahipler şamanlığın töz ya da ongon kültünü
sürdürecek. Rubruk öyküsü bize bu bilgileri aktaracak.
İ.S III. yüzyılda Babil'li Mani, daha çok Babilde gelişmiş mezhep
Kurallarından yola çıkar. Kimi Hıristiyan ve İranlı Zerdüşt öğelerini katarak
yeni bir din kurar. Bu dinin temeli ikilemdir. Dünyayı iki öğe doldurur: iyi
ve kötü, biri ışık, öbürü karanlıktır. Başlangıcı olmayan bir dönemde ışık ile
karanlık ülkesi birbirinden ayrılmıştır. Karanlıklar ülkesi ışık ülkesinden bir
parça ışık çalmıştır. Bunun üzerine madde ve ışığın karışıp, ruh ortaya
çıkmıştır. Bu, dünyanın bugünkü biçimidir. Gerçek bilginin görevi, bu
karışımı tanımak, ışığı karanlıktan ve maddeden ayırmaktır. Bunun
gerçekleşmesi için Tanrı, insana 'aklı', ruhun bir parıltısı olarak yollamıştır.
Aklın etkinliği ile ışık, maddeden kurtulacak ve ilk yurduna, ışık ülkesine
dönecektir. Böylece ilk iki ana ilke, zaman içinde ortaya çıkan ayrılık, karışım
ve arınma katılmış olur. (Ayrılık geçmişte olmuştur, karışım şimdiki
durumdur, arınma ise gelecekte olacaktır). Bu düzeni, Mani benzetmelerle,
ozansı bir dille destansı bir hava içinde anlatmıştır.
Işık ülkesinde, bir barış havası eser. Burada "Büyüklük Babası" oturur. Dişi
olarak düşünülen "Büyük Ruh", ışık ülkesinin üzerinde dolaşır. Yaşanan
dünya, karanlık ülkesidir. Karanlık ülkesi, kavga gürültü, tutku ve pis
kokularla doludur. Işık ve karanlık ülkeleri arasındaki savaş, üç evrede
gerçekleşir:
1. Karanlık ülkesinin saldırmasına karşı koymak üzere, ışık ülkesinin
hükümdarı 'Büyük Ruhu' canlıların anası olarak yollar. Canlıların anası da
ilk insanı yollar, ilk insan beş kısımlı bir ruh ile donatılmıştır, ilk insan, beş
bölümden oluşan ruhunu şeytana yedirip derin bir uykuya dalar.
Uyandığında ışık Tanrısına yedi kez dua eder.
2. Dua üzerine ışık Tanrısı, 'Işıkların Sevgilisini', yani 'Büyük Yapı Ustasını'
ve 'Canlı Ruhu' yollar. Canlı Ruhu, insana bir çağrı olarak iletmiştir. Bu çağrı
insanda bir 'yanıtı' uyandırır. Çağrı ve yanıt birlikte en üstteki dünyaya
çıkarlar. Canlı Ruh, oğulları olan, beş kozmolojik güç ile ve 'Canlıların Anası',
ilk insanı ana yurda götürürler, ilk insanın, anımsama özelliği olan ruhu,
karanlıklar ülkesinde kalmıştır. Bunun üzerine canlı ruh, beş oğlunun
yardımı ile dünyayı yaratır. Canlı ruhun beş oğlu nefes, rüzgar, ışık, su ve
ateştir. Karanlık, oğullardan birkaçını öldürür. Derilerinden on gök,
etlerinden sekiz yer yaratılır. Geride kalan ışık parçalarından güneş ile ay,
'ışık gemisi' olarak yapılır. Böylece dünya, karanlık ve ruh için bir tutsakevi
olarak yaratılmıştır. Artık kurtuluş olayı başlayacaktır.
3. İlk iki yollanıştaki ilahlar ışık hükümdarına yalvarırlar. Bunun üzerine ışık
hükümdarı üçüncü bir elçi yollar. Üçüncü elçi karanlıklar ülkesinin
görevlilerini tehdit eder, korkutur. Görevliler, alıkoydukları ışık parçalarını
geri verirler. Üçüncü elçi, bir görkem sütunu yaratır. Işık gemilerini harekete
geçirir. Işık ruhları görkem sütununa tırmanarak aya çıkarlar. Oradan güneşe
geçip ışık ülkesine akmağa başlarlar. Madde bu etkinliği önlemek için insanı
yaratır. Ruhu sıkı bir çember içine almak ister. Erkek ve dişi şeytanlar,
şeytanlar ülkesinde bulunan ruhu, (ışığı) yutarak insanı yaratırlar. Bu insana
ürüme gücü verir. Ancak söz konusu çaba boşa çıkar. Işık ülkesi hükümdarı,
'mesih'i yollar. Bu Hıristiyanlıktaki İsa'dır. Mesih, insana aslını ilahi özünü
öğretir. Mesih, 'akıl' biçiminde, peygamberleri, ışık resullerini uyarır. Onlara
ve bütün 'seçilmişlere', kurtuluşa götüren 'akıl'ı, yani "ışık bakiresini' verir.
Mani, "Işığın kurtulabilmesi için, her canlı böyle çalışmalıdır" der. işte Mani
dininin ahlaki kuralları buradan doğar:

-Cinsel ilişkiden kaçınma


-Canlı öldürmeme
-Dua, vaaz
-İlahi okuma
-Günah çıkarma
-Oruç tutma

Bu ve buna benzer ilkelerle dinin çerçevesi belirlenir. Bu ortamda başlayan


savaşın sonunda ışık parçaları kurtulacak, ışık ülkesine ulaşacaktır. Orda
bütün ışık ile birleşecektir.
Mani, evrenin oluşumu, ilerde sona erişi, o zamana dek sürecek savaşımı
tüm ayrıntılarıyla yorucu bir özenle çizmiştir. Manihaizmde görkemli bir
kozmogoni, metafizik ve ahlak bilimleri düzeni budur.
İlke ve törelerinin yayılması için Mani kilisesini sağlığında kurar, inanlarını
ve papazlarını belirler. Bunlar içinde dereceler oluşturur. Mani inanç
düzeninde şefeatçılar, aklın dünyadaki görünüşü işlevindedir. 'Seçilmişler'
olan rahip ve rahibeler inziva yaşamıyla, ışık parçalarının maddeden
kurtulmaları işine katılırlar. Mani dinine gönülden bağlı olan halk ise dinin
gereklerini yerine getirmek ve ahlak kurallarına uymakla yükümlüdür.
Zerdüşt, Burkan ve İsa gibi Mani'den önceki peygamberler, ışık parçalarını
kurtarmak için insanlığa türlü yollar göstermişlerdir. Ancak, bunların en
büyüğü ve en doğru yolu göstereni Mani'dir. Mani İsa için şöyle der "Onun
çarmıhta acı duya duya can vermesi, madde içerisindeki acı duyan ve vatan
özlemi ile yanan ışık parçalarının bir sembolüdür."
Mani, İran'da başarı ile dini yayar. Hindistan'da çeşitli yöreleri gezer.
Budizm ile ilişkiye girer. Farsça olarak yazdığı kitabı dönemin İran hanına
sunar. Ne ki, çok geçmeden gözden düşer. Yalnız kilisesi yasaklanıp
inananlar kovuşturulmakla kalmaz. Kendisine de işkence yapılır. Sonunda
vücudu parçalanarak öldürülür. 216-277 yılları arasına sığacak Mani'nin
yaşamı böylece noktalanır. Bunun üzerine yardımcı ve papazları iç Asya'nın
yolunu tutarlar, orda kendilerine yeni yaşam ortamı ararlar. Nitekim iç
Asya'da şansları hiç de kötü gitmez. Yeni Budist öğelerin katılımı ile güç
kazanmaya başlarlar.
Manihaizm 6. yüzyılda Batıda, özellikle Afrika ve küçük Asya'da çığ gibi
büyümeye başlar. Bir ara Hıristiyanlığı tehdit eder olur. Ne ki, din yayılması
savaşını sürdürmeye soluğu yetmez. Batı'da Hıristiyanlık, Doğu'da İslamlık,
onun yazılı kitaplarını bile yok ederler. Böylece Mani katı bir gizem
bulutunun altında kalır. Onun üzerine bugün bildiklerimiz, ancak Hıristiyan
ve Müslüman din adamlarının güvenilmez yazılarına dayanır.
Çin tarihçilerinin anlattıklarına göre 719'da bir Manihaist papaz ve bilgin
"büyük bir mecus" Toharistan kralının buyruğuyla başkente gelir. Bu
manihaist büyük mecus hemen dinini yaymaya başlar. Girişimi büyük
başarılar doğurur, inananlarının kaygı verici biçimde çoğaldığını gören Çin
imparatoru 732'de çıkardığı bir buyruk ile uyruğundan bir kimsenin
murtadlar dinine girmesini yasaklar. Bununla birlikte Manihaizm daha
Çin'de ortadan kalkmamıştır. Kovalamaya karşın şurda burda sinmiş, hatta
giderek gizlice yayılmasını sürdürmüştür.
Göktürk hakanının ağzından "Devlet ancak Ötiiken çayırından yönetilir!"
tümcesi yuvarlanmıştır. Türk ulusu artık yerleşik yaşama geçme özlemleri
içindedir. 681 yılında Kutlug Han, kurtuluş savaşına girmiştir, ilkin Ötüken'i
ele geçirir. Bozkırlara ve çağın dünyasına burdan egemen olabilecektir. Yaşlı
Tonyukuk genç Bilge Hanın başbakanı olmuştur. Bilge Han, Tonyukuk'tan,
yerleşik yaşama geçilmesini ister. Halk evler yapıp kentler kurmalıdır.
Çindeki dinlerden biri seçilip ulusun dini olmalıdır.28
Tonyukuk'un verdiği karşılık göçebe ve akıncı bir siyaseti açık ve seçik
olarak dile getirir: "Çinliler bizden sayıca yüz kat çoktur. Buna karşın biz,
onlara karşı gelecek isek, çayır ve suyun ardından gitmemiz, av ile
geçinmemiz, çadırlarda oturmamız gerekir. Güçlü olunca ilerleriz, yoksa geri
çekilir, saklanırız. Çinliler çoktur, ancak her yerde savaşamazlar. Duvarlarla
çevrili şehirlerde oturdukları için ivedi hareket edemezler, herhangi bir
saldıraya karşı koyamayıp tutsak olurlar. Ayrıca Burkan ve Lao tse dini
insanı yumuşak ve zayıf yapar."
Bu görüş, göçebeliğe ve akıncılığa dayanan bir devlet için zorunludur.
Bununla birlikte Bilge Han, ulusunun yerleşik yaşama geçmesi için, çok
uğraşır. Yazıtlarda öğütler verir: "Sen Türk ulusu, oralara gidip çok sayıda
öldün! Oralara gidersen öleceksin. Ama Ötüken'de yerleşir kervan güdersen
hiç sıkıntın olmaz. Ötüken'de yerleşirsen devleti sonuna kadar elinde
tutabilirsin!" Ancak tüm bu uyarmalara karşın, kesin olarak şehirlere
yerleşme görülmez. Göçebelik sürerken, belli bir alana yerleşme istenir.
745 yılından sonra, Ötüken'e Göktürklerin yerine, kesin biçimde Uygurlar
egemen olur. Uygurlar, yazıtlarda Tokuz Oğuz adıyla anılırlar. Uygurlar,
öbür Türk boylarından daha uygardır. Yapıcı, kültür bakımından daha
gelişmiş bir Türk boyudur. Göktürkler gibi kent yaşamından çekinmezler.
Bozkır ve göçebeliği bırakmazlar ancak, kent yaşamının kendilerini
yumuşatmasından da korkmazlar. Soylu Uygurlar Çinli prenseslerle
evlenmeye başlayınca kent yaşamı kendiliğinden gelir. Soylular, çadır yerine
evler kondururlar. Halk, bu yaşam biçimine özenir. Ticaretle uğraşma başlar.
Ticaretin gereği, malların saklanması gerekir. Giderek yeni evler yapılır. Bu
zorluklardan, Selenga Irmağı üzerinde Soğut ve Çinli ustalar, Baybalık adlı,
bir zenginler şehri kurarlar. Bu arada devletin sınırları da genişler. Kent
uygarlığı iyice kökleşerek sürer.
Manihaizm ansızın ve de çok geçmeden yitirdiği tüm haklarını yeniden
kazanır. Orhun bölgesi Uygurları o sıralarda güçlerinin doruklarında
bulunurlar. Önüne geçilmez güçteki atlı birlikleri ile, iç sorunlarla uğraşan
Çin'in başkenti Loyang'a girerler. Çinli bir eşkıya, ayaklanmıştır. Çin
hükümdarı, ihtilalcilerin eline geçmiş olan başşehri bırakıp Çin'in
güneybatısına kaçmıştır. Çin hanı, durumun düzeltilmesi için, Uygurlardan
yardım istemiştir. Bögü Han, 762 güzünde ordularıyla, Çin başkentlerinden
birini asilerin elinden kurtarır. Göçebe geleneğine göre, yardımın karşılığı
olarak şehrin yağmalanması gerekir. Çin ordusu komutanı, "henüz asilerin
elinde bulunan Loyang halkı, bu şehrin yağmalandığını duyarsa asilerle bir
olur. Kentin alınması güçleşir. Bu nedenle yağmadan önce Loyang üzerine
yürümelisiniz" der. Böğü Han yağmayı bırakıp, Loyang üzerine yürür.
Uygurlar, Loyang'ı asilerden temizler, ardından kenti yağmalarlar. Bu askeri
yardımın sonucu alınmıştır. Çin tahtı eşkıyanın elinden kurtarılmıştır. Ama
Uygur ordusu Ötüken'e dönmez. Kentin dışına yerleşir. Kent yaşamı
Uygurları bağlamıştır. Bu zoraki konukluk, eskiden beri Çinlilerle alışveriş
yapan Uygurların işine yaramıştır. Ama çok geçmeden Uygur ve Çinliler
arasında çatışmalar çıkar. Çinliler Uygurları, Ötüken'e dönmeye razı ederler.
Bögü Hana bir Çinli prenses verirler. Ayrıca her yıl 20.000 top ipek
vereceklerdir.
Loyang akını, Türkler açısından pek önemli kültürel sonuçlar doğurur.
Kısaca Bögü Han adı ile anılan Uygur hanı Çin başkentinde Manihaizmi
öğrenerek kabul eder. Orhun yanındaki ordusuna dönüşünde, beğendiği bu
dini uyruğuna da kabul ettirmek için, yanında dört manihaist papazı
götürür. Bögü Kağanın yardımıyla o zamandan sonra Manihaizm Uygur
devletinin resmi dini durumuna gelir.
Orhun çevresindeki göçebeler, hanlarının sözünü dinleyerek bir direnç
göstermeksizin bu yabancı dine girerler. Bu önemli olayın Çin Manihaizmi
üzerine olan etkisi az değildir. Güçlerini çevrede tanıtmış olan Uygurlar,
elçilerini, birliklerini üst üste başkente gönderirler. Loyang yakınında adeta
bir Uygur şehri meydana gelir. Manihaizmin koruyucuları sıfatıyla Uygurlar
ilkin Çin'de yerleşmiş olan Uygurların kendilerine serbesçe tapınak ve
manastır yapabilmelerini isterler. Böylece Uygur koruyuculuğu altında
768'de Loyang manihaist kilisesi, aradan birkaç yıl geçince (771) Güney
Çin'deki Yangdzı ırmağı kıyısındaki büyücek kentlerin yaklaşık tümünde
manihaist merkezler kurulur. Bu batı dinine Çinliler ancak Uygurların
baskısı altında ister istemez katlanırlar. Nitekim Orhun Uygur Devleti
Kırgızların vuruşu üzerine 840 yılında yıkıldığında imparator tüm
Manihaistleri Çin giysileri ile gezmeye zorunlu kılan buyruğu çıkarır.
Aradan birkaç yıl geçince daha da sert bir adım atılır: Bütün kiliseler yıkılır,
resimler yakılır, malları ellerinden alınır. Manihaistlere büyük kıyımlar
yapılır. Yalnız başkentte yetmiş Manihaist rahibe doğranır. Çinlilerin
tahminlerine göre bu yıllarda Mani dinini güdenlerin en aşağı yarısı yok
olur. Uygur Devletinin yıkılışından sonra Tarım bölgesinde toplanan
Uygurların büyük bir bölümü Mani dinine inanmayı sürdürürler.
Manihaist ilahiler, Uygurcanın en dikkate değer bölümlerinden birini
oluşturur, ilahilerin büyük bir bölümü tam metin halinde ya da çok az bir
özürle ele geçmiştir. Huastuanit adlı on beş bölümlük bir tür günah çıkarma
duası bunlardan biridir. Metinde Manihaistlerce günah sayılan tüm yasaklar
sıralanır. Metin aralarına Manihaistlerce günah sayılan dinsel koşullar bile
sokuludur.

Tan Tanrı geldi


Kalkınız bütün beyler, kardeşler
Tan Tanrıyı övelim
Gören güneş Tanrı
Siz bizi koruyun
Görünen ay Tanrı
Siz bizi kurtarın!
Tan Tanrı
Güzel kokulu, mis kokulu
Parıltılı, ışıltılı
Tan Tanrı...

Sesler, sözcükler, dizeler yinelenecektir. Görkemli bir ahenk doğacaktır. Tan


Tanrı sözleri ard arda söylenecek bir davul senfonisi yaratılacaktır. Bir
tapınağın loşluğu içinde toplu biçimde bu ilahe söylenecektir.
Maninin karışık dinsel ilke ve töreleri Uygurlar arasında geniş yankı
uyandırır. O dönemlerin tanıklarına göre Uygurlar arasında o dönemlerde
Manihaistler Budistlerden çoktur. Bunda devlet dini olarak benimsenişinin
yanında Manihaizmin yapısı da etkilidir. Manihaizm'in kendi sanatı vardır.
Dinin kurucusu Mani aynı zamanda ünlü bir ressamdır. Onun düşmanı
İslamlar bile onun ressamlıktaki gücünü kabul etmişlerdir. Maninin sanat
duygusu ve ressamlık yeteneği dinine de damgasını vurmuştur, iç Asya'da
bulunmuş metinler uzaktan tanınacak niteliktedir. Dinsel içerikli el
yazmaları sanatlı minyatürlerle süslüdür. En iyi boyalarla ak kağıda, en
özenli güzel yazılarla yazılmışlardır.
Mani dini Türkler arasında yayılmış ilk ahlak dinlerindendir. Mani öğretisine
göre salt insanları değil, hayvanları öldürmek ve etlerini yemek yasaktır.
Oysa Türklerin daha önceki inançlarında ölüm gelecek yaşamda insana
kutsallık getirir. Nitekim, eski Türk ulularının mezarlarına öldürülen
düşmanı belgeler biçimde balbal taşları dikerler. Eski Uygur yazmalarında
eski ve yeni dinin zıtlıkları açık biçimde anlatılır. Sözgelimi şöyle denir:
"Eskiden etle beslenen halk şimdi pirinçle besleniyor. Eskiden öldürme olan
ülkede şimdi iyilik egemen."
Manihaizmde dua, oruç, günah çıkarma gibi dinsel gereklerin yanı sıra cinsel
ilişkiden uzak olma, içki içmeme gibi koşullar da vardır. Toplumda iki
tabaka bulunur. Birincisi evlenme, şarap içme gibi yasaklarına kesinlikle
uyan "seçkinler tabakası"dır. Bunlar inananların verdikleri zekat ile
dirliklerini sürdürürler, ikincisi bunlara yardımcı olan, dinsel kuralları yerine
getirmekle zorunlu "dinleyiciler" katmanıdır. Maniha-izmde de on ve yedi
buyruk olmak üzere iki buyruk dizisi ile üç mühür denen yasaklar vardır. Üç
mühür, el, dil ve gönül mühürleridir. Manihaizm, kimi kuralları ile Budizme
yakın olmasına karşın puta tapmayı yasaklar.
Mani dininin Ötüken Uygurları arasında ne ölçüde yayıldığı kesin
bilinmiyor. Uygur yazıtlarında Bögü Hanın kabulü ile binlerce, onbinlerce
kişinin alkışladığı belirtiliyor. Bu sayı biraz abartılmış olsa da, bir gerçek payı
bulunmalı. Bütün üst katmanlar Mani dinine girmiş olmalılar. Ama aynı
dönemde Uygurlar arasında Hıristiyan dinine inananlar da var. Bu inanç
ayrımı üst katmanlarda çekişmelere neden oluyor. Tarkan adlı biri, Mani
dinini kabule karşı çıkıyor. 780 yılında bir suikast sonucu Bögü Han
öldürülüyor. Suikastı Hıristiyan inancından Tarkan gerçekleştiriyor. Bütün
olaylar, Bögü Hanın Manihaizmden önce Hıristiyan olduğunu gösteriyor.
Bögü Hanın Mani dini gibi her yandan koğulan bir dini seçmesi, Türk
siyasası açısından büyük önem taşır. O tarihlerde Mani dini Çin'de
Burkancılık ve Taoculuk yanında büyük bir nefret kazanmıştır. Gerek halk,
gerekse saray çevrelerince kovuşturmaya uğramıştır. Çinliler, sevmedikleri
bir dini, güçlü bir düşmanın korumasını istemezler. Bu bakımdan Çin
özendirmesi ile bu dinin kabul edildiği düşünülemez. Manihaizmin seçimi
de Uygurlarca ulusal benliği koruma özleminden olmalıdır. Tıpkı
Museviliğin seçiminde olduğu gibi Türkler, güçlü karşıtlarının dinini
seçmiyorlar. Kıyıya köşeye sıkışmış bir dini yeğliyorlar.
Mani dininin kabulü ve büyük bir çoğunluğun bu inancı benimsemesi,
Türkler açısından önemli yapı değişimine neden olur. Tonyukuk, şehir
kurma ve Çin'deki dinlerden birini seçme isteğini birtakım haklı gerekçelerle
onaylamamıştı. Tarih Tonyukuk'u haklı çıkarır. Türk ulusu, savaşçılık ve
akıncılık gücünü yitirir. Bunun sonucu Uygurlar, Kırgızların kuzeyden
saldırılarına karşı koyamazlar. Ötüken'i bırakıp Tarım yöresine göç ederler.
Kuzey ipek yolu üzerindeki Hami, Hoço, Beşbalık'a yerleşen Uygurlar, bu
bölgede Moğol yayılmasına kadar küçük bir beylik kurarlar. Bozkırların eski
barbarları artık şehirli olmuştur. Kervan yollarından alınan vergiler, halka
gönençli bir yaşam sağlamıştır. Burkan, Mani ve Hıristiyan dinlerinden
çeşitli eserler Türkçeye çevrilir.
Bozkırda devlet isteğiyle kabul edilen Mani dini, Ötüken Uygur
egemenliğinin çöküşü ile gözden düşer. Hoço'da Burkancılıktan sonra ikinci
derecede bir din olur. Mani dininin kültürümüze en önemli etkisi, Türk
halkına kentleşmeyi getirmesidir. 762 yılında kitaplıklarıyla, basımevleriyle,
kanalizasyonlarıydı Türk yaşamında kentleşme başlamıştır. Tüm bunların
üstünde çeşitli din ve mezhep yandaşları arasında bir hoşgörü ortamı
oluşturulmuştur.
7
ATEŞ OĞULLARI

İranlı peygamber Zerdüşt'ün dünyanın en büyük dinlerinden Zerdüştlüğü


kurduğu varsayılır. Dinin Avesta adlı kutsal kitabı Zerdüşt'ün özdeyişlerini
kapsar. Ancak gerek Zerdüşt'ün yaşamı gerekse Zerdüşt dininin konumu çok
tartışmalıdır. Çünkü Zerdüştlüğe daha geniş anlamda Mazdeizm de denir.
Mazdeizm ise Zerdüşt'ten önce de İran'da vardır. Bu durumda dinin evrim
süreci Zerdüştlük için de geçerli olmuştur. Zerdüşt Mazdeizmin
yenileştiricisi durumundadır. Zerdüşt'ün yaşamı üstüne söylenenler ise
birbirini tutmaz. Yaşamı usa aykırı bir dizi söylencelerle süslüdür. Büyük
olasılıkla İÖ. 7. yüzyılda İran'da yaşamıştır. Özdeyişlerinden anlaşıldığına
göre, çok akıllı ve çağının bilgilerini özümsemiş bir kişidir.
Zerdüşt dini Yahudiliğe öylesine yakındır ki, birbirine etki edip etmediği
sorulabilir. Zerdüşt, Ahuramazda denen tek, her şeyin yaratıcısı, insanlara
iyilik yapan bir Tanrı'nın peygamberidir. Zerdüşt dininde, şaşılacak bir
değişim ve aktarma ile Hint ve İran Tanrıları, tek Tanrı'da birleştirilir. Belki
de bu Hindistan'daki Varuna adlı büyük Tanrı'nın bir aktarmasıdır.
Zerdüşt'e göre iyilik ve kötülük aynı kaynaktan çıkmaz. Bu yüzden iyiliği
Ahuramazda (Hürmüz), kötülüğü Ehrimen yapar. Bunlar arasında sürekli
bir savaş vardır. Bu savaş kuşkusuz iyiliğin yengisi ile sonuçlanacaktır.
Ancak erdemli insanlar, bu savaşta iyiliğe katıldıkları ölçüde mutluluğa hak
kazana-caklardır. Bu çarpışma, iyilikle kötülüğün, ışıkla karanlığın,
gökyüzüyle yeryüzünün çarpışmasıdır. insan olmak isteyen insan iyilikten,
ışıktan, gökyüzünden yana olmalıdır. Böylece toplumsal düzen de
sağlanacak, üretim artacaktır. Ahuramazda'nın bakışı her zaman çalışkan
çiftçinin üstündedir. Gerçek dindarlık oruçta tapınımda değil, tarım
çalışmala-rındadır.
Bu düşüncelerini gerçekleştirmek isteyen Zerdüşt'ü bir Turan askerinin
öldürdüğü söylenir. Zerdüşt'ün bu çok akıllıca ve usa uygun olarak kurduğu
din düzeni, ölümünden sonra bir hayli değiştirilmiş ve boş inançlarla
doldurulmuştur. Böylece bu tektanrıcılık, uzun süre özgün yapısını
koruyamaz, İran'a özgü bir yapı kazanır. Yeni Avesta'da kimi eski Tanrılar
yeniden kabul edilir. Ama Zerdüştlük İran'da derin iz bırakmış bir
kültürdür. Ömer döneminde Sasani devletinin Araplarca yıkılması ve İran'da
İslamlığın yayılması bile bu kültürün izlerini silememiştir. Hatta yaşayan
İran Şiiliğinin kökeninde bile bu kültürün direnci yatar, İslamda Ali
yandaşlığı olarak tanımlanan ve çeşitli ülkelerde değişik görünüm alan Şiilik,
Arap ulusçuluğuna karşı, öbür ulusların özbenliğini koruma savaşından
başka bir şey değildir. Nitekim günümüz İran'ında da köklü ulusal bir
duygu vardır. Bu duygu onların bilinç altına sızıp birikmiş binlerce yıllık bir
uygarlığın, bir Asya uygarlığının tortusudur.
Türkler Zerdüştlükle Aşağı Türkistan'da tanışmışlardır. İslamdan önce Orta
Asya'ya doğru uzanan geniş alanda birbirleri ile yarışan Budizm,
Hıristiyanlık, Manihaizm gibi dinlerin yanında Zerdüştlük önemli bir yer
tutar. Baykent, Buhara, Semerkant gibi bölgenin büyük yerleşim
merkezlerinde çok sayıda Zerdüşt tapınağı bulunur. Dinsel arayışa pek
tutkun Türkler arasında Zerdüştlük önemli ölçüde yayılmıştır. Gerçekte
Zerdüştlük Aşağı Türkistan adı verilen bu bölgede devlet dini
konumundadır.29 Zerdüştlük daha da ileri giderek Çin seddine kadar
uzanan geniş alanda çeşitli Türk boyları arasına girmiştir.30
Zerdüştlük, bölgede İslam yayılmasına karşı en büyük engellerden birini
oluşturmuştur, İslamlık bölgeye girdikten sonra da Zerdüştler gizli gizli
inançlarını sürdürmüşlerdir.
Salt Aşağı Türkistan Türkleri değil, Hazar kıyılarını ele geçiren Türkler de
Zerdüştlüğün çekiciliğine kapılıp bu dine girmişlerdir. Bu bölgede yaşayan
Dokuz Oğuzlar 8. yüzyılda (Arap tarihçisi İbni Bahr'in gezileri sırasında)
hem Mani hem de Zerdüşt dinine inanırlar. Aynı ülkenin sınırlarında iki ayrı
din, aynı zamanda barış içinde yan yana yaşar. Kentlerde ve başkentte halkın
çoğunluğu Maniliğe inanır. Köylerde ve kalan bölgelerde Zerdüşt dini
egemendir.
Gerçekte Zerdüşt inançları ile eski Türk inançları arasında kimi koşutluklar
da vardır. Bunların başında ateşi kutsal sayma inancı gelir, İranlılar arasında
gelişmiş Mug (Türkçe Moğoç) ateş töreni, Hazar kıyılarından Uygur
bölgesine kadar Türkler arasında da yayılmıştır. Ancak eski Türk
ateştaparlığı İranlılardan alınmış değildir. Belki iki inanç da çok eski bir
kökte birleşir. Yalnız Türklere özgü bir ateşetapınım olayı da vardır.
Sözgelimi Sır Derya bölgesinde yaşayan göçebe Türkler arasında ölüleri köşk
içinde yakma töreni vardır. Bu İran inançlarında bulunmaz.31 Zerdüştlüğü
seçen kimi Türk boyları arasında bu tören Zerdüştlük inancı arasında
yaşamını sürdürmüştür.
8

NESTROYAN

Göktürkler döneminde Türklerin Hıristiyanlıkla ilgileri başladığı anlaşılıyor.


Tartışmalı Süryani kaynaklarını kazıbilim verileri doğruluyor. Türklerde
Hıristiyanlığın erken varlığı konusunda bugün güvenilir gözüken bilgiler
şunlar: Kaşgar hanlarından biri Bizans kralı ile bağlantıda bulunuyor. 718'de
Merv Nasturi patriği putperest bir kentte oturan büyük bir Türk hanının ve
ulusunun Hıristiyanlığı seçtiğini yazıyor. Türk hakan Taraz kentinde büyük
bir Türk metropoliti kurdurur. Çeşitli kiliseler yaptırır. Şamanoğulları,
Taraz'ı Karluklardan aldıkla-rında en büyük tapınağın bir kilise olduğunu
görürler. 7-8.yüzyıllardan İç Asya ve Urallarda Hıristiyan eserleri
Karluklardan kalır. 7-8.yüzyıllarda Kırgızların da Hıristiyan oldukları sanılır.
Naymanlar arasında da Nasturi Hıristiyanlık oldukça yayılmış bulunuyordu.
Nayman sözü Moğolcada 'sekiz' anlamındadır. Ancak Naymanlar Türk
boylarındandır. Müslüman düşmanı Nayman beyi Küçlüg Hırıstiyandır.
Kereit Türkleri hanının 1009 sıralarında Aziz Serkis'in bir mucizesi ile
Hıristiyan olduğu söylenir.
Daha sonraki dönemlerde Hıristiyan Türklerin başlıca merkezlerinden biri
Öngüt boyları ülkesidir. Öngüt beyliği sınırları içinde çeşitli surlu kentler
bulunuyordu. 13.yüzyılda Öngüt sarayında, Hıristiyan yapıtlarından oluşan
büyük bir kütüphane kurulmuştu. Öngüt beyleri, Moğol sarayında etkin
kimselerdir. Öngüt beyleri İlhanlılar döneminde Azerbeycan' da Nesturi
manastırı kurmuşlardı.
Nesturizm Uygur Türkleri arasında yayılır. Bu yolun kurucusu Nesturius,
Suriye'nin Germenica kasabasında doğar. Antakya manastırında yetişmiş bir
Hıristiyan papazdır. Geniş bilgili ama zaptolunmayacak ölçüde hırslı,
inanılmaz biçimde kendini beğenmiş bir kimsedir. Roma kilisesi ile
anlaşmazlığa düşünce kendi görüşlerine dayanan bir dinin kuramcısı olur.
Nesturius 428 yılında Bizans patriği olur. Bu dönemde İsa'nın iki ruhani
varlığı gizlediğini, Tanrılık ve insanlık olmak üzere iki kişiliği bulunduğunu
ileri sürer. Görüşlerini yaymaya başlar. Bunun üzerine Efes'teki Hıristiyan
kilisesince 431 yılında afaroz edilerek Mısır'a sürülür. Orda yalnız ve perişan
bir durumda ölür. Ölümünden sonra İran ve Irak'ta ilkelerine dayanan yeni
bir tarikat gelişir. Bu din bir yangın gibi komşu ülkelere yayılmaya başlar.
İran'dan İç Asya'ya yayılma olanağı bulan Nesturizm budur. Ancak yayılmış
olan bu dinin ilkelerinin ne kadarının kurucusunun olduğunu kestirmek
zordur. 5.yüzyıl başlarında Herat ve Merv'de piskoposluklar kurulur. Asya
içlerinde Nesturizm yayılması sürer. Nesturiliğin İç Asya'da yayılışı burdaki
basit insanların yüreklerine tümüyle pratik yoldan girmekle olur. Gerçekte
Nesturi din adamları din bilgisine ve öğretisine öylesine bağlanmış kişiler
değildir. Alış verişten çok iyi anlarlar. Sayrılıkları sağaltmasını bilirler.
Gezgin satıcı olarak uzak ülkelere dek giderler. Pek çok halk yığınları ile
ilişki kurarlar. Para için kimseye avuç açmazlar. Bu durum onlara ekonomik
bağımsızlık ve saygınlık kazandırır.
Tüm bunlara karşın Nesturilik Çin topraklarında yayılma olanağı bulamaz.
Çin'de daha çok Türkler bu inancı seçerler. Ne ki, bu inancı seçenlerin tümü
alış verişle uğraşır, İç Asya halkları arasında Nesturi Hıristiyanlığı ile
ünlenmiş boy Kereit Moğollarıdır. Ayrıca Şato Türklerinden Öngütler
(Ongutlar) de Nasturidir. Öngüt sarayında Hıristiyan eserlerinden oluşan
büyük bir kütüphane bulunur. Öngüt hanının kızkardeşi için 1298'de Nesturi
bir kitap yazılır. Bu kitap birkaç yıl önce Anadolu'da bulunur. Öngütler 12.
yüzyılda Roma kilisesine bağlanırlar. Öngüt beyleri Moğol saraylarında etkin
ve saygın kişilerdir. Güzel mektup yazarlar. Hattatlık yaparlar ve ud çalarlar.
Öngüt Türklerinde Koşanlı Markus, İlhanlı Devleti döneminde
Azerbeycan'da büyük bir manastır kurar. Markus 1280'de Nesturi patriği
seçilecektir.
11.yüzyılda Nesturi papazları İçasya'daki kitleleri örgütlemişler. Herat,
Merv, Semerkant'ta büyük dinsel merkezler oluşmuştur. Bu örgütlenme
14.yüzyıla dek sürecektir. Moğol yönetiminin çökmesine koşut olarak
Nesturilik de önemini yitirir. Doğuda Çin'den sürülürken, Batıda İslam kılıcı
ile tükenir. 16. Yüzyılda tümüyle silinir. Günümüzde Mardin yakınlarında
yaşayan küçük bir halk diliminin inancı olarak kalır.
Türklerin, dışlanmış, köşeye sıkışmış bir Hıristiyan mezhebini neden
seçtiklerini anlamak zor. Ama Türklerin din seçmedeki genel eğilimlerine
bakıp bu nedeni kestirmek kolay: Türkler güçlü imparatorluk dini seçmeden
kaçınıyor, arada yitip gitmek istemiyorlar. Ancak eski dinlerinin de çağın
gereklerine yanıt veremediğini görüyorlar. Böylece bu arayış, Türkleri her
defasında yeni dinleri denemeye itiyor. Yalnız bu din imparatorluk dini
olmayacak ve din Türkleri zorlamayacak!
9

YECÜC MECÜCLER

7.yüzyılda Kafkaslardan Volga'ya dek uzanan alanda güçlü bir imparatorluk


görüyoruz. Bu devlet Hazar imparatorluğudur. Hazarlar Türk kökenli bir
ulustur. Ülkeleri Karadeniz'le Hazar arasında önemli geçit niteliğindeki,
stratejik, kilit noktada kurulmuştur. Arapların Avrupa'ya doğru ilerlemesine,
bu akınların en bezdirici dönemi olan başlangıç çağlarında Hazar orduları
engel olmuştur.
Hazar ülkesi Arapların doğal ilerleme yolu üzerinde bulunuyordu.
Muhammet'in ölümünden (632) birkaç yıl sonra Halifelik orduları, herşeyi
önlerine katarak kuzeye doğru ilerliyorlardı. Doğal bir engel olan Kafkas
dağlarına varmışlardı. Bu engel aşıldığında Doğu Avrupa topraklarının yolu
açık demekti. Arapları Kafkaslarda Hazar Türklerinin düzenli, güçlü
orduları bekliyordu. Sasani devletini yıkan Araplar aynı yıllarda Horasan'da
ve Kafkaslarda Türklerle yüz yüze geliyorlardı. Kafkaslardaki Arap, Türk
savaşı yüz yılı aşkın sürecekti.
Peki Türklerle Araplar daha önce karşılaşmamışlar mıydı? Muhammet'in
Türkler için söylediği sözler ne ölçüde gerçeğe dayanıyordu? Bunlar
günümüzde de tartışılan konulardır. Kaşgarlı Mahmut'ta geçen iki hadise
göre, Muhammet Türkler üzerine çok olumlu sözler söylemişti. Ama Arap
kaynaklara ve yorumculara göre Muhammet'in Türklere bakışı hiç de olumlu
değildi. Muhammet tanıyıp bilmediği bir topluma karşı, neden düşmanca
sözler etmişti?
İç Asya doğurgan bir anayı andırır. Geçmişin karanlık dönemlerinden beri,
doğudan batıya halklar göçerler. Bunlar, Hazar'ın Kuzeyindeki ya da
güneyindeki doğal yollardan Avrupa'ya yayılırlar. Tarihin en belirsiz
dönemlerinden beri sürüp giden bu halklar akını, Avrupa'nın yerleşik
halkları üzerinde korkulu düşler yaratır. Yerleşikler için, Doğu'nun
göçebeleri yakıp yıkan vahşilerdir, işin ilginç yanı Doğulu göçebeler de bir
süre sonra Avrupalı yerlilerle karşılaşırlar. Yerleşik yaşama başlarlar.
Doğudan gelecek göçebeleri korkulu gözlerle beklerler.
7. Yüzyılda ise Batıdan doğuya doğru bir saldırı vardır. Gerçi bu saldırı,
ycryuvarlağının acımasız oluşumu içinde, Batıdan doğuya yönelen ilk saldırı
değildir. Daha önceleri de bu tür akınlar olmuştur. Ama bu saldırının amacı
ve türü öbürlerininkine benzemez. Kutsal bir amaç için yapıldığına inanılır.
Söz konusu saldırıları doğrudan Tanrı onaylamıştır. İslamlığa giriş için
yapılan kutsal çağrılardır bu askeri eylemler. Gerçekte ise Arabistan
çöllerinde yeşeren yeni bir ulusçuluk akımı, dinsel bir yapıya bürünüp dört
bir yana yayılma savaşı başlatmıştır. Doğuda ve Kuzeyde karşılarına çıkan
karşıtları pek yabancı olmadıkları halklardır. Bunlar tüm söylence ve veriler
bir araya getirildiğinde, ortaya somut bir sonuç çıkar. Türklerin Avrupalı
halklarla ve Araplarla tanışlığı çok eskilere iner. İsa'dan sonraki yıllarda Orta
Asya'da öz adı ile anılan Türk halkının geçmişi, çok daha eskilere dayanır.
Şimdi Batıdan Doğu'ya ilerleyen Araplar yeniden Türklerle karşılaşmıştır.
Ancak Araplar, bu tanıdık üzerine pek de olumlu yargılar taşımazlar.
Çok eski dönemlerden beri Doğulu göçebeler Araplarca Yecüc-Mecüc adıyla
anılmışlardır. Yecüc-Mecüc adlı halk (ya da halklar) Sami halklarının kutsal
kitaplarında da yer alır. Tevrat'ta Gog-Magog diye bir halkan söz edilir.
Magog, "Mecüc" adının başka bir söylenişidir. Kimi söylentilere göre Magog
ya da Mecüc Türklerin ilk atasıdır. Tevrat'ta ayrıca Togarma adı geçer. Bu
adın ise Türk sözünün bozulmuş biçimi olduğu sanılır.
Yecüc Mecüc, Tekvin'de iki ayrı kişi adı olarak geçer. Kuran'da bu iki ad,
halk adı olarak anılacaktır. Kehf suresinin 83. ayetinden 101. ayetine değin
sürer. Toplam 19 ayetten oluşur. Kur'an'da Zülkarneyn önce batıya, sonra
doğuya ve ondan sonra da kuzeye doğru akına çıkar. Zülkarneyn bu
bilinmeyen yönde iki dağ arası önünde oturan bir halkla karşılaşır. Bu halk
ona Yecüc ve Mecüc akınlarından yakınır. Bu akınlara engel olacak bir "sed"
yapmasını ister. Bunun üzerine bu iki dağ arasına demirle bakırdan büyük
bir set yapılır. Yecücle Mecüc işte bu seddin arkasında kalır. Kur'an'daki
bölüm bu içeriktedir.
İslam araştırmacılar bu konuda özellikle üç soru üzerinde dururlar. Demirle
bakırdan yapılan bu sed nereye çekilmiştir? Yecüc-Mecücler kimlerdir?
Zülkarneyn kimdir?
Bu sorulara kimi olasılıklarla yanıt verilebilir. Demirle bakırdan set,
Kafkasları güneye bağlayan doğal geçit üzerine çekilmiştir. Burası
günümüzde Derbent, boğazı adı ile anılır. Hazar deniziyle Kafkas dağları
arasında tarihin ve eski dünyanın kilit noktalarından biridir. Masallardaki
Kafdağının kapısı burasıdır, İranlılar buraya taştan sed çekmişlerdir. Araplar
bu geçide 'kapılar kapısı' anlamına gelen "Babül ebvâb" derler. Tarihte
yayılma dalgalarının geçit yeridir burası. Birçok halk, çok eski çağlardan beri
burdan güneye saldırıp geri çekilmişlerdir.
Yecüc Mecüc, Arapların bu kapının ardında yaşayan halklara verdikleri
addır.
Tüm bu söylenti ve veriler birleştirildiğinde, ortaya somut bir sonuç çıkar.
Türklerin Avrupalı halklarla ve Samilerle tanışıklığı çok eskilere iner. Gerçi
sağlam belgelere dayanan Türk geçmişi İsa'dan sonraki yüzyıllarda aydındır.
Ama tarihin eski dönemlerinde Türkler değişik boylar biçiminde Batının
kapılarını zorlamışlardır. Şimdi Batıdan Doğuya ilerleyen Araplar, yeniden
Türklerle karşılaşmıştır. Ancak bu tanıdık yüz, Araplar üzerinde olumsuz
anılarla karışıktır. Tevrat'ta başlayan Mecüc halkı Kur'anda daha açıklık
kazanır. Kur'an'da bu ad "Yecüc" adıyla birlikte anılır. Muhammet Türkleri
görüp tanımasa bile, uzak ülkelere yaptığı kervan yolculuklarında
haklarında bilgi edinmiştir. Daha önceki kutsal kitapları esas alan
Muhammet'in onlara dayanarak kimi açıklamalar yapması doğaldır. Hatta
kimi kaynaklarda, Türklerin İslamlığı seçmeleri için mektup yazdığı da
söylenir.32 Muhammet döneminde Göktürklerin dünyanın en güçlü
devletlerinden biri olduğu bilinir. Buna dayanarak Muhammet'in mektup
yazması olasılığı üzerinde durulur. Ancak unutulan bir iki önemli nokta
vardır: Öncelikle Muhammet döneminde İslamlık daha Arap yarımadasını
aşmış değildir, ikincisi, hiç tanıyıp bilmediği, kitaplı dine bile geçmemiş bir
halka Muhammet nasıl mektup yollar?
Ne var ki, yüz yüze gelmese bile, Muhammet'in Türkler hakkında böylesine
olumlu sözler etmesi olanaksızdır. Uzak ülkelere yaptığı kervan
yolculuklarında, kulakları Yecüc Mecüc söylentileri ile dolmuştur. Ayrıca
Muhammet'in kutsal saydığı daha önceki kitaplarda, olumsuz tanıtılan bir
halkı övmesi olanaksızdır. Nitekim Arap tarihçiler de Türklere genellikle
olumlu bakmazlar. Sözgelimi ünlü Arap yazarlarından Hazin (İmam
Alaüddin Ali ibni Muhammed) 1324 yılında yazdığı Lubâbut-Te'vil fi
Maânit-Tenzil adlı kitabında İslamın ilk dönemlerinden beri gelmiş geçmiş
yorumcuların bu konuyla ilgili görüşlerini toplar. Arap bilginlerinin
İsraillilerin saçmalarından yararlanarak tüm gülünç söylentileri Türklere mal
eder. Kur'an' daki bölüm şöyledir:

"Ey Zu'lKarneyn, Ye'cüc ve Mecüc, bu yerde bozgunculuk yapıyorlar.


Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?" (Kef,
94)
"Nihayet Yecüc ve Mecüc (sedleri) açıldığı zaman onlar her tepeden dünyaya
saldırırlar" (Enbiya, 96)

Kur'an'a göre bunlar dilleri anlaşılır şeyler değildir, İmam Hazin, Peygamber
Muhammed'in söyleşisinde bulunanlardan İbni Abbas'a dayanarak bu halkın
Türk olduğunu bildirir. Kendi dillerinden başka hiçbir dil bilmezler, onların
dillerini de hiç kimse anlayamaz diye vurgular, İslam tarihinde Türklerden
ilk kez böyle sözedilir. Hazin'in anlattıklarına göre Zülkarneyn bu Türk halkı
ile anlaşabilmek için tercümanlar kullanır.
Nitekim Muhammet'ten sonra gelen birçok Arap yazar, kutsal kitaplarda ve
Kur'an'da adı kötü biçimde anılan bu halkın Türkler olduğunu sürekli
vurgulamışlardır. 12.yüzyılda Antakyalı yaşayan Süryani rahibi Yakubi
bunlardan biridir. Vakayiname'de adlı kitabında, Yecüc Mecücler sorununu
ayrıntılı biçimde ele alır. Türk ırkı konusunda şu bilgileri verir: "Turkaye ya
da Tıırkâye milleti Yasef soyuna dayanır. Çünkü bunların soyları Magog=
Mecuc'dan gelir." Yakubi'nin yorumuna göre, Türk ırkının ilk yayılması MÖ.
510 yılında olmuştur, ikinci yayılması ise, yaşadığı dönemdeki (12.yy)
Selçuklu yayılmasıdır.
Sonuçta Yecüc Mecücler Türklerdir. Zülkarneyn sözkonusu şeddi Türk
ırkından korunmak için yapmıştır. Türk adı da Arapça "Terk" sözündendir.
İmam Hazin bu saçmaları hadislere başvurarak, bilim adına belgeler. Türk
olarak kesinlik kazanan Yecüc Mecücleri şöyle tanımlar:

"Yecücler ayrı bir boy, Mecuc ayrı bir boydur. Her boy dört bin insandan
oluşur. Bunlardan bir erkek kendi soyundan eli silah tutan bir oğul dünyaya
geldiğini görmeden ölmez. Bunlar yeryüzünü yakıp yıkmaya uğraşan Adem
oğullarıdır. Huzeyf demiştir ki: Bunlar üç bölüme ayrılırlar, içlerinden bir
bölümü, Suriye'de yetişen, gökyüzüne doğru yüzyirmi arşın uzunluğundaki
Sedir ağaçları gibidirler. Öbür bölümü insanların enleriyle boyları bir olup
yüz yirmi arşındır. Bunlara ne dağlar dayanabilir ne de demir karşı koyabilir.
Yine bunlardan bir bölüm vardır ki, bir adam bir kulağını yere serip yatar.
Öbür kulağını da yorgan olarak üzerine örter. Bunlar filleri, yırtıcı hayvanları
ve domuzları gördükleri zaman yemeden geçmezler. Hatta kendi ölülerini
de yerler. Bunların ileri kolları Suriye'de, kanatları Horasan'dadır. Maşrık
ırmaklarıyla, Tabariyye gölünü içerler, içlerinden bir karış boyunda olanlar
bulunduğu gibi, çok uzun boylu olanlar da vardır. Bunlar insan oğlu içinde
az bulunan şeylerdir. Çünkü Hazreti Adem'in bir gün ergenliği azmış (düşü
azmış) ve dölsuyu toprağa karışmıştı. Yecüc'ü Tanrı işte o sudan yarattı. Bu
nedenle onlar bizimle ana yönünden değil, baba yönünden birleşirler.

Hâzin, kitabında "Yecüc Mecücler'in Türk oldukları görüşünü yineleyerek


vurgular ve "Zülkarneyn bunlara karşı sed yaptı. Bu halk set dışında kaldı,
terkedildi" Bunlar terkedildikleri için "Türk adını aldılar" diye yorumlar.
Savlarını şöyle sürdürür: "Bunların işi gücü dünyayı yakıp yıkmaktır. Bir
bölümü çam yarması gibidir. Bir bölümü yüz yirmi arşın eninde yüz yirmi
arşın boyundadır. Bir kesiminin bir kulağı yatak, bir kulağı yorgan olacak
biçimdedir. Ve sonra başka bir bölümünün de yalnız bir karış boyunda
olduğu söylenir."

İmam Hazin'in yüz kızartıcı tanımlaması böyle sürüyor. Bu betimleme daha


sonra birçok Arap yazarınca da yinelenecektir. Sözgelimi Taberi bunlardan
biridir.33
Arap milliyetçiliğinde Türk düşmanlığının izleri çok derindir. Araplar için
Türkler "yüzleri kırmızı, burunları basık, gözleri küçük, yüzleri deri üstüne
kaplanmış kalkanlar gibi kalın" yaratıklardır. Araplar, böyle tanımladıkları
Yecüc Mecüc adı ile andıkları Türkleri insanlık için en büyük yıkım kaynağı
görürler. Türkler Emevilerden beri Arap ulusçuluğuna hedef tahtası
olmuştur. Arap kin ve nefreti Türkler üzerine yoğunlaşmıştır. Arapların
Yecüc-Mecüc adını verdikleri Yüençi Türkleridir. Onları ezmeyince hüküm
gelmeyecektir. Nitekim Emeviler döneminde yaşayan en büyük İslam
bilginlerinden diye bilinen ve Durrat al-Yatima adlı yapıtıyla ün salan İbn al
Mukaffa Türkleri yırtıcı hayvan niteliğinde gösterir.34
Ne var ki, İslamın Türklere bakışı, kesin biçimde Türk oldukları
kanıtlanamayan Kura'n'daki ayetlerle kalmaz. Dayanağı sağlam hadislerde
de Türkler üzerine olumlu sözler bulunmaz. Muhammet'in bu hadisleri
derlenmiştir. Muhammet için, Türklerle Arapların savaşı bir kıyamet
göstergesi olacak ölçüde önemlidir:

"Kıyamet kopmadan az önce siz kıldan çarıklar giymiş bir ulusla


savaşacaksınız. Onların yüzleri çekiçle döğülmüş derilerle kılıflı kalkan
gibidir. Benizleri kızıl, gözleri çekiktir.35

Başka bir kaynakta ise şöyle bir hadis geçer:


Türkler size dokunmadıkları sürece siz de onlara dokunmayın. Zira Kantura
oğulları soyundan gelen bu Türkler ilk kez Allahın ümmetine verdiği yurt ve
egemenliği onların elinden çekip alacaktır.

Zekeriya Kitapçı'nın derlediği, Türkler üzerine sağlam hadisler yukarıdaki


içeriktekiler gibidir. Muhammet'e en yakın kişilerin ağzından derlenen
sözler, Türkler açısından yenir yutulur türden değildir. Bu sözleri, daha önce
çeşitli araştırmacılar yayınlamışlardır.
Tüm bu suçlamalar, hakaretler, Arapların geçmişte Türklerden yedikleri
tokadın etkisinden kaynaklanır.
Böyle bir geçmişe dayanan Arap Türk ilişkisi 7.yüzyıl ortasında Kafkaslarda
yine alevlenmiştir. 642-652 yılları arasında Araplar defalarca Derbend'den
geçerek Hazer topraklarına girerler. Her defasında geri püskürtülürler.
652'de karşıtlar arasında büyük bir savaş olur. Her iki yanda mancınık
kullanır. Dört bin Arap ölür. Ölenler içinde Arapların ordu komutanları da
vardır. Bundan sonra Araplar, kırk yıl Hazar ülkesine girmeye cesaret
edemezler. Saldırılarını Bizans'a yöneltirler. Bu arada Hazarlar, Bulgarlarla
Macarları egemenlikleri altına alırlar. Batıda Ukrayna ve Kırım'a ulaşırlar.
Sekizinci yüzyıl başlarında Hazar devleti Araplara yüklenecek ölçüde
güçlenmiştir.
"İkinci Arap savaşları" (722-732) denen bu savaşlar sürekli yinelenen,
tekdüze, yöresel savaşları andırır. Tümünde olaylar aynıdır: Hazarlar
Derbent kapısından Arapların topraklarına girerler. Bir süre sonra Arap karşı
saldırısı başlar. Hazarlar aynı yollardan Volga'ya doğru geri çekilirler.
Bu savaşların belirgin özelliği, ölüme meydan okuyan bir fanatizmdir.
Sözgelimi, bir Hazar kenti teslim olmaktansa kendini yakıp yok eder. Başka
bir olayda bir Arap komutanı Babel Ebvab geçidinin suyunu zehirler.
Bozguna uğrayıp kaçan bir Arap ordusunun yolunu yine bir Arap ordusu
keser. Adamlar tek kişi kalmayıncaya dek savaşa zorlanırlar. "Cennete
gidelim, ey Müslümanlar, cehennem'e değil" diye bağrışırlar. Savaşta şehit
olan her Müslüman cennete gideceğine kendisini inandırır.
On beş yıl süren savaşlar sırasında Hazarlar Gürcistan ve Ermenistan'ı silip
geçerler. 730'da Arap ordularını büyük ve kesin bir yenilgiye uğratırlar.
Musul ile Diyarbakır'ı alıp halifeliğin merkezi Şam'a yaklaşırlar.
Son Arap saldırısını daha sonra II.Mervan adıyla halifeliğe geçecek olan
komutan yönetir. Mervan, önce barış elçileri yollar, sonra da her iki geçitten
şaşırtıcı saldırılara geçer. Hazar ordusu bu şaşkınlığın etkisinden kurtulamaz
ve Volga'ya değin geri çekilir. Kağan barış istemek zorunda kalır. Mervan,
alınan öbür ülkelerdeki yönteme uyarak Kağan'dan Hak dinine dönmesini
ister. Kağan da bunu kabul eder (737). Ama bu Müslümanlığa geçiş lafta
kalır. Görünüşe göre, halk üzerinde hiç bir iz bırakmaz. Bu yenilgiden sonra
Hazarlar kendilerine çekidüzen verirler, güçlerini artırırlar.
Bu tarihte Müslümanlar eski cihad ruhunu yitirmişlerdir. Halifelik iç
karışıklıklar içindedir. Bu yüzden Arapların kuzeyde güçlü bir üs
kurmalarına olanak bulunmaz. Nitekim bir süre sonra Mervan Şam'da
halifeliğe oturuyor, ancak sonra halifelik Abbasi soyunun eline geçiyor ve
Mervan öldürülüyor.
Hazarlara inançlarını kabul ettirmek için her iki yandan daha çok çaba
harcanır. Ancak Hazar krallığı kendi askeri gücüne dayanarak üçüncü güç
olmaya kararlıdır.
Hazar Kağanının Yahudiliği seçişi üzerine Arap tarihçi El Bekri'nin "Kırallık
ve Yollar" adlı kitabında ilginç bir söylence var. Söylence şöyle:
Daha önce putperest olan Hazar Kağanı önce Hıristiyanlığı seçiyor. Ancak
bu dinin yanlışlığım görmüş, duruma çok canı sıkılıyor, tçini emrindeki
yüksek rütbelilerden birine açıyor. O yüksek rütbeli adam krala şöyle diyor:
"Ey kağanım, kutsal yazılar üç ayrı toplumun elindedir. Onlardan birer kişi
çağırtıp inançlarını anlatmalarını emredin. O zaman doğru olanı seçip onun
yolunda gidebilirsiniz."
Bunun üzerine kağan Hırıstiyanlara haber gönderip bir psikopos istiyor.
Kralın yanında tartışma yeteneği çok üstün olan, onunla sık sık konuşan bir
de Yahudi bulunuyor. Psikopos gelince bu Yahudi ona:
"Amaran'ın oğlu Musa üzene ve ona bildirilen Tevrat hakkında görüşün
nedir?" diye soruyor. Psikopos buna, "Musa bir peygamberdir ve Tevrat'da
yazılanlar da doğrudur." diye karşılık veriyor. O zaman Yahudi, krala
dönüp,
"Bakın, daha şimdiden benim inancımın doğruluğunu kabullendi. Şimdi ona
kendisinin neye inandığını sorun" diyor.
Kral bu soruyu sorunca, psikopos:
"Benim inancıma göre, kurtarıcı İsa, Meryem'in oğludur, esas gerçek onun
sözüdür, bize Tanrı'nın sesini yansıtan da odur," diyor. O zaman Yahudi yine
krala dönüyor ve şöyle konuşuyor:
"Onun söyledikleri benim bilmediğim şeyler. Oysa o, benim dediklerimi
kabul ediyor."
Psikopos savlarını kanıtlamayı başaramayınca, davayı kaybediyor.
Bunun üzerine kral, huzuruna bir Müslüman çağırtıyor. Müslümanlar ona
çok okumuş, akıllı, iyi tartışan bir adam yolluyorlar. Ama krala yakın olan o
Yahudi, birisine para verip o Müslümanı yolculuğu sırasında zehirletiyor.
Böylelikle Yahudi, kralı ikna etmeyi başarmış ve kral da Yahudi dinini kabul
ediyor.
Böylece, İS. 740 yılında Hazar Hanı, sarayı ve askeri komutanları Yahudi
dinini benimsiyor. Ve bu din Hazarların resmi dini durumuna geliyor.
Hazarların en güçlü dönemlerinde Yahudi dinini seçmesi tarihçileri
şaşırtıyor. En mantıklı açıklama şöyledir: Sekizinci yüzyılın başlarında dünya
iki büyük gücün elinde kutuplaşmıştı. Bir yanda Hıristiyanlık, öte yanda da
Müslümanlık vardı. Her iki grubun ideolojik doktrinleri, kuvvet politikası
ilkelerine göre işliyor, klasik propoganda yöntemleri, ikna ve fetih yollarıyla
inançların yayılmasına çalışıyordu. Hazar imparatorluğu bu sırada üçüncü
güç konumundaydı, imparatorluk her iki büyük güçle de boy
ölçüşebileceğini daha önce ortaya koymuştu. Ama kendi bağımsızlığını
sürdürebilmenin tek yolu, Hıristiyanlığın da Müslümanlığın da dışında kalıp
yaşamını sürdürmekti. Çünkü, bu inançlardan birini seçmesi durumunda
siyasal gücünü bütünleyecek kültürel öncülüğünü yitirecekti. Doğu Roma
İmparatorluğu'nun ya da Bağdat'taki İslam halifesinin nüfuzu altına
girecekti. Ata inancı Şamanlık ise, görkemli yerleşik bir devletin yaşam
koşullarının gerisinde kalmıştı. Sözgelimi, insan kurban etme geleneği vardı.
Kırallık dönemi bitiminde kırallarını törenle öldürme geleneği bulunuyordu.
Öte yandan, Hazarlar Museviliğe tümden yabancı değillerdi. Nitekim
Museviliği seçtikten sonra da, Hazarlar arasında dinsel hoşgörüleri sürdü.
Hazar başkentinde bulunan yedi yargıçtan ikisi Müslüman, ikisi yahudi, ikisi
Hıristiyan birisi Rusların ve putperestlerin davasına bakmak için
görevlilerdi. O inançtan kişilerdi. Onuncu yüzyılın başlarında, Hazar hanlığı
adil ve geniş görüşlü yönetim biçimiyle bir masal ülkesiydi.36
Yahudilik, Önasya'nın eski köklü dinlerinden biridir. Yahudi adı, İsrailli ya
da İbrani adı ile anılan bir ulusu karşılar. Yahudi adı, Filistin'in bir bölgesinin
adıdır, İbrani adı, dedeleri İbrahim el İbrani'den gelir, İsrail adı ise İbrahim'in
torunu Yakup'un sanıdır.
İbrahim, Sami ırkındandır. Kildanlıdır. İÖ. iki binli yıllarda Fırat kıyılarından
Kenan iline ya da Filistin'e göç etmiştir, İbrahim'in iki oğlu vardır. Birisi
Hicaz Araplarının atası olan İsmail'dir. Bunun anası Hacer, Mısır'lı bir
cariye'dir. Öteki İshak, Yahudilerin dedesi sayılır.
İÖ. 1300 yıllarında Musa doğar. Musa'ya dek İsrail oğullarının başından
birçok olaylar geçmiştir. Musa İsrailli boyları bir ulus dini çevresinde
birleştirmeyi başarır.
Yehova, İsrail'in tanrısı, İsrail ise Yehova'nın ulusudur. Tevrat ve On Emir'in
Musa'dan kaldığına inanılır. Daha sonra da krallar gelir. Davud ve Süleyman
bunların en önemlisidir. Peygamberilerin yanı sıra bir de nebiler gelir.
Yahudiliğin kitabı "Eski Ahit'tir. Bu çeşitli bölümlerden ve haberlerden
oluşan bir derlemedir. Tekvin, Çıkış, Haberler, Sayılar, Tesniye adlı beş
bölümden oluşur. Talmud ise Tevrat'ın açıklamasıdır. Kur'an'da bunlar
yalnızca Musa'nın Tevrat'ı ve Davud'un Zebur'u olarak anılır. Yahudi
inancına göre, Yehova tek Tanrıdır. Öbür ulusların her şey put, ya da
şeytandır. Yehova yaratıcı Tanrıdır. Evreni altı günde yaratmıştır. Yedinci
gün dinlenmiştir. O bilen, yaşayan ve kadir olandır, İsrailliler korku ve saygı
nedeniyle onun adını anmaktan kaçınırlar.
Vahiy Yehova, ulusunu korur ve düşmanlarına karşı onlara yardım eder.
Komutanları ve peygamberleri aracılığı ile onları doğruya yöneltir.
Genellikle Yehova, iyiliğe yöneltmek ve kötülükten alıkoymak amacıyla
ulusuna doğrudan ya da peygamberlerinin dili ile seslenir.
On Emir ise Yehova'nın Turu Sina'da Musa'ya salık verdiği önermelerdir. Bu
önermeler şunlardır:

Ben Yehova! seni köle bulunduğun yerden; Mısır topraklarından çıkaran


Tanrı'nın. Artık gözünde hiçbir Tanrı kalmasın. Ne üstündeki gökyüzünden,
ne çiğnediğin topraktan, ne yer altındaki sulardan herhangi birşeyi kendine
bir put ya da tapınacak edin! Benden başka Tanrıya secde etme. Çünkü ben
Yehova'yım. Senin Tanrın, koruyucu Tanrı benim.
Tanrın Yehova'nın adını yalan yere ağzına alma.
Yedinci günü (cumartesi) saygıyla an.
Ana babana saygı göster ki, yaşamın uzasın.
Öldürme.
Zina etme.
Hırsızlık etme. Yalan yere tanıklık etme.
Komşunun evine, karısına, kölesine, cariyesine, öküzüne, eşeğine... göz
dikme. (Tevrat, çıkış, 20/2-17)
Zebur, Davut'tan kaldığına inanılan deyişlerdir. 150 deyişten oluşur.
Kökende Zebur'un tümünün Davut'tan kalmadığı bilinir, ancak bu deyişlerin
hangilerin ondan kaldığı, hangilerin ondan kalmadığı bilinmez. Bunlardan
bir bölümü Tanrı'yı yücelten deyişlerdir. Kimileri Tanrı'ya şükreden ve
ondan acıma dileyen dualardır. Kimileri ise bilgi ve haberlerdir, inanç ve
yalvarış dolu deyişlerdir.
İbrani tektanrıcılığının tarih öncesi karanlıktır, İbrahim, tarihte inananların
babası olarak bilinir. Fakat bu inanç İÖ. iki binli yıllarda Sümer-Babil
çoktanrıcı çevrelerde ortaya çıkar. Çağlar boyu bu inancın korunması ve
ayıklanması Musa ve öbür peygamberlerce sağlanır. Kökende Yehova ilkel
halkların göksel görüntüleriyle onu üstün varlığa yaklaştıran kişiliğini korur.
Güçlü bir biçimde Tanrıların insan görünüşüne benzediği inancına yakındır.
Giderek kozmik olmaktan kurtulur. Ahlaksal ve tinsel bir anlayış kazanır.
Bununla birlikte soyut bir biçim almaz. O korkunç bir biçimde canlıdır.
"Kutsal İsrail" ve "Yakan Ateş"in gizemi araştırılmakla öğrenilmez. Bu gizem
karşısında ki, Job (Eyüp) gibi eğilmekten başka birşey yapamaz.
Sonuçta Hazarların Yahudiliği seçmeleri ardından hiç akla gelmeyen, ön
hesaplara girmeyen birtakım kültürel gelişmeleri de birlikte getirdi. Hazarlar
ekonomik ve askeri bakımdan güçlü oldukları için Museviliği seçmeyi göze
almışlardı. Bütünü içinde en uzun yaşayan Türk devletlerinden biri oldu.
1250'lere değin yaşamı sürdü. 600 yıl dolayında ayakta kaldı.
Son Yahudi Türkler 2.Dünya savaşı öncesine değin Polanya'nın birkaç
kentinde yaşıyan Karaylardı. Savaş yıllarında ve sonrasında eriyip
tükendiler.

10

HİÇBİR PEYGAMBER KENDİ İLİNDE ETKİN OLAMAZ

Başlangıçta önemsiz gözükmesine karşın, Türklerin İslamlığa girmeleri


ölçüsünde tarihi etkilemiş olaylar pek azdır. Bu seçim, Türkler için
olduğunca, İslam için de büyük önem taşır. Türkler eli ile İslamlık en
geçmişte en geniş topraklara egemen olabilmiştir. Bunun yanı sıra Türklük
özbenliğinden kimi öğeleri yitirmiştir.
İslam dini toplumsal yaşamları bedevilik, siyasal durumları soygunculuk
temeli üzerine kurulmuş bir halk arasından çıkmıştı. Araplar aynı kökten
olmalarına karşın dağınık biçimde yerleşmişlerdi. Çeşitli boylara
ayrılmışlardı. Her boyun kendine özgü yaşam anlayışı ve biçimi vardı.
Boylar arasında aralıksız savaşlar sürüyordu. Yağmasız, baskınsız gün
geçmiyordu, ilkel çöl yaşam biçimi alabildiğine sürüyordu. Bu ortamın
gereği soy akrabalığı güçlenmişti. Toplumsal birlik duygusu gelişmemişti.
Aralarında belirgin bir din sistemi yayılmamıştı.37 Kendilerine peygamber
süsü veren, ancak yandaş bulamayan birçok din sömürücüsü, sık sık halkın
karşısına çıkıyordu.38
Muhammet bu ortamda dinini yaymaya başladı. Gerçi peygamberliğini
bildirdiğinde para ve bilgi bakımından iyi bir birikim edinmiş durumdaydı.
Daha 12 yaşındayken amcası Ebu Talip'in kervanı ile Basra'ya gitmiş, orda
Hıristiyan (Nestroyan mezhebinden) Bahira'yı tanımıştı.39 Ayrıca kendi
memleketinde ana tarafından akrabası vaftizli bir Yahudi bilgin ile ilişki
kurmuştu. Böylece Hıristiyan ve Yahudi din bilgilerini edinmişti. Yirmi beş
yaşındayken, zengin bir tüccarın dul karısı Hatice'nin hizmetine girmişti.
Hatice'nin kısa sürede beğenisini kazanmış, arada olağanüstü yaş farkı
bulunmasına karşın, Hatice ile evlenmişti. Bu davranışın ardından sevgiden
çok parasal nedenler bulunuyordu.
Muhammet oldukça ileri bir yaşta, kendisini dinsel görülere kaptırmaya
başladı. Hıristiyan, Musevi dininin görüş ve gelenekleri ile Arap putperest
görüşlerinin kaynaşmasından oluşan dinsel sistemini 40 yaymaya koyuldu.
Ona en çok karşı çıkanlar kendi kabilesi Kureyşlilerdi. Bunların karşı
çıkışlarının nedeni yazıbilimci Judas'ın İsa'ya karşı çıkış nedeniyle aynıydı:
"Hiçbir peygamber kendi ülkesinde etkin olamaz." Kabe'yi korumakla
görevli Kureyşliler kendilerine ün ve büyük parasal yararlar sağlayan bu
yetki yüzünden yeni bir dinin ortaya çıkmasına kuşkusuz izin
veremezlerdi.41
Başlangıçta Muhammet sınırlı sayıdaki yakınını inandırabildi. Ne var ki,
Kureyşilerle arasında anlaşmazlık çatışmaya dönüştü. Muhammet yaşamı
pahasına düşüncesinde direniyordu. Tanrı her halka bir peygamber yollamış,
Araplara hiç peygamber yollamamıştı. Kendisi ise bu peygamberdi.

"Sen, senden önce kendilerine uyana gelmemiş bir toplumu uyarmak için
rabbinden bir rahmetsin. Bu sayede onların düşünüp öğüt almaları
umuluyor" (Kasas 46)
Sonuçta Muhammet Arap halkı için yollanıyordu. Belki tüm Arap halkını da
içine almıyordu onun peygamberliği. Yalnızca Mekke ve yöresi ile onunla
ilişkide bulunan Arapları kapsıyordu. Bunlar Allahın birliğine inanmazlarsa
kıyamete müşrik olarak gideceklerdi. Cehennemde yanacaklardı. Onları
korkutmak gerekiyordu.

"Bu da bizim kentlerin / medeniyetlerin anasını uyarman için indirdiğimiz


bir Kitap. Kutsal-Bereketli, kendinden öncekini doğrulayıcı. Ahirete
inananlar, ona da inanırlar ve onlar namazlarına devam ederler. (En'am 92)

Bunu cehennem betimlemeleri izledi:

"O ayetlerimizi inkar edenleri yakında ateşe sokacağız, derileri piştikçe azabı
tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz! Şüphesiz Allah daima üstündür,
(hüküm) ve hikmet sahibidir." (Nisa 56)
"Ardından da cehennem, irinli bir sudan içilecekler. Onu yutmaya çalışacak
ama boğazından geçiremeyecek. Ölüm her yandan üstüne gelecek de bir
türlü ölmeyecek. Arkasından da dehşetli bir azap." (İbrahim 16, 17)

İyi ama insan öldükten sonra nasıl dirilir? Mezarda çürüyüp giden cansız
vücut nasıl dirilir?

İsterseniz gönlünüzde büyüyen herhangi bir yaratık olsun. " Diyecekler ki:"
Peki bizi yeniden kim yaratacak?" De ki: "Sizi ilk kez yaratan kimse, o
"Bunun üzerine başlarını sana doğru alaylı bir biçimde sallayarak şöyle
konuşacaklar: "Ne zaman o?" De ki: " Çok yakın olabilir!" (İsa 51)
"O gün yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülür. Bütün insanlar
tek ve kahredici Allah'ın huzurunda'görünürler. Ve o gün suçlan birbirlerine
(veı/a elleri ayaklarına) yaklaştırılarak zincire vurulmuş görürsün.!
Gömlekleri katrandır. "Yüzlerini ateş kaplamaktadır (İbrahim 48-50)

Tüm çabaları boşunaydı. Tam on üç yıl uğraşmış, didinmiş, konuşmuş,


ancak bir iki yüz kişiyi inandırabilmişti. Mekke ve Kureyşilerin yeni dini
tanımaları olanaksızdı. Mekke tüccar kentiydi. Kuyreyşliler Mekke'nin sahibi
durumundaydı. Mekke'de Kabe var, putlar var, haçlar var, panayırlar vardı.
Yılın belli günlerinde bütün çevre boylar hep oraya geliyorlardı. Kureyşliler
en çok o sayede zengin oluyordu. Yeni din başarılı olursa Mekke batacaktı.
Olanaksız, olanaksızdı.
Kureyşliler kesin saldırıya geçtiler. Bu yeni dini doğarken boğmak gerekirdi.
Mekke bir avuç Müslümana cehennem oldu. Üç yüz Müslümanın bir
bölümü Habeşistan'a, bir bölümü Medine'ye gitti. Muhammet tüm
yandaşlarını kurtardıktan sonra, Mekke'de bir süre daha yalnız beklemeyi
yeğledi. Kendinden başka Ebubekir ve Ali kalmıştı yandaşı olarak.
Kureyşliler her boydan bir delikanlı seçtiler. Bu fedailer o gece peygamberin
evini basıp onu öldüreceklerdi. Ama Muhammet de tetikteydi. Durumu iyi
sezmişti. O gece Muhammet'in yatağına çocuk yaştaki Ali girdi. Muhammet
kendisine bağlı arkadaşı Ebubekir ile, bir hayalet sessizliği ile gecenin
karanlığında, Mekke'den uzaklaştı. Gerçekte İslamlığa en büyük düşmanlığı
yaptığını sanan Mekkeliler bilmeyerek İslamlığa en büyük iyiliği
yapmışlardı, İslamlık Mekke'den kurtulmakla İslam oldu.
Muhammet, önce Mekke yakınlarında bir mağaraya saklandı. Ardından da
Medine'ye göç etti. Bu ortamda daha geniş bir yayılma tabanı bulması
gerekiyordu.
Öte yandan Mekke ne ölçüde tüccar kentiyse, Medine savaşçı kentiydi. Ösler
ve Harzecler adlı iki kardeş boy sürekli birbiri ile boğazlaşıyordu. Kent bir
öncü, bir büyük bekler gibiydi. Medineliler istedikleri öncüyü bulmuşlardı.
Medine, kendisini karışıklıktan kurtaracak ortama kavuştu. Bu İslamın alıp
yürüyüşü oldu. Muhammet, devesi üzerinde coşkulu karşılayıcıları
selamlayarak Medine'ye girdi.
Tanıyanlar peygamberi iyisinden betimlemişlerdir. Bu betimlemelere göre,
Peygamber Medine'ye girdiğinde sağlam yapılı ve dinçtir. Orta boylu, göğsü
geniş, başı güçlüdür. Teni tunç rengindedir. Yanakları parlak, kumrala
çarpan saçları ne kıvırcık, ne düzdür. Saçları kulaklarının altına kadar dalga
dalga iner. Bıyıkları kırpık, alt dudağı aşağıdan biraz öne doğru çıkık, sık ve
gümrah sakallı ile değirmi yüzü gösteriş kazanmıştır. Geniş alınlıdır.
Aralarından mor damarlarla ayrılmış kalın iki kaş ve gergin biçimde
kemerlenmiş burun üstünde ruhları aydınlatarak bakan iri ve ışıklı gözleri ile
buyurmak için yaratılmış bir öncüdür.
Bedevi öncüsü devenin dizginin serbest bırakmıştı. Deve başı boş gidiyordu.
Sokakları meydanları geçerek şehrin ortasında, genişçe bir yerde Halid bin
Ebu Eyyübül Ensari'nin evinin önünde yere çöktü. 16 Temmuz 622 günü,
devenin çöktüğü yerde yalnız yeni bir din patlamıyordu. O gün orda yeni bir
devlet kuruluyordu. Bir yüzyıl bile geçmeden, Atlas okyanusundan Hindi
Çin'e Hazar kıyılarından Nil'e dek yarı dünyayı kaplayacak bir devletin, bir
imparatorluğun çekirdeği atılıyordu.
Muhammet'i Medine'de Hazrec kabilesi dostça karşılayıp aralarına aldı.
Muhammet, bu kabileye kendisine yardımından dolayı "yardımcı" anlamına
gelen "Ensar" adını verdi.42
Arap'ta Muhammet'ten önce devlet yoktu. Hatta Arapça sözlükte bu
anlamda bir kavramı karşılayan bir sözcük bile yoktu. Devlet sözü Arapçada
ancak, 8. yüzyıldan sonra kullanılır. Bu sözcük Arapça dwl kökünden gelir.
"Dönmek, bir şeyin etrafında dönmek, değişmek, yer değiştirerek dönmek,
ya da birine halef ya da selef olmak" anlamındadır.43 Araplar boy özelliğini
ve toplumsal görevleri üzerine almış, bağımsız bir devlet anlayışı
kavramından uzak bulunuyorlardı. Onlarda suç ve ceza kavramları bile
yoktu. Çalmak ya da adam öldürmek, bunlar suç sayılmadığı gibi cezası da
bulunmuyordu. Bunlar yalnızca başkasına zarar vermekten ibaretti. Kısasa
kısas yasası uygulanırdı. Birisi sana kötülük yaptıysa, sen de kendi kabilenle
ona zarar verebilirsin mantığına dayanan bir toplum anlayışı egemendi.
Bireyin hakkını devlet değil, bireyler alırdı. Cezasını da bireyler verirdi,
intikamdan korkutuyorsan istediğin kervanı vur! 44 ilkesine dayanan bir
yaşam biçimi egemendi. Devenin çöktüğü gün Araba, işte hiç bilmediği
devlet veriyordu. Artık kan bağı ve boy tutma dışında, devlet denen kutsal
bir kavram doğuyordu. O zamana dek Araplarda bütün gözler ancak boy
ilişkileri çemberine tutsak edilmişti. Araplarda her boy bağımsız bir birimdi.
Arabın gözünde tüm evren kendi boyu idi. Dost yalnız orasıydı. Boyun dışı
hep düşmandı. Birliklerini ancak boy ile anlıyorlardı. Oysa devenin çöktüğü
gün Medine çeşitli boylardan çeşit çeşit insanla doluydu. Bu insanlar
kardeştiler, insanlar kabile dışında başka birliklerin olduğunu gördü.
Kabilenin dar birlik çemberi yırtıldı. Geniş başka bir alem, doğuyordu.
Apayrı insanları birbirine bağlayan başka bir birleştirici evren çıkıyordu.
Muhammet'in Arap halkına en büyük bağışı bu oldu.
Mekke'den gelen göçmenler, Medine'deki ev sahiplerinin evlerine birer birer
yerleştiler. Onlar kardeş olmuşlardı. Bu kardeşlik öylesine ileri bir kardeşlikti
ki, ölünce mirasları, kan kardeşlerine değil, din kardeşlerine kalıyordu.
Arabın en güçlü bağı olan kan bağını din bağı yeniyordu. Mirasın aile
bireylerine kalışı, ancak İslamlar çoğaldıktan sonra oldu.45
Muhammet Medine'ye yüz dolayında göçmenle gelmişti. Medine zengin bir
kent değildi. Ensar kardeşliğini kabul ediyorlardı. Ancak Muhammet ve
göçmenler ensara fazla yük olmak istemiyordu. Öte yandan Mekkeliler ne
tarımdan ne de sanattan anlıyordu. Onlar yalnız ticaretten anlarlardı.
Ticaret yapmaya kalkışsalar şuraya buraya dağılmaları gerekirdi. O zaman
da Muhammet yalnız kalacaktı. Öte yandan, Medineliler iyi savaşçılardı,
Arap'ta ise ganimet olumlu bir kazançtı. Kureyşliler ise İslam düşmanlığını
sürdürüyorlardı, iki yıl sonraki Bedir savaşı bu zorunluktan doğdu.
Muhammet Medine'de dinsel, siyasal, toplumsal devlet yapısını örgütlemeye
koyuldu. Belli kurallar üzerine dinsel tapınımı düzenlemeye başladı.
Tapınımın kitlesel katılımla, baskı unsuru olduğunu iyi sezmişti. Ortak bir
amaçla gerçekleşen her kitlesel katılım içindeki kişiler, kendilerini her zaman
olduğundan çok daha güçlü hissederler. Sahip oldukları güçler birkaç katına
çıkmış gibidir. Bu kişilerin kendilerine güveni artmıştır. Bir tür, kendinden
aldığı ışığı yansıtır. Bunun etkisiyle kişi, tek başına hiç bir zaman üstesinden
gelemeyeceği eylemleri yapma cesaretini kendinde bulur. Üstelik Araplar
için, özdenetim ve düzen kurmayı, ortak davranışlar ve birliktelik
olaşturmayı hedefleyen din kuralları ayrı bir önem taşır. Çünkü Araplara
dağınık, bölük pörçük bir aşiret yaşantısı egemendir.46
Ebu Süfyan yönetiminde zengin bir Kureyş kervanı Suriye'den geliyordu.
Kervan, deniz kıyısını izleyerek Mekke'ye gidiyordu. Kervanın basılması
kazançlı bir öç olacaktı. Muhammet üç yüz kişi ile Bedir'e vardı. Fakat orda
yağlı kervan yerine bin kişilik yaman bir Kureyş ordusu ile karşılaştı.
Muhammet zor bir durumda kalmıştı. Dönmek yeni doğan dini ortadan
silecekti, İslam savaşçıları için çarpışıp kazanmak ya da orda ölmek söz
konusuydu. Muhammet, yalın bir konuşma yaptı. Yürekler, bilekler
tutuşmuştu. Muhammet iyi bir savaş düzeni kurdu. Üç yüz kişilik askeri ile
dört cepheli bir savunma düzeni oluşturdu. Oklarla saldıranları
deviriyorlardı. Böylece Mekkeliler ağır yenilgiye uğradılar.
Muhammet bu arada Medine'de dinini geniş kitlelere benimsetmek istedi. En
uygun kitlenin Museviler olduğunu anladı. Yeni doğan İslamlık için
Musevilerin konumu Hıristiyanlardan daha önemliydi. Hıristiyanlık Bizans,
Habeşistan gibi uzak ülkelerdeydi. Oysa Museviler Medine'de oldukça çok
sayıda bulunuyorlardı, İslamlığın çadırında yer alıyorlardı. Gönenç
bakımından Araplardan üstün durumdalardı. Servet onların elindeydi.
Düzeyleri Araplardan çok daha yüksekti. Sıkı dinsel törenli dinleri,
aralarında bir kan ve sevgi bağı oluşturmuştu. Medine Arapları sürekli
Musevilerden faizle para almak zorunda kalıyorlardı. Muhammet çok özenli
biçimde Musevilere ve Hıristiyanlara yaklaşmak istedi. Magna Yahudilerine
ve Ayla Hırıstiyanlarına mektuplar yolladı. Mektupların sonu "barış"
anlamına gelen, "selam" sözü ile bitiyordu. Kökende İslam sözcüğü de selam
sözcüğü ile aynı kökten türemişti. Selam sözü kimileyin daha yalın anlamda
"emniyet" ya da güvenlik olarak kullanılıyordu. Medine'ye girmeden önce
kentin yakınlarındaki Kaba'da günlerce kaldı. Günlerce görüşmeler yapıldı.
Yahudilerle iki bakımdan anlaşmak istedi. Biri günlük yaşam düzeni için,
öbürü ise dinseldi.
Günlük yaşam düzeni için önemli Yahudi kabileleri ile Muhammet arasında
yedi başlıktan oluşan bir antlaşma yazıldı. Anlaşma güçlüydü:

İki yan da bir ulus gibi yaşayacak, iki din de özgür kalacak. Medine saldırıya
uğrarsa iki yan birlikte savunacak. Müslümanlar ya da Yahudiler üçüncü bir
yan ile savaşacak olursa, öbürüsü ona yardım edecek. Barış yapılırken iki
kesimin de onayı alınacak, Medine kutsal bir yerleşim merkezi olduğu için,
iki yan da, kan dökmeyecek. Arada bir anlaşmazlık çıktığında Muhammet
hakem olacak.

Muhammet dinsel bakımdan da Yahudilere yaklaşmak istedi. Bu amaçla


önemli Musevi geleneklerini kendi dinsel düzeni içinde sürdürmeyi denedi.
Kudüs'ü Kıble olarak seçti. Yahudilerde olduğu gibi, İslamlar da oruç
tutuyordu. Onlar gibi abdest alıyor, sünnet oluyor ve öşür veriyorlardı. Bu
ortamda arada yalnızca Muhammet'in Arapların peygamberi olması sorunu
kalıyordu. Tanrı her halka bir peygamber yollamış, Arap'ı en sona bırakmıştı.
Bunun için Muhammet son peygamberdi. Zaten
Tevrat'ta da son dönem peygamberinin geleceği bildirilmişti, işte o
kendisiydi. Musevilerin bunu kabul etmeleri yeterliydi.

Yanlarındakini doğrulamak üzere kendilerine Allah katından bir kitap


geldiğinde, daha önce inkar edenlere karşı zafer isteyip durdukları halde,
tanıyıp bildikleri kendilerine gelince, onu inkar ettiler. Küfre sapanların
üstüne olsun Allah'ın laneti!... (Bakara 89)

Ancak Museviler kesinlikle bunu kabul etmediler. Bütün Yahudi bilginler,


Tevrat'ta en son peygamber geleceğinin bildirildiğini onaylıyordu. Bunu
Tanrı bildirmişti. Ancak Muhammet'in o peygamber olduğunu bir türlü
kabul etmiyorlardı. Kur'an'da konuda daha önceki görüşmeler anlatılır.
Verdikleri sözden döndükleri ile suçlanır:
"İsrailoğullarından şöyle bir söz almıştık: Allahtan başkasına ibadet etmeyin,
anne babaya, akrabaya, yetimlere yoksullara iyilik ve güzellikle davranın,
insanlara güzeli ve güzelliği söyleyin. Namazı Mm zekatı verin. Bütün
bunlardan sonra siz, pek azınız müstesna, sırt çevirdiniz. Hâlâ da yüz çevirip
duruyorsunuz." (Bakara 83)

Muhammet granit gibi taşa çarpmıştı. Tüm çabalarına karşın Musevilerden


destek bulamıyordu.

"Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.


Bununla birlikte, içlerinden bir zümre, bilip durdukları halde gerçeği hep
gizlerler." (Bakara 146)

Yahudilerle bu anlaşmazlık sürerken, Muhammet zekice buluşları, öncü


davranışlarıyla Medine'de putataparlar arasında azımsanmayacak bir taban
kazandı. Musevilerden ise tümden umudu kesti. Artık barışçı İslam'ın yerini
savaşçı İslam alabilirdi. "Dinde zorlama yoktur" buyruğunun yerini

"İğreti hayatı ahiret hayatı karşısında satanlar, Allah yolunda çarpışsınlar.


Allah yolunda çarpışıp da öldürülen yahut galip gelene biz yakında büyük
bir ödül vereceğiz."(Nisa 74) buyruğu alıyordu.
İslamın bu yapısını Macar bilgini Ligeti'nin şöyle anlatır:

"İslamlık kılıçtır, derler. Gerçekten de bu yeni din kendisine inananlar


katmak için insanları kandırmakla, onlara öbür dünyada mutluluklar söz
vermekle ve de günü gelince onu bekleyen tuba ağacının serin gölgesine,
çağırmakla yetinmemiştir. Belki de bu din, ona katılmış olanlara, asıl
yemişini öteki dünyada verecek olan en büyük ödevin, dinsizleri, hem de
yalnızca dinin gerçeklerini yaymak, aklını erdirmek yoluyla değil, daha çok
silah zoruyla, zorla İslam dinine çevirmek olduğunu bilinçli bir biçimde
aşılamıştır. Muhammet'in dini böylece önüne geçilmez, bağnaz bir yayılma
politikasının yayıcısı olmuştur.48 "

Gerçekten İslam'ın baş koşullarından biri kâfirlere karşı cihattır. Yalnız


saldırıdan korunmak için değil, İslam dinini yaymak için de cihat gerekir.
Nitekim doğrudan bu amaca yönelik olarak İslam peygamberi 28 savaş
düzenler. Ondan sonra gelen en büyük halifeler de hep bu Tanrı buyruğu
gereğince sürekli savaşlarla İslam imparatorluğunu
genişletirler.49
Gerçekte, Yahudiler, son bir peygamber geleceğine inanıyorlardı. Ama bu
peygamber Muhammet olamazdı. Gelecek olan son peygamber Mesih'ti.
Mesih, Yahudilerin başına geçecek, Yahudi ulusunu dünyaya egemen
kılacaktı. Bu yüzden Yahudilerin bekledikleri Mesih'in kendilerinden
gelmesi gerekirdi. Muhammet ise Arap'tı. Son peygamber o olduğuna göre,
öbür uluslara egemen olmak da Araplara nasip olacaktı. Bu yüzden
Yahudilerle Muhammet arasında çözümsüz uzlaşmazlık başladı. Yahudiler
kendi başlarına buyruk bir halktı. Öbür uluslara yukardan bakıyorlardı. Yine
Yahudi inancına göre, cennet bile salt Yahudilere açıktı. Cennete Yahudiden
başkası giremezdi. Oysa Muhammet'e göre cennet tüm İbrahim dininden
gelenlere açıktı. Tek Tanrı tanıyan, öbür dünyaya inanan iyi bir yaşam
sürmüş tüm insanlar cennete gidebilirlerdi. Nitekim, Kur'an Yahudilerin bu
bencil anlayışları ile alay ediyordu:

"De ki: 'Eğer diğer insanların değil de yalnız ve yalnız sizin ise, eğer doğru
sözlü iseniz, haydi isteyin ölümü!." Ellerinin önden gönderdiği şeyler
yüzünden ölümü hiçbir zaman istemeyeceklerdir. Allah, zalimleri çok iyi
bilmektedir. " (Bakara 94, 95)

Yahudiler en küçük yaklaşımda bulunmaz. Muhammet'in "Tanrı sözleridir"


diye ortaya koyduğu buyrukları, Tevrat ve İncil'den aktarılmış bilgiler diye
tanımlarlar. Muhammet'i sahtekarlıkla suçlarlar.50 Bu olaydan sonra
Muhammet'in tüm sabrı biter, içinde Yahudilere karşı büyük bir kin oluşur.
Yahudileri, Hıristiyanlardan da kötü görür. Bu kez onlara karşı
Muhammet'in suçlamaları başlar. Kökende onlar, yalnız Muhammet'i değil,
eskiden gelen hak peygamberlerini de tanımamışlardır. Kimisini yalancılıkla
suçlarlar, İsa'da olduğu gibi kimini ise öldürmüşlerdir. Bu onların eski
huyudur. Kur'an onların bu eski huyunu yüzlerine vurur:

"İş onların sandığı gibi değil. Kötülük ve çirkinlik kazanan, suçu kendisi
kuşatmış olan kişiler, ateşin dostudurlar. Sürekli kalacaklardır orada."
(Bakara 81)
Taberi'nin de belirttiği gibi, Muhammet Medine'ye geldiğinde Kıble olarak
Kudüs'ü gösterir. Müslümanlar onaltı, onyedi ay Kudüs'e yönelerek namaz
kılarlar. Bu durum Yahudileri şımartır. "Mııhammed ve ashabı, kıblelerinin
neresi olduğunu bilmiyorlardı; biz onlara yol gösterdik..." gibi laflar etmeye
başlarlar. Muhammet başını havaya kaldırır. İslama mahsus bir kıblenin
verilmesini bekler. Sonunda, Kudüs'ten, Kabe'ye dönülmesi buyruğu gelir.51
Bundan sonra Musevilere verilen ödünler bir bir geri alınmaya başlandı.
Kuran'ın en uzun suresi olan Bakara suresinde Museviler eleştirildi.
Ramazan ayı oruç dönemi olarak belirlenerek, İslam orucu, Musevilerin
orucundan ayırtıldı. Kıble olarak Kudüs yerine, Kabe kabul edildi.
Muhammet bir taşla iki kuş vurmuştu. Bir yandan, bir türlü uzlaşmaya
yanaşmayan Yahudileri dışlıyor, bir yandan da Putataparları kazanıyordu.
Çünkü Kabe, putataparların vazgeçemeyecekleri bir gelir kaynağıydı.
İslamdan önce de bir hac yeriydi. Sayısız hacı ve hac kervanının ziyaret
yeriydi. Kabe'nin kazancı Muhammet'in kabilesi olan Kureyşlilere akıyordu.
Kabe'de kutsal Hacer'ül esved taşı bulunuyordu. Çapı yaklaşık 15 cm
uzunluğundaki dalgalı, oval taş büyük olasılıkla bir göktaşıydı. Sonradan bir
gümüş koruma içinde duvara yerleştirilmişti.52 Böylece Muhammet, kendi
kabilesi olan Kureyşlilere de göz kırpıyordu. Ama sorun Yahudiler için yine
bitmiş değildir. Yahudiler, İslamın düzeltilmesi güç bu olayını iyice ele
dolarlar. Müslümanlarla alay ederler, işte bunun üzerine Yahudiler ve
onların kışkırttıkları inançsızlar mırıldanmaya başlarlar.53 "Neden Kıble
değiştirdiniz?" diye sorarlar. Bu durum Müslümanlar arasında da
dalgalanmalara neden olur. Toplumda dedikodular alıp yürür: Bundan
önceki namazlar ne olmuştur, o ki Kabe kıble idiyse, neden şimdiye dek o
yönde namaz kılınmamıştır? Ama ulu Tanrı bu yönde gerekli açıklamayı
getirmekte gecikmez. Bunun üzerine toplumdaki dalgalanmalar durur.
Bakara Suresinin 142-144. ayetlerinde eskiden Kudüs'e karşı kılınan
namazların boşa gitmediği vurgulanır, neden kıble değiştirildiği açıklanır.

"İnsanlar içinde bazı beyinsizler: "Onları, yönelmekte oldukları kıbleden ne


çevirdi?" diyecekler. De ki: "Doğu da Allah'ın, batı da. O, dilediğini dosdoğru
yola kılavuzlar." (Bakara 142)
"İşte böyle! Biz sizi, insanlar üstüne tanık olasınız, resul de sizin üstünüze
tanık olsun diye, orta yolu izleyen bir ümmet yaptık. Biz eskiden yönelmekte
olduğun Kabe'yi kıble haline getirdik ki resule uyanı, ökçesi üstüne gerisin
geri dönenden ayıralım. Bu, Allah'ın kılavuzluk ettikleri dışındakilere
gerçekten zor gelecektir. Ama Allah imanınızı işe yaramaz hale
getirmeyecektir. Şu da bir gerçek ki, Allah öncelikle insanlara çok acıyıcı, çok
merhametlidir." (Bakara 143)
"Biz senin yüzünü habire göğe doğru çevirdiğini elbette görüyoruz.
Hoşlanacağın bir kıbleye seni elbette döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescidi
Haram yönüne çevir. Nerede olsanız yüzünüzü Mescidi Haram yönüne
döndürün. Kendilerine kitap verilenler, onun Rablerinden bir gerçek
olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapıp ettiklerinden habersiz
değildir." (Bakara 144)

Yahudi İslam kavgası, Bedir savaşından sonra iyiden iyiye alevlenir. Yahudi,
İslam çekişmesi salt dinsel alanda kalmaz, günlük yaşama yansır. Bedir'de
Kureyşlilerin üçyüze karşı bin kişinin yenilmesi Yahudileri korkutur.
Kureyşlilerle İslamlara karşı bir birlik yapma gereğini duyarlar.
Mekkeliler, Bedir'in öcünü bırakacak gibi değillerdir. Bir yıl sonra on binlik
Mekke ordusu Medine'ye dayanır. Muhammet, Bedir'de kanıtladığı askeri
öncülüğü ile yeni bir savunma savaşı verecektir. Yedi sekiz yüz kişilik
ordusunu kentin kuzeyindeki Uhud tepesini arkasına alır. Okçuları gerekli
uçlara yerleştirir. Böylece ağır güçler karşısında iyi bir direniş verecektir.
Nitekim tasarladıklarını gerçekleştirmeyi başarır. Gerçi Mekkeliler
Muhammet'e ağır bir darbe indirirler, İslamlar zaman zaman büyük panikler
yaşarlar. Muhammet yaralanır, Uhut dağına çekilerek canını zor kurtarır.
Mekkeliler ise Uhut önünde savaşı gereksiz görüp çekilirler, İslamlar ağır
kayıp vermişlerdir. Yüzlerce ölü vardır.
Peygamber yara, bere ve sargı içinde Uhut'tan döner. Peygamberin bu
perişan haline Yahudiler kıs kıs gülerler. Ama Muhammet, yeni bir taktik
uygular. Hemen çekilen Mekkelilerin izlenmesini buyurur. Bu karar bezgin
savaşçıları canlandırır. Sevinen Yahudilerin sevinçleri kursağında kalır.
Yaralılar bile bu izlemeye katılır. Medine'nin altı yedi mil güneyinde
Kureyşlileri yakalarlar. Kureyşliler böyle bir baskını beklemezler. Zaten
dönmüş gitmektedirler. Ama bu geri çekilme bir yenilgi havasına bürünür.
Uhut savunması bir geri püskürtme eylemine dönüşür. Muhammet bir adım
daha ilerlemiştir. Şimdi sıra Medine'deki Yahudilere gelmiştir. Birkaç zengin
Yahudi ilerigeleni, Muhammet'in buyruğu ile Müslüman fedailerce
öldürülür. Medine'de Yahudi sindirme eylemi başlar. Yahudi mahalleleri
boşaltılır. Arap yarımadasında Müslüman yayılması ile Yahudi sürgünü
birbirini izler.54
Yeni dinin yayılması ve imparatorluğun sınırlarının genişlemesi için komşu
Arap ve Yahudilerin İslamlığı benimsemesi gerekiyordu. Öte yandan büyük
kervanlara baskınlar yapılıyor, zengin ganimetler ele geçiriliyordu. Hicret'in
7. yılında Muhammet, Hayber'e bir akın düzenledi. Hayber, hurmalıklarıyla
ünlü, verimli, zengin bir Yahudi kentiydi. Müslümanlar 1600 dolayındaydı.
Yahudiler bunların üç katıydı. Ancak Yahudiler çağların baskısı ile sinmiş
korkaklardı. Hayber, öbek öbek evlerden oluşuyordu, İslam ordusu tüm
şehri kuşatacak güçte değildi. Bu durumda bölüm bölüm evler kuşatılıyor,
teslim alınıyordu. Hayber böylece ele geçti. Ama Hayber'in asıl önemi
hurmalıktan geliyordu. Muhammet'in eşi Ayşe, "Ancak Hayber.
hurmalıklarından sonra zengin olduk" demiştir.55
Hayber, İslam yayılmasında çok yönlü önem taşır. Fetih ganimetlerinin
dağılımı ilk bu savaşla başlar. Burda belirlenen ganimet dağılım ilkeleri
çağlarca İslam savaşlarında uygulanacaktır.
Ganimetlerin beşte biri Muhammet'e kalır. Bu pay daha sonra halifelerin
hakkıdır. Geri kalan beşte dört kabileler arasında paylaştırılır.56
İslam güçlenmesi ile Yahudi sürgünü koşut olarak birbirini izledi. Medine
yöresindeki Yahudilerin, bütün toprakları ellerinden alındı. Ne var ki
Hayber'in Yahudilerin elinden alınması İslamların pek işine yaramıyordu.
Hayber Medine'ye uzaktı. Ayrıca Araplar tarıma bağlı değillerdi. Bu
durumda Muhammet yine akıllı bir karar verdi. Hayber'deki Yahudileri "her
yıl ürünün yarısını almak koşuluyla" yerlerinde bıraktı.
Bunlar yeni peygamberin Bedeviler için, hayırlı işleri arasında yer alıyordu.
Muhammet'in ünü ve büyük etkisi yaygınlaştıkça ona katılan inananlar da
artmaya başladı. Orta ve Güney Arabistan'ın yanı sıra zengin Yemen ülkesini
de imparatorluğuna kattı. Sıra kendisine hâlâ düşmanca duygular besleyen
baba kenti Mekke'ye gelmişti.
Hicret'in 8. yılında Mekke üzerine yürüdü. Muhammet Mekkelileri yenip
kentin ileri gelenlerini tutsak aldı. 630 yılında kent teslim oldu. Ama bunlara
çok yumuşak davrandı. Aralarından bir çoğunu hediyelerle donattı. Kimseyi
Müslüman olmaya zorlamadı. Mekke'deki yoksul sınıf arasında zaten var
olan yandaşlarının sayısını bu akıllı davranışla artırdı. Kentten herhangi bir
ganimet derlemedi. Böylece Medinelilerin ganimet beklentisi boşa çıktı.
Kenttekiler yeni peygamberle uzlaşmanın yararlı olacağını düşünmeye
başladı. Hele Muhammet, Kabe tapıncını yıkmak şöyle dursun, daha
geliştiriyordu. Onu kendi dinsel düzeni içinde koruyordu. Durum
anlaşılınca, bu kültün yandaşı Kabe putlarına tapanların dostluğunu
kazandı. Böylece son direnmeler de kırıldı.57 Böylece kökeni İbrahim
Peygambere dayanan Tek-Tanrıcı inancın son peygamberi oluyordu.
Söylenceye göre,
Kabe'yi kitaplı dinlerin ilk atası İbrahim yapmıştı. Yahudiler de kendilerini
İbrahim peygambere bağlıyorlardı. Ayrıca Kabe'de çeşitli söylencelere konu
olan Hacerülesvet adlı, kara taş bulunuyordu. Bu söylencelerden birine göre,
bu taş, Tanrının, herhangi bir suçundan ötürü cennetten kovup taşa
dönüştürdüğü gökten düşmüş bir melekti. Bir başka söylenceye göre,
İbrahim peygamber onu cennetten yanında getirmişti. Cennetteyken bu taş
bembeyazdı, inananların günahını üzerinde toplaya toplaya kararmıştı.58
Muhammet, Kabe'yi Müslüman olmayanların da ziyaretine izin verdi. Bu bir
yıl böyle sürdü. Mekke'de İslamlık iyice güçlenince, Ali'yi yolladı. Kabe
müşriklere yasak edildi. Arap elastikiyeti Arap peygamberin kişiliğinde
tümüyle belirginleşiyordu. Muhammet'in siyasal başarısının gizemi burda
yatıyordu, iyi bir zamanlama ustasıydı. O anı kurtarmak için geleceğe bol bol
söz veriyordu. Sonra onları birer birer geri alıyordu. Hiçbir zaman belli bir
düşünceye saplanmıyordu. Dinsel gereklik diye siyasetsizlik yapmıyordu.
Soğukkanlı, dingin, olayların gereği neyse ona göre karar veriyordu.
Muhammet savaşlarını kılıçla yaptı, ama İslamlığın çarçabuk büyümesinde
bu siyaset, kılıçtan daha etkin oldu.59
Mekke'nin Muhammet'in eline geçmesinden sonra da Kureyşliler Müslüman
olmazlar. Kureyşliler ancak Huneyn ganimetinden sonra Müslümanlığı
benimser. Huneyn ganimeti gerçek anlamda bir vurgundur. Müslümanlar o
zamana değin böyle bir vurgun görmemişlerdir. Muhammet ganimetin aslan
payını müşrik Kureyş önde gelenlerine verir. Onlar bu bağışın büyüklüğü
karşısında bir yandan utanırlar, bir yandan da İslamlığın kendilerine ne gibi
bir yarar getireceğini düşünüp Müslüman olurlar. Muhammet yine başarılı
bir siyaset sergilemiş, Kureyşlileri İslama bağlamıştır. Ama bu Medinelilerin
tepkisini çeker. Çünkü İslamlık savaşını Medineliler yürütmüşler, Kureyşliler
İslamı boğmak isemişti. Oysa şimdi peygamber Medinelileri unutup kendi
kabilesini ödüllendirmişti.
Sürekli Kureyşlileri kayırıyordu. Bunun üzerine peygamber bütün ensarı
toplar. Heyecanlı bir söylev verir. Yine tane tane, tok tok konuşur.
Kendisinin Medinelilere, Medinelilerin İslama hizmetini anlatır. Sekiz yılın
işlerini, özverilerini, alınan sonuçları bir bir sıralar. Ve sözlerini şöyle bağlar.
"Onlar birkaç koyunla dönüyor, siz resulullah ile dönüyorsunuz. Bunu az mı
buluyorsunuz?" 60
Muhammet yine çarpıcı sözleri ile kitleyi etkilemiştir. Medineliler gerçekten
yağmadan paylarını almamışlardır, ama Tanrının resulü onlarla birliktedir.
Bu onlara yeter. Ensar peygamberin sözlerinin etkisiyle hüngür hüngür
ağlar. Biraz önce Muhammet'e ağır eleştiriler yöneltenler Muhammet'in
kurduğu İslam dini ile birlikte Arap ulusçuluğunun da ilk tohumları atılmış
oldu. Doğrudan Arap töreleri din kuralları biçiminde anayasa oluyordu.
Toplum sıkı bir düzene kavuşuyordu. Boylar arasındaki kavgalar son
buluyordu. Buna bağlı olarak toplumsal kalkınma da başlamıştı. Gazalar
birbirini izliyor, devlet kasası doluyor, gönenç düzeyi artıyordu. Alman
bilimadamı Rudi Paret'in söylediği gibi, İslam öncesi yapılan gazevetler
İslam dininin kabulünden sonra gazalara dönüşür. Gazavetler bedeviler için
zorunlu ve onurlu bir iş sayılır. Yerleşiklere ve öbür bedevilere karşı mal,
mülk vurgununa dayanan yağma akınlarıdır bunlar. Doğrudan Kur'an'da
cihat özendirilir:

"Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, herşeyi duyar, herşeyi bilir."


(Bakara 244)
"İğreti hayatı ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda çarpışsınlar.
Allah yolunda çarpışıp da öldürülen yahut galip gelene biz yakında büyük
ödül vereceğiz." (Nisa 74)
Ey Peygamber! Müminleri çarpışmaya teşvik et. Sizden sabırlı yirmi kişi olsa,
küfre sapanların ikiyüzüne galip gelir; sizden yüz kişi olsa, onların binine
galebe çalar. Çünkü onlar gereğince anlamayan bir topluluktur." (Enfal 65)

Din savaşçıları ödüllendirilir. Enfal suresinin 41. ayeti bu konudadır. Buna


göre, alınan topraklarda ele geçirilen ganimetlerin (köle, cariye, mal toprak
vb.) beşte dördü savaşanlara kalır. Beşte biri devletindir:

"Doğru ile yanlışı ayrılış günü, iki topluluğun karşılaştığı gün, kulumuza
indirmiş olduğumuza inanıyorsanız şunu bilin: Ganimet olarak elde ettiğiniz
şeylerin beşte biri Allah'a, resule, resulün yakınlarına, yetimlere, yoksullara
ve yolda kalmışa aittir. Allah herşeye kadirdir." (Enfal 41)

Tevbe suresinde, İslama inanmayanlara karşı konulacak tavırlar açık biçimde


belirtilir. Ağır hakaretler edilir:
"Ey inananlar! Müşrikler bir pisliktir. Artık bu yulardan sonra Mescidi
Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız bilin ki, Allah
dilediği taktirde sizi yakında lutfundan zengin edecektir. Allah herşeyi bilir
tüm hikmetlerin sahibidir." (Tevbe 28)

Müşrik olarak Yahudiler ve Hıristiyanlar gösterilir.

"Yahudiler: "Uzeyr, Allah'ın oğludur." dediler; Hıristiyanlar da: "Mesih,


Allah'ın oğludur" dediler. Kendi ağızlarının sözüdür bu. Kendilerinden önce
inkar edenlerin sözlerine benzetme yapıyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl
da yüz çeviriyorlar." (Tevbe 30)

Görüldüğü gibi, Allah'ın ağzından Yahudi ve Hıristiyanlara kahırlar


yağdırılır. Aynı surede onlara ne yapılması gerektiği açıklanır, kesin yargı
verilir:

"Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan,


Allah'ın ve resulünün yasakladığını haram saymayan ve hak dini din
edinmeyenlerle, boyun eğerek kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar
savaşın." (Tevbe 29)

Böylece İslamın gelecekteki yayılma çizgisi doğrudan Muhammet


döneminde belirlenir. Müslüman olmayanlardan cizye adlı vergi alınacaktır.
Müşrikler öldürülecektir:

"Eğer verdikleri ahitten sonra yeminlerini bozar, dininize saldırırlarsa, o


zaman küfürün elebaşlarını öldürün. Çünkü onların yeminleri yoktur. Böyle
yaparsanız hal ve gidişlerine son verilebilir" (Tevbe 12)

Muhammet öldüğünde (632) kurduğu İslam devleti yalnızca Mekke, Medine,


Neşed, Taif, Okaş, Bedr, Ceber bölgelerini kapsıyordu. Ebubekir (634)
döneminde İran sınırlarına dayanmıştı. Arap olmayan uluslarla yüzyüze
gelme dönemi başlamıştı.
Muhammet Mekke'yi aldıktan sonra, Medine'de kalmayı yeğledi. Medine
İslamlığa örnek olmuştu. Medine'yi evli ruhbanlardan oluşan bir devlet
merkezi gibi gördü. Gerçekte İslamlık Mekke'deki ilk dönemini unutma
özlemi içine girdi. Nitekim Ömer İslamlığın takvimini belirlerken, Mekke'de
peygamberliğin başlangıcını değil de Medine'ye göçü aldı. Çünkü Mekke
İslamlığın mahcubiyeti, Medine gücüydü. Mekke İslamlığı pasif, Medine
İslamlığı aktifti.

Kutsal Sözler

İçerik bakımından Kur'an beş başlıkta incelenebilir. Mekke ile Medine'nin


farkı ayetlerde çok açık biçimde görülür.

1. Surelerin bir bölümü İslamın ilke ve kurallarını içerir. Dinsel buyrukları


kapsar. Bu ayetlerde peygamber kendi kendisi ile konuşur gibidir. Şiirseldir.
Kâhinlerin uyaklı bildirisi gibi karanlık, derin, titreşimli ayetlerdir. Bunların
tümünde Tanrıya şükürler edilir. Hamdullahı sena ayetleridir. Bu dönem 32
surede 344 ayeti kapsar. Lirik dönem en çok yüreğe seslenir.
2. Kimi surelerde dine çağrı yapılır. Bu surelerde bol bol öğüt verilir. Tanrıya
şükür ve dua salık verilir. Tanrının büyüklüğünü belirten yargıları içerir.
Kavmini aydınlatır, uyarır. Doğru yola yöneltmek için çaba harcar. Bu evrede
çağrı, daha doğrusu Tanrı elçiliği de başlamıştır. Ancak bu Tanrı elçiliği çok
çekingencedir. Yalnızca iki kez resullükten söz edilir. Bu evrede 26 surede
849 ayeti kapsar. Nebilikten resullüğe ihtiyatla geçilen ve nasihata ağırlık
veren bir dönemdir.
3. Baskı, sindirme ve korkutma içeren surelerdir, insanları cehennem azabı
ile korkutan buyruklar yer alır. Öğütler yerini kıyamet, cehennem azap
sözlerine bırakır, insan ruhunun derinliklerindeki korkulara, kuşkulara
seslenir. Korkunç cehennem betimlemeleri ile kuşkular körüklenir. 21 surede
1902 ayet bu dönemdendir.
4. Öykü ve kıssa içeren surelerdir. Kalbe lirik sesle yönelinir. Bu olmazsa,
akla seslenilir. O da olmazsa, kuşkunun korkuları, tehditler başlar. Eski
peygamberlerin başından geçenler öykülenir.
5. Medine surelerinde Muhammet'in özel yaşamı ve dedikodularla ilgili olan
sureler vardır. Bunlar yalnız Muhammet'in kişisel yaşamını ilgilendirir.
Medine döneminde 21 surede 2095 ayet söylenir. Kur'an'ın üçte ikisinden
çoğu Mekke'de söylenir. Toplam 90 surede 4850 ayeti kapsar. Bu dönemde
yalnız 200-300 kişi Müslüman olmuştur.

Sözkonusu surenin ayetleri bu açıdan ilginçtir. Ancak biz bir örnek daha
verelim:
Ey peygamber, biz, ücretlerini (mehirlerini) verdiğin eşlerini, Allah'ın sana
ganimet olarak verdiği (savaş esir) lerinden elinin altında bulunan
(cariye)leri, amcanın, halalarının, dayının ve teyzelerinin seninle beraber göç
eden kızlarını sana helal kıldık. Bir de kendisini (mehirsiz olarak)
peygambere hibe eden. ve peygamberin de kendisini almak dilediği inanmış
kadını, diğer mü'minlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık).
Biz, eşleri ve ellerinin altında bulunan (cariye)leri hakkında mü'minlere
yapmaları gerekli kıldığımız şeyi bildirdik. (Onların bu hususta ne yapması
lazım geldiğini daha önce açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın, (sen bir
sıkıntıya, güç bir duruma düşmeyesin). Allah çok bağışlayan, çok
esirgeyendir. (Azhab 50).
Ey inananlar, (rastgele) peygamberin evlerine girmeyin. Ancak yemek için
size izin verilir de girerseniz (erkenden gelip) yemeğin pişmesini
beklemeyin. Çağrıldığınız zaman girin; yemeği yiyince dağılın, söze
dalmayın. Çünkü bu (davranışınız) peygamberi incitiyor, fakat o (size bunu
söylemekten) utanıyor. Ama Allah (gerçek)i söylemekten utanmaz. Onlardan
(yani peygamberin hanımlarından) birşey istediğiniz zaman perde
arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalbleriniz, hem de onların kalbleri için
daha temizdir. Sizin, Allah'ın elçisini incitmeniz ve kendisinden sonra onun
eşlerini nikahlamanız asla olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir
günah)tır. (Azhab 52)

Azhab suresi Hicretin 57. yılları arasında Medine'de inmiştir. Surede, İslamın
önemli yollar katettiği açıktır. Yukardaki ayetle ilgili İbni Abbas şunları
anlatır:
Kimilerine zaman zaman Muhammet'in evinde yemek verilir. Bunlar
kimileyin yemekten önce gelip yemek pişinceye değin beklerler. Yemekten
sonra da kalkıp gitmezler. Muhammet durumdan sıkılır. Bunun üzerine
sözkonusu ayet iner.
Peygamber, söylemesi gereken sözleri, yüzü tutup söyleyemediği için. Tanrı
söylemiştir.
Muhammet'in Zeyd'in eşi Zeynep ile nikahına izin veren tümceler de özel
yaşamı ile ilgili ayetlerdendir. Bilindiği gibi Zeyd, çocukluğunda annesinden
çalınıp köle olarak satılmıştır. Peygamberin kendinden 20 yaş büyük eşi
Hatice kendisini satın almıştır. Haticenin hediye ettiği bu çocuğu Muhammet
azad edip kendisine evlatlık edinmiştir. Muhammet, Zcyd'i çok sevmiştir.
Onu evlat edindikten sonra halasının kızı Zeynep'le evlendirir. Böylece bir
yerde Zeynep Muhammet'in kızı sayılır. Muhammet bir gün Zeynep'i evde
yarı çıplak bir durumda görür. "Ey kalpleri alt üst eden Tanrı" diye seslenir.
Zeynep durumu Zeyd'e anlatır. Zeyd eşini boşar ve Zeynep Muhammet'le
evlenir. Bu olay da büyük bir dedikoduya neden olur. Tanrı hemen
Muhammet'in imdadına yetişir ve sorunu çözer:

"Allah'ın nimet verdiği; senin de kendisine nimet verip hürriyete


kavuşturduğun kimseye: 'Eşini yanında tut, Allah'tan kork' diyordun, fakat
Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde gizliyordun, insanlardan çekiniyordun;
oysa asıl çekinmene layık olan, Allah idi. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince
biz onu sana nikahladık, ki (bundan böyle) evlatlıkları, kadınlarıyla
ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek hususunda mü'minlere bir
güçlük olmasın. Allah'ın buyruğu (her zaman) yerine getirilmiştir. (Azhab
37)

Ancak, Muhammet'in yandaşları yukardaki savları yadsırlar. Onlara göre, bu


evlilik öyle söylendiği gibi aşk evliliğine dayanmaz. Zeynep, Zeyd ile
geçinemez. Zeynep soylu bir aileden geldiği için bağışlanmış bir köle ile
evliliği kendisine bir türlü yediremez. Allah'ın resulünün hatırı için evlenir.
Zeyd'e bir türlü ısınamaz. Zeyd'e karşı soyluluğu ile övünür. Zeyd bir süre
buna dayanır. Sonunda Muhammet'e varıp Zeynep'ten ayrılmak istediğini
söyler. Muhammet bunu uygun bulur, ama Zeyd'e söylemeye çekinir.
"Karını yanında tut" diye öğüt verir. Peygamber, içinde gizlediği bu
huzursuzluğu gidermek ister. Boşanacak Zeynep'i kendi ailesine katacak,
böylece kırılan onurunu onaracaktır.
Ama bunun gerçekle bir ilgisi bulunmaz. Çünkü, Zeynep Muhammet'in
halasının kızıdır. Çok önceden onu görmüştür. Güzelliği söz konusu olsa,
onunla daha önce evlenme olanağına sahiptir.
Ayşe'nin ünlü gerdanlık olayı sonrası dedikodulara doğrudan Tanrı
müdahale eder. Olayın özü şöyledir: Peygamber bir akından dönerken Ayşe
geride kalır. Düşürdüğü gerdanlığını bulmak için gecikir. Konaklama yerine
geldiğinde ordunun Medine'ye gittiğini görür. Muhammet'in eşleri develer
üzerinde kapalı yerlerde oldukları için onun geride kaldığını kimse sezmez.
O da ararlar diye bulunduğu yerde bekler. Saffan adında genç biri, Ayşe'yi
orada beklerken görür. Devesine alıp Medine'ye getirir. Bu olay toplumda
korkunç bir dedikodu kumkumasına neden olur. Ayşe anasının evine gider.
Dargınlık bir ay sürer. Muhammet, Ayşe'yi ziyarete gider. Ayşe çok
üzüntülüdür. Böyle birşeyin olmadığını bildirir. Muhammet "Allah gerçeği
görüyor, suçsuzsan Tanrı bunu bilir" içeriğinde sözler söyler. Tam o sırada
Nur Suresi iner. Söz konusu sure sorunu çözer. Bu dedikoduları yayanları
Tanrı ağır bir dille suçlar. Ayşe ve Saffanı aklar:

"O yalan haberi getirenler içinizden bir gruptur. Onu sizin için şer sanmayın.
Aksine o, sizin için bir hayırdır. Onlardan her kişiye o günahtan kazandığı
vardır. Onların, günahın büyüğünü yönetenine de büyük bir azap vardır."
(Nur 11)

Bu olay gerçekte Ayşe ile Ali'nin arasının açılmasına da neden olmuştur.


Dedikodu yayılınca Ali'ye danışılmıştır. Ali ise "Olayın tanıkları vardır,
sorulup araştırılsın" demiştir. Şu ayette, söylentiye karşı çıkmayanlar da
suçlanır:

"Onu işittiğinizde, erkek ve kadın müminlerin birbirleri için iyi zanda


bulunup "bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?" (Nur 12)

İş bununla da bitmez. Olayın gerçek olup olmadığını kanıtlamak için Tanrı


bir tanıkla da yetinmez, dört tanık ister. Bu olaya inananları da yalancı sayar:

"Ona dört tanık getirselerdi ya! Madem ki tanıkları getiremediler, o halde


Allah katında tümü yalancıdır." (Nur 12)

Tanrı Peygamberini tam anlamıyla koruyucu kanatları altına almıştır. Böyle


bir dedikodunun yayılmasına bile izin verilmemesi gerektiğini vurgular.
Ancak konu bakımından yapılan bu ayrım, kesin değildir. Kimileyin dinsel
yargılarla öyküler birleşir. Geçmiş öyküler anlatılırken, dinsel buyruklar
verilir. Öğütler sıralanır. Toplum kuralları vurgulanır. Önasya geçmişinde ne
var, ne yoksa sergilenir.
Sözgelişi, evrenin yaratılış söylencesi, Tevrat'ta ve Sümerlilerde anlatıldığı
gibidir. Sümer söylencesine göre, evrende ilk olarak Tanrıça Nammu adında
büyük uçsuz bucaksız bir su vardır. Tanrıça o sudan büyük bir dağ çıkarır.
Oğlu hava Tanrısı Enlil, onu ikiye ayırır. Üstü gök olur. Göktanrısı onu alır.
Göğün altındaki yer ise yer Tanrıçası ile hava Tanrısının olur. Bilgelik Tanrısı
ile hava Tanrısı , yeri bitkiler, ağaçlar, sularla donatır. Hayvanlar yaratılır,
tümü yönetecek Tanrılar oluşturulur.
Tevrat'ta evrenin yaratılışı şöyle anlatılır: Suların yüzü üzerinde allahın ruhu
hareket ediyordu. Allah suların ortasında kubbe olsun, suları ayırsın dedi ve
Allah kubbeyi yaptı. Altta olan suyu üstte olan sudan ayırdı ve Allah
kubbeye gök ve alttaki kuru toprağa yer dedi." Bundan sonra yerin bitkiler
ve hayvanlarla donatımı gelir.
Görüldüğü gibi Sümer ile Tevrat söylencesi birbirine çok yakındır. Kur'an'da
yaratılış şöyle anlatılır:

"Gökler ve yer yapışık iken onları ayırdığımızı, bütün canlıları sudan


meydana getirdiğimiz bilmezler mi?" (Taha 30)

Yaratılış söylencesi Kur'an'da çok yüzeyseldir. Ancak ana düşünce üç


kaynakta (Sümer, Tevrat, Kur'an) aynıdır. Buna göre yer ve gök başlangıçta
bitişiktir. Bunların sudan çıkmasıdır.
İslam'a göre insan çamurdan yaratılmıştır. Bu inancın kökeni de çok eskilere
dayanır. Sümer'de Tanrılar özellikle dişi Tanrılar çoğalmaya başlayınca
işlerinin çokluğundan, yiyeceklerini hazırlamanın zorluğundan yakınırlar.
Bütün Tanrıları var eden deniz tanrıçası Nammu'ya bir çözüm bulması için
yalvarırlar. O da bilgelik Tanrısına bilgeliğini ve yeteneğini göstermesini
söyler. Bilgelik Tanrısı yumuşak kilden şekiller yapar. Ardından Tanrıçaya
şöyle seslenir:

Ey annem! adını vereceğin yaratık oldu, Onun üzerine Tanrıların


görüntüsünü koy Dipsiz suyun çamurunu karıştır, Kol ve bacaklarını
meydana getir. Ey annem! yeni doğanın yazgısını söyle! İşte o bir insan!

İşte bu iş sırasında tüm Tanrıların annesi, yer Tanrıçası, doğum Tanrıçası ve


bilgelik Tanrısı olmak üzere 4 Tanrı birlikte bulunurlar.
Tevrat'ta (Tekvin 2:7) bu olay şöyle anlatılır:

"Rab allah yerin toprağından adamı yaptı ve onun yüzüne hayat nefesini
üfledi ve adam yaşayan canlı oldu."
Tevrat'ta insanın yaratılışı iki türlü anlatılır. Tekvin Bab l:26'da, Allah'ın yeri
göğü, yıldızları, bitkileri hayvanları yaratışı anlatıldıktan sonra şunlar
söylenir:

"Allah dedi: Suretimizde benzeyişimize göre insan yapalım! O yeryüzünde


herşeye hakim olsun. Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı ve onları erkek
ve dişi olarak yarattı."

Böylece yaratılma altı günde tamamlanır. Talmud'a göre bu Ademle birlikte


yaratılan ilk kadın Lilith'tir. Lilith kendini Adem'le eşit görür. Adem'in
sözünü dinlemez. Bir dişi cin olur. Erkeklere sataşmaya başlar. Yakaladığı bir
erkeği bırakmaz. Özellikle ayın yedinci günü erkekler için büyük bir
tehlikedir. Bu Lilith, Sümer aşk Tanrıçası İnanna'nın ağacına yuva yapıp onu
kestirtmeyen bir cinin adıdır.
Allah daha sonra Adem'i topraktan, karısını da kaburgasından yaratır.
Böylece Tevrat'ta insan 6 günde erkek ve dişi olarak yaratılmasına karşın,
yeniden erkek çamurdan, kadın onun kaburgasından yaratılır.
Kur'an'da insanın yaratılışı çeşitli surelerde değişik biçimlerde geçer.

Yemin olsun ki, biz insanı topraktan oluşan bir özden yarattık. (Müminun
12)
Allah insanı, pişirilmiş çamur gibi kuru bir balçıktan yarattı. (Rahman 12)
Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan
yarattı., sonra "ol" dedi. Artık o olur. (Ali İmran 59)
Yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Ve insanın yaratılışına çamurdan
başlamıştır. ( Secde 7)
Andolsun, biz insanı; kuru çamurdan, değişken cıvık bir balçıktan yarattık.
Cini/ İblis'i de daha Önce kavurucu ateşten yaratmıştık. Hatırla o zamanı ki,
Rabbin meleklere, "ben kupkuru bir çamurdan, değişken, cıvık balçıktan bir
insanı yaratacağım demişti. Onu amaçlanan düzlüğe ulaştırıp öz ruhumdan
içine üflediğim zaman, önünde hemen secdeye kapanın. Meleklerin tümü
toplu halde secde ettiler, İblis müstesna. O, secde edenlerle beraber olmaya
karşı çıktı. Allah dedi: "Ey İblis! Sana ne oluyor da secde edenlerle beraber
olmuyorsun?" Dedi: "Kuru bir çamurdan, değişken cıvık bir balçıktan
yarattığın bir insana secde etmek için var olmadım." Buyurdu: "Öyleyse çık
oradan, çünkü kovuldun." (Hicr 26-34)
Görüldüğü gibi her üç dinde de insan çamurdan yaratılır. Ancak Sümer'de
insanın yaratılma nedeni ve nasıl yaratıldığı ayrıntılı olarak anlatılır." 61
Sümer söylencesinde "Onun üzerine Tanrıların görüntüsünü koy" denir.
Burdan anlaşıldığı gibi, Sümer'de Tanrılar insanı kendi görünüşünde
yaratmıştır. Bu da onların Tanrıları insan gibi düşündüklerine bir kanıttır.
Aynı söyleniş Tevrat'ta da geçer:

Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı, onları erkek ve dişi olarak yarattı.
(Tekvin Bab 1:27)

Çünkü Allah kendi suretinde Adam'ı yarattı. (Tekvin Bab 9:6)

Kur'an'da, dolayısı ile İslam düşününde de Tanrı'nın insanı kendi biçiminde


yarattığı açık olarak vurgulanır. Kur'an'da şöyle kanıtlar vardır:

Yahudiler dediler ki: "Allah'ın eli bağlıdır. Kendi elleri bağlandı elleri
bağlanasıcalar! Söylemiş oldukları lakırdı yüzünden lanetlendiler.
Söylediklerinin aksine, Allah'ın iki eli de alabildiğine açıktır dilediği gibi
bağışta bulunur. (Maide 64)

Muhammet'in bir hadisinde ise Tanrı'nın biçimi daha belirgin biçimde


anlatılır: Yüce Tanrı yarattıklarını yaratma işi bitirince sırt üstü uzanır. O
sırada bir ayağını öbür ayağının üzerine koyar. "Bunun benzerini yapmak hiç
kimse için uygun değildir" der.62 Bu da Muhammet'in Tanrı'yı insan
biçiminde algıladığının açık kanıtıdır.
Önasya geçmişini sergileyen bu kutsal kitapların ilk uçları birim birim Sümer
uygarlığına uzanır. Sümer'den kalan ünlü bir söylence vardır. Dilmun
adında, saf, temiz parlak Tanrıların yaşadığı bir ülke vardır. Burası hastalık
ve ölümün bilinmediği yaşam ülkesidir. Ancak orda su bulunmaz. Su
Tanrısı, güneş Tanrısına, yerden yerden su çıkararak orasını su ile
doldurmasını söyler. Güneş Tanrısı söyleneni yapar. Böylece Dilmun meyve
bahçeleri, tarlaları ve çayırlarıyla Tanrıların bahçesi durumuna gelir. Bu
cennet bahçesinde yer Tanrıçası 8 bitki yetiştirir. Bu ağaçlar meyvelenince
bilgelik Tanrısı Enki her birinden tadar. Buna yer Tanrıçası çok kızar. Tanrıyı
ölümle lanetleyerek ortadan yok olur. Bilgelik Tanrısı çok ağır hastalanır.
Öbür Tanrılar büyük güçlüklerle yer Tanrıçasını bularak bilgilik Tanrısını iyi
etmesi için yalvarırlar. Tanrıça, Tanrının 8 bitkiye karşı hasta olan 8 organı
için birer Tanrı yaratır. Yaratılan Tanrıların beşi Tanrıçadır. Hasta olan
organlardan biri kaburgadır. Onu iyi eden Tanrıçanın adı kaburganın hanımı
anlamına gelen Ninti'dir. Bu ad, "nin" hanım, "ti" kaburga sözcüklerinden
oluşan bileşik sözcüktür. 'Ti" nin bir anlamı da yaşamdır. İkinci anlamıyla
Tanrıçanın adı, "yaşamın hanımı" anlamındadır.
Tevrat ve Kur'an'da ise Adem, yasak meyveyi tadınca cennetten kovulur.
Tevrat'ta bu öykü (Tekvin 2:5-23) şöyle anlatılır:

"Ve henüz yerde bir kır fidanı yoktu ve bir kır otu henüz bitmemişti; çünkü
Rab Allah yerin üzerine yağmur yağdırmamıştı; ve toprağı işlemek için
adam yoktu ve yerden buğu yükseldi ve bütün toprağı suladı. Ve Rab Allah
yerin toprağından adamı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve
adam yaşayan can oldu. Ve Rab Allah şarka doğru Aden'de bir bahçe dikti
ve adamı oraya koydu ve Rab Allah, görünüşü güzel ve yenilmesi iyi olan
her ağacı ve bahçenin ortasına da hayat ağacını ve iyilik kötülüğü bilme
ağacını yerden bitirdi ve bahçeyi sulamak için Aden'den bir ırmak çıktı ve
oradan bölünerek dört kol oldu (bunlardan ikisi Dicle ve Fırat). Ve Rab Allah
baksın ve onu korusun diye adamı ortaya koydu ve Rab Allah adama,
"bahçenin her ağacından ye, fakat iyilik, kötülük bilme ağacından
yemeyeceksin, yersen ölürsün" dedi ve Rab adamı yalnız bırakmamak için
bütün hayvanları topraktan yaptı ve onlara ad koymak için adamı getirdi.
Fakat adam yalnız idi. Rab adama derin bir uyku verdi, onun kaburga
kemiklerinden birini aldı, ondan bir kadın yaptı ve onu adama getirdi ve
adam dedi: şimdi bu benim kemiklerimden kemik ve etimden ettir, buna nisa
denecek."

Bundan sonra yılanın kadını kandırarak yasak meyveyi yedirdiği, bahçede


olan Allah ile konuşmaları anlatılır. Allah yılanı lanetler. Allah Adem ve
karısına giymeleri için kaftan yapar. Kadını ağrılı çok çocuk yapması ve
Adem'i de toprakla uğraşması ile cezalandırır. Onları Aden bahçesinden
kovar. Buraya kadar karısının adı verilmez. 4. Babın başında karısının adının
Havva olduğu ve Habil ile Kain'i doğurduğu bildirilir.
Böylece Tevrat'ta (Bab 1:27) yaratılışın altıncı ve son gününde Allah insanı
erkek ve dişi olarak yarattığı halde, adamı yeniden yerin toprağından, eşini
de onun kaburgasından yaratır. Buna göre Bab 2:4-23'te anlatılanlar, Sümer
öyküsünden alınmadır.
Kur'an'da bu konu da çok yüzeysel anlatılmıştır. Konuya çeşitli surelerde
değinilir:

Ve Adem'e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere sunarken şöyle


buyurdu: "Hadi, haber verin bana şunların isimlerini, eğer doğru sözlüler
iseniz." (Bakara 31)
Ve Adem'e şöyle buyurmuştuk: "Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleşin ve
ondan dilediğiniz yerde, bol bol yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa
zulme sapanlardan olursunuz. Bunun üzerine şeytan onların ayaklarını
kaydırdı da onların içinde bulundukları yerden çıkardı. Biz de şöyle
buyurduk: "Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak aşağıya inin. Belli bir
sürüye kadar yeryüzünde sizin için bir bekleme yeri, bir nimet/bir
yararlanma imkanı olacaktır. Bunun üzerine Adem, Rabbinden bazı
kelimeler öğrenip belledi de O'na yöneldi. O da onun tövbesini kabul etti.
Gerçekten de O, evet O, Tevvab'dır, tövbeleri cömertçe kabul eder;
Rahim'dir, rahmetim cömertçe sunar. (Bakara 35-37)
Ey Adem! Sen ve eşin cennette oturun, dilediğiniz yerden yiyin ama şu ağaca
yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz. Derken şeytan
kendilerinden gizlenmiş çirkin yerlerini onlara açmak için ikisine de vesvese
verdi. Dedi: "Rabbinizin sizi şu ağaçtan uzak tutması, iki melek olmayasınız
yahut ölümsüzler arasına katılmayasınız diyedir." Ve Onlara "ben size öğüt
verenlerdenim" diye yemin etti. Nihayet onları kandırarak aşağı çekti. O ikisi
ağaçtan tadınca çirkin yerleri kendilerine açıldı. Bahçenin yapraklarından
yamalar yapıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara seslendi: "Ben
size bu ağacı yasaklamadım mı, ben size, şeytan sizin için açık bir düşmandır
demedim mi?" Ey rabbimiz dediler, 'öz benliklerimize zulmettik. Eğer bizi
affetmez, bize acımazsan elbette ki hüsrana uğrayanlardan olacağız.'
Buyurdu: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belirli bir
süreye kadar mekan tutmanız ve nimetlenmeniz öngörülmüştür." Buyurdu:
"Orada hayat bulacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılıcaksınız." Ey
Ademoğulları! Size, çirkin yerlerinizi örtecek giysi ve süs kıyafeti indirdik.
Ama takva giysisi en hayırlısıdır. İşte bu, Allah'ın ayetlerindendir. Düşünüp
öğüt almaları umuluyor. (A'raf 1926)
Andolsun, biz daha önce Adem'e ahit verdik de unuttu; biz onda bir
kararlılık bulmadık. Hani meleklere "Adem'e secde edin" demiştik de İblis
müstesna hepsi secde etmişti, İblis dayatmıştı. Bunun üzerine biz şöyle
demiştik: "Ey adem! Şu, senin de eşinin de düşmanıdır, dikkat et de sizi
cennetten çıkarmasın; sonra bedbaht olursun. Senin burda ne acıkman söz
konusudur ne de çıplak kalman. Ve sen burada ne susayacaksm ne de
güneşten yanacaksın." Derken şeytan ona şöyle diyerek vesvese verdi: "Ey
Adem! Sana, sonsuzluk ağacıyla eskimez çökmez mülk ve saltanatı
göstereyim mi?" Nihayet ikisi de ondan yedi. Bunun üzerine çirkin yerleri
kendilerine açıldı; üzerlerine cennet yapraklarından örtmeye başladılar.
Adem, Rabbine isyan etmiş, şaşırıp kalmıştı. Sonra Rabbi onu arıtıp
temizledi, onun tövbesini kabul edip kendisini iyiye ve doğruya kılavuzladı.
(Taha 115-122)

Sonuçta yaratılış söylencesi de Sümer ve Tevrat'ta birbirine koşuttur. İkisinde


de bir Tanrı bahçesi, dikilmiş ağaçlar, bahçeden su çıkarılması, yasak
meyvenin yenmesi, lanetlenme öğeleri yer alır. Sümer'de kaburgayı iyi etmek
için Tanrıça yaratılır. Tanrıçaya "kaburganın hanımı" adı verilir. Öykü
Tevrat'ta geçerken kadın kaburgadan yaratılmış ve adı Sümer'deki ikinci
anlamı olan Hayatın Hanımı'nın (yaşatan hanım) İbranice karşılığı olan
Havva'ya dönüşür.
Kur'an'da cennet bahçeleri değişik surelerde çeşitli ayetler de betimlenir.
Yasak ağacın sonsuzluk ağacı olduğu yalnız bir yerde geçer. Adem'i
cennetten yılan değil şeytan çıkarır. Havva'nın adı anılmadığı gibi, kaburga
kemiğinden yaratılmasından söz edilmez.
İslam mitolojisinde, Adem'in yaratılması ve cennetten kovulması daha
değişiktir. Allah, Cebrail, Mikail, Azrail, İsrafil adlı meleklerine 7 kat yerden
7 avuç toprak getirmelerini buyurur. Ne ki, yeryuvarlağı bu toprağı vermek
istemez. Azrail zorla alır. Allah bu toprak üzerine günlerce yağmur yağdırır.
Onu yumuşatır. Melekler yoğurur. Ve Allah biçim verir. Adem 80 yıl
biçimsiz toprak olarak 120 yıl da ruhsuz olarak bekler. Biçem ve renk
kazandıktan sonra meleklere, Adem'e secde etmesi buyrulur. Bu buyruğu
yalnız şeytan dinlemez. Bu yüzden cennetten kovulur. Cennetteki iyiyi
kötüden ayırma ölçüsü elma ağacından yemedir. Bu Adem'e yasaklanmıştır.
Cennetten kovulmasına kızan şeytan, yılan ile anlaşıp Adem ile Havva'yı
yasak meyve yedirerek cennetten kovdurur. Adem yaptığına pişman olur,
yalvarır. Cebrail aracılığı ile bağışlanıp Mekke'de Arafat'a yollanır. Orada
Havva ile buluşur. Adem'e Mekke'yi yapması buyrulur. Cebrail de hac
törenini öğretir. Böylece insan soyu türer.
Sümer ve İslam yaratılış söylencesinde başka bir koşutluk daha var: İslam'a
göre, insanın yaratılmasında Allah'a dört melek yardımcı olur. Sümer'de ise
dört önemli Tanrı yardımcı olur. Cennette bulunan elma ağacı, Sümer
söylencelerinde sıkça karşılaşılan, özellikle aşk Tanrıçası ile ilgili bir ağaçtır.
Kur'an'da bir kez bunun sonsuzluk ağacı olduğu belirtilir. Sümer'de bu
bilgelik Tanrısı Enki'ye yasak meyveyi, iki yüzü olan veziri İsimut verir. Bu
işi Tevrat'ta yılan, Kur'an'da şeytan başarır, İslam mitolojisinde Adem'in
bağışlanmasını Cebrail sağlar. Sümer'de ana Tanrıça, Tanrıların yalvarması
ile, bilgelik Tanrısını iyi eder.
Sümer'de bilgelik Tanrısı Enki, insanlara, öbür Tanrılardan haber getirir,
İslam'da da aynı işi Cebrail yapar. Cebrail'in güç sahibi olması ve kemale
eriştirmesi Sümer bilgelik Tanrısını anımsatır.
Habil ile Kabil söylencesi de eski bir geçmişe dayanır. Adem ile Havva'nın
çocukları Kain'in öyküsü, Tevrat Tekvin (Bab 4:1) de şöyle anlatılır:

Ve Adem karısı Havva'yı bildi. Gebe kalıp Kain'i doğurdu. Yine kardeşi
Habil'i doğurdu. Habil koyun çobanı oldu. Fakat Kam çiftçi oldu. Kain
günler geçtikten sonra, toprağın semeresinden Rabbe sunu getirdi. Habil de
sürüsünün ilk doğanlarından ve yağlarından getirdi. Rab, Habil'e ve onun
sunusuna baktı. Kain'e ve onun sunusuna bakmadı. Kain çok öfkelendi. Rab
Kain'e dedi: "Niçin öfkelendin ve suratını astın? Eğer iyi davranırsan o
yükseltilmeyecek mi? iyi davranmazsan günah kapıda pusuya yatmıştır.
Onun isteği sensin. Fakat sen ona üstün ol." Kain kardeşi Habil'e söyledi.
Öyle oldu ki, kırda oldukları zaman Kain kardeşi Habil'e karşı kalktı ve onu
öldürdü.

Aynı olay Kur'an'da yine çok kısa biçimde, söz konusu adlar olmaksızın
anlatılır:

Onlara, iki Adem oğlunun haberini oku: Hani bir kurban takdim etmişlerdi
de birisinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. 'Andolsun seni
öldüreceğim' dedi. Diğeri de 'ancak sakınanlardan kabul eder' dedi.
Andolsun ki, sen öldürmek için bana elini uzatsan, ben sana öldürmek için el
uzatacak değilim: Ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben
istiyorum ki, sen hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip
ateşe atacaklardan olasın: Zalimlerin cezası budur' dedi. Nihayet nefsi onu,
kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü. Bu yüzden de kaybedenlerden
oldu. Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için
yeri eşeleyen bir karga gösterdi: Yazık bana! Şu karga gibi olup da
kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi oldum dedi ve ettiğine yananlardan
oldu." ( Maide 2731)

Aynı öykü Sümerlilerde iki biçimde geçer. Birincisi şöyle anlatılır:

Çoban Tanrısı Dumuzi ile çiftçi tanrısı Emkimdu aşk tanrıçası Inanna'ya aşık
olurlar. Her biri Inanna'ya kendi ürününü över. Sonuçta tanrıça çoban tanrısı
Dumuzi'nin ürünlerini beğenerek onunla evlenir. Enkimdu bu seçimi dostça
kabul ederek onunla arkadaş olur.

Öbür öykü ise Sümer yaz ve kış Tanrılarının tartışmasına dayanır. Sümer'de
emeş yaz, enten kış anlamlarına gelir.

Kış, hava tanrısı Enlil'e çeşitli hayvanları, yavrularını, yağ ve süt getirir. Yaz
da ağaçlar, bitkiler ve değerli taşlar getirir. Her ikisi de kendi getirdiklerinin
daha değerli olduğunu söyleyerek tartışırlar. Bu kavgayı gören Tanrı, kışın
getirdiklerini daha üstün bulur. Yaz da bunu kabul ederek kışa boyun eğer.

Kur'anda büyük bir yer tutan bu öykü ve kıssaları Tanrı yalnız, insanlar ibret
alsınlar diye indirmiştir. Bu öykülerin bir bölümü daha önceden de inmiştir.
Sözgelimi Musa ile Firavun öyküsü Tevrat'ta bulunur. Ancak bu olay da
kökende Sümer söylencelerinden kaynaklanır. Sümer söylencelerinde
birbirine kızan Tanrılar, bütün ülkeye çeşitli yıkımlar verirler. Eski Önasya
geçmişinden tek Tanrılı dinlere uzanan çizgide Tanrıların ortak cezası, suları
kana çevirmektir:

Sümer'de aşk Tanrıçası Inanna, bir bahçenin kıyısında uyuya kalır. Bunu
gören bahçenin sahibi gidip Tanrıçaya tecavüz eder. Buna kızan Tanrıça
ülkeye çeşitli yıkımlar verir. Ülkede bütün kuyular kan ile dolar. Odun
taşıyan köleler kandan başka birşey içmezler.

Suların kana çevrilmesi konusu, Tevrat'ta (Çıkış Baba 7: 1425) şöyle anlatılır:

Rab Musa'ya dedi: firavunun yüreği inatçıdır, ulusu salıvermek istemiyor.


Sabahleyin ırmağın kıyılarına çıkan firavuna git, ona 'çölde bana ibaret
etmeleri için, ulusumu salıver' diye İbranilerin Allah'ı beni sana yolladı, ben
elimdeki değnekle ırmaktaki sulara vuracağım ve kana dönecekler. Musa
Rabbin dediğini yaptı. Değneğini ırmaktaki sulara vurdu. Bütün sular kana
döndü. Mısırlılar içecek su bulamadılar.

Bu olay Kur'an'da şöyle anlatılır:

Ve dediler ki: "Bizi büyülemek için ne kadar mucize getirirsen getir, biz sana
inanacak değiliz." Biz de onların üzerlerine ayrı ayrı mucizeler olarak tufan,
çekirge, kımıl, kurbağalar ve kan gönderdik; ama yine büyüklük tasladılar ve
suçlu bir topluluk oldular. (A'af 32-33)

Tevrat ve İncil'in eski çağlardan kalma söylence ve öykülerle dolu olduğu 19


ve 20. yüzyıl boyunca yapılan kazıbilim verileri ve tarihsel araştırmalarla
kanıtlanır. Sözgelimi, Musa'nın bir sepet içinde suya bırakılması öyküsü
bunlardan biridir. Kutsal kitaplarda geçen bu söylenceye göre, Mısır
firavununun eşi sepet içindeki çocuğu bulup sarayda büyütür. Gerçekte bu
söylence Babilonya döneminden kalma bir öyküdür. Asuriler ya da
Kaledonyalılar döneminden kalma inançların söylencelerindendir. Bu
söylence, öyküye inançlara Yahudiler yeni bir biçim verirler, Tanrı sözleri
kılığına sokarlar.63 Oysa, Kur'an söylediklerinin doğruluğuna Tevrat'ı kanıt
gösterir:

"Ey Muhammet sana indirdiğimiz bu kıssalardan kuşku duyuyorsan senden


önce Tevrat'ı okuyanlara sor, Rabbinden gelen bu kıssalar doğrudur." (Yunus
94)

Kendisi de Yahudi bir aileden gelen Sigmund Freud'a göre, Musa ile ilgili
olarak Tevrat'ta yer alan öyküler tümüyle yanlış ve uydurmadır. Tektanrı
düşüncesini yerleştiren ilk peygamber de Musa değildir. Öncelikle Musa
diye bir kimsenin varlığı kesin bilinmez. Musa yaşamış olsa bile, Tektanrı
düşüncesini ondan çok daha önce, Mısır firavunlarından Akhnaton
yerleştirmiştir. Yahudi bilginler daha sonra, Akhnaton'un görüşlerini
Musa'ya yamamışlardır. Yahudilerce "Tanrı" diye tanımlanan Yahve Yehova
diye bilinir çok eski dönemlerde "şer temsilcisi" sayılan bir Tanrıça'dır.
Seksen yaşında yazdığı bu önemli çalışmasında
Freud, Mısır firavunu Akhnaton'u erdem ve ahlak örneği olarak gösterir.
Tarihi çarpıttıklarını söylediği Yahudi din adamlarına ağır eleştiriler
yöneltir.64
Nuh kıssası, tufan, gemi ve geminin Cudi dağına oturuşu öyküsünün ise,
Kur'an'da yepyeni bir öykü olarak sunulur:

"İşte bunlar, sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Ne sen ne


toplumun bundan önce onları bilmiyordunuz. Artık sabırlı ol. Sonuç takvaya
sarılanlarındır. " (Hud 49)
Bu öyküyü Muhammet'in de halkı Arapların da bilmediği vurgulanır. Çünkü
Yahudiler Muhammet'in anlattıklarının Tevrat'tan aktarma şeyler olduklarını
ileri sürüp ona inanmamışlardır. Tanrı, Yahudilerin söz konusu savları
üzerine de bir ayet indirip onların ağızlarını tıkar:

"Eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku içindeyseniz, hadi onun


benzerlerinden bir sure getirin, Allah dışındaki destekçilerinizi tanıklarınızı
da çağırın. Eğer doğru sözlü kişilerseniz..." (Bakara 23)

Ulu Tanrı Yahudilere tam anlamı ile restini çekmiştir, "inanmıyorsanız,


buyurun siz daha iyisini ortaya koyun görelim" der. Ardından Kur'an'da,
daha önceki kitaplarda bulunmayan, halkın bilmediği bir öykü anlatılır.
Böylece Yahudilerin yukardaki savı da çürütülmüş olur.
Ancak Nuh öyküsü de gerçekte Önasya tarihinde bilinmedik bir öykü
değildir. Bu öykü Tevrat'ta yer alır. 1872 yılında bulunan Asur Kralı
Asurbanipal'in kütüphanesinde bir tablet üzerinde aynı öykü bulunur.
Gilgameş dastanının son bölümünü oluşturan bu öykü, ölümsüzlüğü arayan
Gilgameş'e, tufandan kurtulup Tanrılarca ölümsüzlük verilen Utnapiştim
tarafından anlatılır. Öykü kısaca şöyledir:

İnsanlar öyle çoğalırlar ki, Tanrı onların gürültü ve şamatasından uyuyamaz


olur. Bunun üzerine dört büyük Tanrı bu insanları yok etmeye karar verirler.
Bilgelik Tanrısı Enki, yarattıkları insanların ortadan kaldırılmasına çok
üzülür. Şuruppak kentinde yaşayan Utnapiştim'in evinin duvarlarından
seslenir. Tanrıların bir tufan yaratmaya karar verdiklerini söyler. Bir gemi
yapmasını önerir. Geminin biçimini bildirir. Adam söylendiği biçimde
gemiyi yedi günde bitirir. Gemi yapıldığı sürece çeşitli hayvanlar kesilir.
Beyaz, kırmızı su katılmamış şaraplar ırmak suyu gibi bol bol içilir. Yılbaşı
törenlerini andıran şenlikler yapılır. Utnapiştim geminin içine ailesini,
akrabalarını, sanatçıları, kırların evcil ve yaban hayvanlarını doldurur. Bu
arada altın da almayı unutmaz. Geminin kapısı kapanır kapanmaz şiddetli
bir fırtına ile birlikte yağmur boşanır. Sular yalnız gökten boşanmakla
kalmaz, yer Tanrıları da yerden su fışkırtırlar. Tufan öyle azgınlaşır ki, onu
yaptıran Tanrılar bile korkarlar. Bu kıyamet altı gün altı gece sürer. Yedinci
gün gemi Nisir dağına oturur. Yedi gün bekledikten sonra Utnapiştim dışarı
bir güvercin salar. Güvercin konacak yer bulamadığı için geri döner.
Ardından bir kırlangıç yollar. O da geri döner. Son olarak bir kuzgun uçurur.
Kuzgun geri dönmeyince, gemideki canlılar dışarı çıkarlar. Utnapiştim dağın
tepesine kurbanlarla içkiler sunar. Altlarında çeşitli ağaçların odunları yanan
ocaklara yedi kazan konur. Kurbanlar pişirilir. Kurbanların tatlı kokularını
duyan Tanrılar üşüşürler. Tufanı çıkaran Tanrı Enlil gelip insanları ve gemiyi
görünce çok kızar."Kim kurtardı bunları?" diye çıkışır. Bilgelik Tanrısı ona
karşı çıkar. "Günah yapanı, kurallara karşı geleni cezalandır, ama böylesine
ağır ve ölümcül olma!" diye onu yatıştırır. Böylece Utnapişim ve karısı
ölümsüz bir yaşam ile ırmağın ağzındaki Tanrılar bahçesine yerleşirler.65

Öykü, Sami dillerinden olan Akadca yazılmıştır. Ancak içinde geçen adlar,
başka bir dildendir. Öykünün Sümerlerden kaldığına inanılır. Nitekim daha
sonra Sümer yazıtlarında öykünün kimi kesitleri bulunmuştur. Tufan
öyküsü Sümercede şiir biçiminde yazılmıştır. Metnin en az yarısı ele
geçmemesine karşın, bulunan kesim konu hakkında oldukça aydınlatıcıdır.

Buna göre, Tanrılar insanlara kızarak bir tufan yapmaya karar verirler.
Tufanın yapılacağı Ziusudra adlı birine Tanrı tarafından bir duvar
arkasından bildirilir. Tufan bütün şiddetiyle yedi gün, yedi gece sürer.
Ziusudra Tanrılara kurbanlar keser.

Aynı olay Tevrat'ta (Tekvin 6-7) uzun uzun anlatılır.

Tevrat'a göre, insanlar kötü ve bozulmuş oldukları için, rab onları yok
etmeye karar verir. Nuh Allah'ı tanıyan, onunla birlikte giden biridir. Tanrı
ona, insanları yok etmek için bir tufan yapacağını bildirir. Kendisine bir gemi
yapmasını bildirir, içine alacağını anlatır. Nuh söyleneni yerine getirir. Tufan
başlar. 40 gün sürer. Yeryüzünde her şey yok olur. Sular ancak 150 günde
azalır. Gemi 7. ayda ve ayın 17. gününde Arafat dağına oturur. Nuh, 40 gün
daha bekler. Suların tümüyle çekilip çekilmediğini anlamak için önce bir
kuzgun salar dışarıya. O geri gelince bekler, bir güvercin uçurur. Üçüncü kez
yolladığı güvercin dönmez. Bunun üzerine karaya çıkarlar. Nuh kurbanlar
keser. Tanrı hoş kokular duyunca yeni bir tufan yapmamaya karar verir.
Nuh ile konuşur. Yeryüzüne bir daha tufan vermeyeceğine söz verir. Nuh
950 yıl yaşadıktan sonra ölür. Yeni yaşam, kurtulan canlılardan ve Nuh'un
oğullarından sürer.

Kur'an'da bu öykü, 29. surede çeşitli ayetlerde oldukça yüzeysel anlatılır.


Ayetlerin çoğu Nuh'un toplumu ile olan inanç sorunları ile ilgilidir. "Tufan"
sözcüğü yalnız bir kez geçer.

"Andolsun ki biz, Nuh'u toplumuna gönderdik de o şöyle dedi: "Ey


toplumum! Allah'a kulluk ve ibadet edin. Sizin ondan başka Tanrınız yok.
Üstünüze çok büyük bir azabın inmesinden korkuyorum." (A'raf 59)

Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla beraber


bulunanları kurtardık, onları yöneticiler yaptık; ayetlerimizi yalanlayanları
da batırıp boğduk. Bak da gör, önceden uyarılanların sonu nice oluyor.
(Yunus 73)

Nuh'a şöyle vahyolundu: "Toplumundan, daha önce inanmış olanlar dışında


hiç kimse iman etmeyecektir. Artık onların yaptıkları yüzünden tasalanıp
durma." Vahyimize bağlı olarak gözlerimizin önünde gemiyi yap. Ve
zulmedenler hakkında benimle karşılıklı laf edip durma. Onlar mutlaka
boğulacaklardır. Gemiyi yapıyordu. Toplumundan herhangi bir grup
yanından geçtikçe onunla alay ediyorlardı. Dedi ki Nuh: "Bizimle alay
ediyorsanız, biz de sizinle alay edeceğiz. Tıpkı sizin eğlendiğiniz gibi. "Rezil
eden azabın kime geleceğini, sürekli azabın kimin başına ineceğini yakında
bileceksiniz. Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca şöyle seslendik:
"Yükle içine her birinden ikişer çift ve aleyhinde hüküm verilen hariç olmak
üzere aileni, bir de iman etmiş olanları." Ama Nuh'la birlikte çok az bir kısmı
iman etmişti. Nuh dedi: "Binin içine. Onun akıp gitmesi de demir atması da
Allah'ın adıyladır. Benim Rabbim elbette ki Gafur'dur, Rahim'dir. Gemi
onları, dağlar gibi dalgalar üstünden yürütüp götürüyordu. Nuh onlardan
ayrı bir yerde duran oğluna seslendi: "Oğulcuğum, bizimle beraber bin,
kafirlerle beraber olma." Oğul cevap verdi: "Bir dağa sığınacağım, beni sudan
korur." Nuh dedi: "Allah'ın merhamet ettiği dışında bugün hiç kimse için
Allah 'ın kararından kurtaracak yoktur." Ve ikisi arasına dalga girdi de o,
boğulanlar arasına katıldı. Ve denildi: "Ey yer! Suyunu yut ve ey gök, sen de
tut." Ve su çekildi, iş bitirilmişti. Gemi, Cudi üzerine oturdu ve haykırıldı: "O
zalimler topluluğu geri gelmez olsun." (Hud, 36-44)

Andolsun biz Nuh'u toplumuna gönderdik de o onların arasında bin yıldan


elli yıl eksik kaldı. Sonunda onları tufan yakaladı. Çünkü zalimlerdi onlar.
Biz Nuh'u ve gemi halkını kurtardık ve o gemiyi alemlere ibret yaptık.
(Ankebut 14-15)

Zürriyetlerini de o dopdolu gemilerde taşımamız da onlar için bir ayettir.


Onlar için gemilere benzer, binecekleri başka şeyler de yarattık. Eğer dilersek
onları boğarız. Bu durumda ne kendileri için bir feryat eden olur, ne de
kurtarılırlar. (Yasin 41-43)

Görüldüğü gibi, Kur'an'da Nuh ve Tufan söylencesinde, geminin nasıl


yapılacağı, tufanın ne kadar sürdüğü, gemiden nasıl çıktıkları, Nuh'un neden
950 yıl yaşadığı anlatılmaz. Buna karşılık Tanrının insanlara kızması, olayın
yalnızca bir kimseye bildirilmesi, gemi yapılması, gökten ve yerden suların
taşması, geminin bir dağa yanaşması, bir kısım insanların kurtulması,
Nuh'un uzun ömürlü olması Sümerlerden gelen izlerdir.66
Eyüp Peygamberin sabrı öyküsü de Sümerlerden kaynaklanır. Sümerlerden
kalan iki ayrı tablette yer alan öykü 135 satıra ulaşan bir şiir biçimindedir.
Öykünün anadüşüncesi, insanların felaketlere uğradığı zaman, bunu yapan
Tanrıya lanetler yağdıracağı yerde, onu yüceltip ona yalvararak yüreğini
yumuşatması, böylece yıkımdan kurtulması düşüncesine dayanır. Sümerde
yalvarılan Tanrı, insanın kendi Tanrısıdır. O Tanrılar meclisine bu duaları
götürerek iyi sonuçlar alır.

Sümerlerden kalan şiir, önce insanın Tanrısını övmesini, yüceltmesini,


ağlayıp sızlamalarla yüreğini yumuşatmasını öğüt vererek başlar. Sonra adı
verilmeyen bir adama, akraba ve arkadaşlarınca yapılan kötü davranışlar
anlatılır. Adam başına gelen yıkımlardan söz eder. Arkadaşlarının da kendi
üzüntülerine katılmasını ister. Bundan sonra başına gelen bu durumların
kendi günahları yüzünden olabileceğini söyler. Tanrısına bağışlaması için
yalvarır. Şiir Tanrının onu bağışladığını bildiren bölümle son bulur.67
Tevrat'ta bu öykü, birçok bilge dolu sözlerle süslü, 1040 satırı kapsayan bir
şiir biçimindedir. Öykünün başında Tanrı Şeytan'a Eyüb'ün iyi bir kul
olduğunu söyler. Şeytan da "eğer onu kötü duruma düşürürsen, bak sana
nasıl lanet edecektir" diye karşılık verir. Şeytan Eyüb'ün vücudunu,
tabanından tepesine dek çıbanlarla doldurur. Eyüb sesini çıkarmaz. Karısı
ona "bunu veren Allah'a lanet et" der. Eyüb de "Allah'ın iyiliğini nasıl kabul
ediyorsak, kötülüğünü de öyle üstlenmeliyiz" karşılığını verir.
Bundan sonra Eyüb başına gelen yıkımları, dünyaya gelmemesi gerektiğini,
Allah'ın bunu kendisine haksız olarak verdiğini şiir biçiminde anlatır.
Arkadaşları ise, Tanrı'nın haksız bir iş yapmayacağını, kendisinin bunu hak
ettiğini söyleyerek Allah'ı savunurlar. Bundan sonra Allah ile Eyüb karşılıklı
tartışırlar. Her ikisi de kendi yaptıkları iyi işleri sayıp döker. Sonunda Eyüb
söylediklerine pişman olup tövbe eder. Allah da onun tövbesini kabul ederek
sağlığına kavuşturur. Mal ve mülkünü de iki kat yapar. Böylece Eyüb
arkadaşlarının yanında saygınlığını kazanır.
Görüldüğü gibi Sümer ve Tevrat metinleri konu olarak aynıdır. Tevrat'taki
şiir, Sümer şiirinden en az bin yıl daha sonra yazılmıştır. Daha derin ve
kapsamlı, şiirsel bir dil ve bilge dolu sözlerle donatılmıştır. Sümer şiiri daha
yalındır. Her ikisinde de felaketin kendi günahları yüzünden ceza olarak
verildiği söylenir. Yalnız Sümer inancına göre, zaten her çocuk günahı ile
doğar.
Kur'an'da bu öykü de çok yüzeysel anlatılır. Dört sure de birkaç ayet içinde
konu özetlenir. Nisa suresinin 163. ve Enam suresinin 84. ayetlerinde
İbrahim'den başlayarak bütün peygamberler arasında Eyüb'e de vahi
edildiği yazılır.

Ve Eyyub... Rabbine şöyle yakarmıştı: "Dert gelip çattı bana; sen, rahmet
edenlerin en rahmetlisisin." Hemen cevap verdik ona, kendisindeki derdi
kaldırdık. Tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir hatırlatma
olarak, ona ailesini ve beraberinde benzerlerini de verdik. (Enbiya 83-84)

Kulumuz Eyyub'u da an! Hani Rabbine şöyle seslenmişti: "Şeytan bana bir
yorgunluk ve azap dokundurdu." "Ayağını yere vur. işte yıkanacak bir yer,
işte içilecek soğuk bir su!.." dedik. Ona bizden bir rahmet ve özü temizlere bir
hatırlatma olarak, ailesini ve beraberlerinde benzerlerini bağışladık. "Eline
bir demet sap al da onunla vur ve yeminine ters düşmüş olma." dedik. Biz
onu sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o. Bize yönelen yakaran biriydi o. (Şad,
41-44)
Konu çok kısa yazılmış olmasına karşın, şeytanın azap vermesi, sabır,
Tanrıya yakarış, duaların kabul edilmesi ödüllendirme, Sümer ve Babil
kaynakları ile koşut biçimdedir.
Tevrat'ta bulunan "Süleyman'ın Şarkılar Şarkısı" bölümü de Sümerlere
dayanır. Açık saçık şiirlerden oluşan bu bölümün kutsal kitapta ne aradığı
tanrı bilimcileri çok düşündürmüştür. Görünüşe göre bu şiirlerin dinle ve
tarihle ilgisi bulunmaz. Bu şiirlerde bir seven, bir de sevilen vardır. Bunu
kilise papazları, İsa'yı seven, kiliseyi sevilen olarak yorumlamışlardır.
İbraniler ise Yahveyi seven, İsrail'i sevilen olanak göstermişlerdir. 19.
yüzyılda ise bunların İsrail düğünlerinde yapılan tören ile ilgili olduğu ileri
sürülür.
Oysa yeni bulguların ışığında yapılan araştırmalar bu şiirlerin Sümerlerin
yeni yıl bayramında, sazlar eşiğinde söylenen şarkılar ve ilahiler olduğunu
ortaya koyar. Sümer ekonomisi tarıma dayalı olduğu için ülkelerinde bolluk
ve bereketin bulunması önemlidir. Bu nedenle Sümerler, aşk Tanrıçası
İnanna ile çoban Tanrısı Dumuzi'yi (Dumuzi başlangıçta bir kraldır,
sonradan Tanrı yapılır) evlendirirse, onların verimlilik gücünü ve
ölümsüzlüklerini paylaşacaklarına ve bu yolla ülkelerinde bolluk ve bereketi
sağlayacaklarına inanırlar. Bu inanca uyarak Sümer şair ve ozanları iki Tanrı
ile ilgili bir söylence yaratırlar. Bunu yazıya geçirerek zamanımıza
ulaştırırlar. Bu törenlerde okunmak üzere, kralın ve rahibenin ya da Tanrının
ve Tanrıçanın ağzından birbirleri için aşk dolu, sevgi dolu, açık saçık şiirler
yazılır, bunlar bestelenerek şarkı biçimine getirilir. Sümerlilerde bereket
tapınımı oluşturan bu törenler, bugün "Kutsal evlenme törenleri" olarak
nitelendirilir. Bu bereket tapınımının İsa dönemine dek, hatta daha geç
zamanlara dek sürdüğü anlaşılır.

Aşk Tanrıçası İnanna ile Dumuzi birçok güçlüklerden sonra evlenirler.


Evlilik gerçekleşince Tanrıça yeraltı dünyasına gider. Ne ki, orası gidilen,
ancak dönülmeyen bir ülkedir. Kurala göre Tanrıça olmasına karşın,
yeryüzüne bırakılmaz. Bilgelik Tanrısı Enki'nin yardımı ile Tanrıça kendi
yerine birini yollamak üzere, yeraltı yaratıkları ile birlikte dışarı çıkar.
Tanrıça her gittiği yerde Tanrı ve Tanrıçaların, kendisinin yokluğunda
çuvallar giyerek, yerlerde sürünerek yas tuttuklarını görür. Hiçbirini yeraltı
dünyasına yollamaya kıyamaz. Fakat kocasının bulunduğu şehre gider.
Kocasını kendi yokluğuna aldırmaz biçimde keyifle tahtında oturur bulur.
Büyük bir kızgınlıkla "alın bunu" diye kocasını cinlere verir. Daha sonra
yaptığına pişman olur. Ama kocasının cezasız kalmasını da istemez. Bu
durumda Dumuzi'nin kızkardeşi rüya Tanrıçası Geştinannan'ın kardeşi
yerine yarım yıl yeraltında kalması onaylanır. Böylece Dumuzi kış aylarında
yarım yıl yeraltında kalır, ilkyaz gelince çıkıp karısı ile birleşir. Bu birleşmeyi
zamanın kralı ile baş rahibe kutlar. Büyük törenler yapılır. Artık yeni yıl
başlamıştır. Ortalık uyanır. Ağaçlar yeşillenir. Hayvanlar çoğalır.

İşte bu törenlerde okunan şiirlerin kalıntılarıdır Süleyman'ın Şarkılar Şarkısı


şiirleri... Kökende Sümer kralı, rahibe Tanrı ve Tanrıçanın ağzından birbirleri
için söylenmiş içi aşk dolu, sevgi dolu açık saçık bestelenmiş
şarkılardır.Sümer bereket kültünü oluşturan bu törenler, bugün "Kutsal
Evlenme Törenleri" olarak nitelenir. Bu bereket tapıncı İsa zamanına dek,
hatta daha geç zamanlara dek sürer. Bu yüzden dinle ilgisi olmayan birçok
konu Tevrat'tan çıkarılmasına karşın, söz konusu şiirler Tevrat'ta bırakılır.
Sümer Aşk Tanrıçası İnanna; Akadlarda İştar, İsrail'de Astarta, Yunanlılarda
Afrodit, Romalılarda Venüs adı altında saygı görür ve varlığını sürdürür.
Günümüzde İsa'nın annesi Meryem'e İnanna'nın nitelikleri yakıştırılır. O da
İnanna gibi, göğün egemenidir. Toplumsal adaletin savunucusudur.
Yoksulların, ezilenlerin koruyucusu sayılır. Kimi çevrelerce Tanrıça
düzeyinde algılanır, oğlundan daha çok ona tapılır. Annelerin, savaşanların,
üzüntü çeken ailelerin yardımı için ona dua edilir.
İsa'nın durumu ise Dumuzi'ye benzer. Dumuzi'nin dövülerek, eziyet edilerek
yeraltına götürülüşü, yeniden yeryüzüne çıkışı ile İsa'ya yapılanlar ve her yıl
yeryüzüne çıktığı düşüncesi arasında koşutluk vardır.
Dumuzi sözü günümüzdeki Temmuz ayının adı olarak yaşamını sürdürür.
Musevicede Tammuz biçiminde söylenir. 17 Temmuzda İsrailli kadınlar oruç
tutarak tapınak kapısına gidip ağlarlar. Bu Dumuzi'nin yeraltına
götürülüşünün can-landırmasıdır.
Önasya geçmişi yansıtan kutsal sözlerle Sümer yazıtları arasındaki
koşutluklar bunlarla da bitmez. Kur'anda İsa'nın neden Tanrının oğlu olduğu
şöyle açıklanır:

İmran'ın karısı demişti ki: Rabb'im, karnımda olanı azatlı bir kul olarak sana
adadım, adağımı benden kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin." Onu
doğurunca -Allah onun ne doğurduğunu bilirken- yine şöyle dedi: Rabbim
onu kız doğurdum, erkek kız gibi değildir, ona Meryem adını verdim. Onu
ve soyunu kovulmuş şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum. Rabbi onu güzel
bir şekilde kabul buyurdu; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve Zekeriya,
onun yanına, mihraba her girdiğinde yanında bir rızk bulurdu. "Ey Meryem,
bu sana nereden?" derdi. O da "Bu Allah katından" derdi. Zira Allah,
dilediğine hesapsız rızk verir. (Al-i İmran 36-37)

Bu ayetlere göre, o dönemlerde tapınaklar vardır. Tapınakların varlığı,


Tevrat ve İncil'de de bellidir. Meryem tapınağa adanmış ve orda yetişmiş bir
kızdır. Herhangi bir biçimde -kimi kitaplara göre ise Yusuf'tan- gebe
kalmıştır. Tanrı'nın çocuğu diye doğurması durumunda öldürüleceğinden
korkar. Bu yüzden çocuğunu ıssız bir yerde doğurmayı yeğler.
Bir varsayıma göre, İsa büyürken kendisine Tanrının oğlu olduğu
aşılanmıştır. "Ben Tanrının oğluyum" diye ortaya çıkması geç de olsa
ölümüne neden olmuştur.68 Çünkü bu olay ile Sümer inançları arasında
kimi koşutluklar vardır:
Kimi durumlarda Sümer rahibeleri evlenseler bile çocuklarının olmaması
gerekir. Kazara böyle doğan çocuklar öldürülür. Çünkü bu kadınlar Allah'ın
karısı, doğan çocuklar da Allah'ın çocuğu sayılır. Sümerliler bir ölümlüden
Tanrı çocuğu olsun istemezler.
Peygamberlere kutsal sözleri inişe hazırlayan ardı arkası kesilmeyen vahiy
nöbeti inancı da çok eskilere iner. Bu nöbetlerin ilginç özelliği, peygamberleri
tere boğup sürekli vecd nöbetleri içinde hayaller doğurmasıdır.
Kur'an'a göre, Allah insanla ancak vahiy yolu ile perde arkasından görüşür,
ya da elçi yollayıp ona dilediğini bildirir:

Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle (kulunun kalbine


dilediği düşünceyi doğurarak), yahut perde arkasından konuşur; yahut
izniyle dilediğini vahyedecek bir elçi gönderir. O, yücedir, hüküm ve hikmet
sahibidir. (Şura 51)

Tevrat'ta Tanrı ile bireyler (peygamberler dışında Musa'nın kardeşi, kölesi,


İbrahim'in karısı gibi) karşılıklı konuşurlar, insan biçimine girmiş melekler
Tanrıdan haber getirir. Tanrı istediğini rüyada bildirir.
Sümer'de Tanrı duvar arkasından konuşur. Bilgilik Tanrısı Enki tufanın
olacağını, Nuh'un karşılığı olan Ziusudra'ya duvar arkasından söyler. Ya da
Tanrılar insanlara yapacakları işleri düşlerle bildirirler. Bunlardan başka, fal
ve kehanet yolu ile insanlar Tanrıların isteğini öğrenirler.
Sümer'de düşler Tanrı bildirisi olarak yorumlanır. Bu düşlerin kimileri
Tevrat'ta ve Kur'an'da da yer alır. Bunlardan en ilginci Yakup ile oğlu
Yusuf'un düşüdür. Yusuf "tarlanın ortasında demetler bağlıyorduk. Benim
demetim kalktı dikildi. Sizin demetiniz onun çevresini kuşatıp benim
demetime eğildi" der. Kardeşleri bu bizim üzerimize kral mı olacak ?" diye
kuşkuya kapılırlar. Yusuf ikinci düşünde güneş ay ve 11 yıldızın kendisine
eğildiklerini gördüğünü söylemesi üzerine kardeşleri onu öldürmeye karar
verirler.
Sümer kralı Urzababa'nın yanınında çalışan Sargon, gördüğü düşü krala
söyleyince, kral kendi yerine kral olacağı korkusu ile Sargon'u öldürmek
ister.69
Yusuf kıssasında ise Tanrı Muhammet'e ilettiği öykünün güzelliği ile övünür
gibidir.

"Biz bu Kur'an'ı sana vahyederek, hikayelerin en güzelini anlatıyoruz. Oysaki


sen, bundan önce bunlardan tamamen habersiz olanlardandın." (Yusuf 3)

Kutsal kitaplar, Önasya geçmişinin öykü ve kıssalarını aktarırken, hukuk


düzenine de yeni biçim verip din kuralları olarak sunarlar. Sümer yasaları
Hammurabi yasalarının temelini oluşturur. Musa yasaları ve İslam yasaları
bu yasadan etkilenir. Musa yasasındaki ana babaya saygı, kimseyi
öldürmeme, zina yapmama, oğruluk yapmama, yalancı tanıklık etmeme,
komşunun karısına ve malına göz dikmeme gibi kurallar Sümer yasaları ile
aynıdır. Sümer yasaları daha insancıldır. Söz gelimi göze göz, dişe diş cezası
bulunmaz.
Samilerce yapılan yasalar bu yasalardan kaynaklanır. Söz gelimi İbrahim
Peygamberin karısı ile cariyesi arasındaki olay bunun açık kanıtıdır. Sümer
yasalarına göre, kısır bir kadının kocasına verdiği cariyesi çocuk doğurunca,
hanımına büyüklük taslayamaz. Büyüklük taslamaya kalkarsa cezalandırılır.
Tevrat ve Kur'an'da yazıldığına göre, İbrahim Peygamberin kısır eşi Sara,
cariyesi Hacer'i çocuk yapmak üzere kocasına verir. Cariye çocuk yapınca
kendisini üstün görmeye başlar. Bunun üzerine kocası, Hacer'i oğlu İsmail ile
birlikte çöle götürüp atar.
Tevrat'a göre büyük erkek çocuğa mirastan özel pay verilir. Çocuk isterse
babanın sağlığında bu payı alabilir. Aynı kural Sümer'de de vardır.
Araplarda zina yapan kadının taşlanması kuralı, Tevrat' ta geçer. Kur'an'da
böyle bir ceza bulunmaz. Zina cezası ile ilgili kimi ayetler vardır.
Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara kargı içinizden dört şahit getirin; eğer onlar
şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıncaya ya da Allah onların yararlarına
bir yol gösterinceye kadar evlerde tutun (dışarı çıkarmayın), içinizden iki
kişi, fuhuş yaparsa, onlara eziyet edin; eğer tövbe eder, uslanırlarsa artık
onlara eziyetten vazgeçin. Çünkü Allah tövbeleri çok kabul edendir. (Nisa
15-16)
Zina eden ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun; Allah'a ve
ahiret gününe inananlar iseniz Allah'ın cezasını uygulamada sizi, onlara
karşı acıma duygusu tutup engellemesin. Müminlerden bir grup da onlara
yapılan azaba şahid olsun. Zina eden erkek, zina eden veya ortak koşan
kadından başkasıyla evlenemez; zina eden kadın da zina eden veya ortak
koşan erkekten başkasıyla evlenmez. Böyleleriyle evlenmek müminlere
haram kılınmıştır. (Mü'minun 2-3)

Taşlama cezası, Sümerlilerin eski çağlarında vardır. İÖ 2200'lerde, iki koca


almaya kalkan kadınlar ve hırsızların, bu kötü davranışları yüzünden
taşlanacakları bildirilir. Daha sonraki yasalarda böyle bir ceza geçmez. Zina
ile ilgili yasalar ise yazıtlardaki kırıklar nedeniyle elde yok. Zina olayı
Hammurabi yasalarında bulunuyor:

129. Eğer bir adamın karısı bir başka erkekle yatarken yakalanırsa, onları
bağlayıp suya atacaklar. Eğer kadının kocası yaşatırsa kral da yaşatacak.
130. Eğer bir adam başka bir adamın babasının evinde oturan karısını zor
kullanıp koynunda yatırırken yakalanırsa, o adam öldürülecek, kadın özgür.

Sümerlilerde kızlık konusu da önemli görülür. Bir kölenin zorla kızlığını


bozan, belli bir oranda gümüş öder. Dul olarak evlenen bir kadın, kocasından
boşandığında, kız olarak evlenen kadının alacağı ödentinin yarısı alır.
Kızlık konusu Tevrat'ta daha katı. Bir kız evlendiğinde kız olmadığı
kanıtlanırsa taşla öldürülür. Kur'an'da ise kızlık konusuna değinilmez.
Sümer yazıtlarından zorla tecavüze değinilir:

"Hür bir adamın kızı tecavüze uğrarsa, anne, babası onun olduğunu
bilmemişlerse, kız onlara 'tecavüze uğradım' derse, anne, baba onu zorla
erkeğe kan olarak verecekler."
Zorla tecavüz, Sümer söylencelerine de konu olur. Tanrı Enlil Tanrıların başı
olduğu halde, evlenmeden önce karısını aldatarak zorla tecavüz ettiği için
Tanrılar meclisince yeraltı dünyasına sürülür.
Aynı olay Tevrat'ta da işlenir:

Eğer bir adam kız olan nişanlanmamış bir genç kadınla yatarsa ve onları
bulursa, adam genç kadınla yatarsa ve onları bulursa, adam genç kadının
babasına 50 şekel (Sümerlilerden Akadcaya geçen ağırlık ölçüsü) gümüş
verecek ve kadın onun karısı olacaktır. (Tesniye 22: 28-29)

Tevrat'a göre, bir adam nişanlı bir kızla şehirde yatarsa, her ikisi de
taşlanarak öldürülür. Kur'an'da buna değinilmez.
İslam inancındaki öbür dünya kavramının kökleri de eskilere iner. Sümer'de
toplumsal eşitliği koruyan Tanrıça, yılda bir kez insanları iyi ve kötü
davranışlarından dolayı yargılar. Kötüleri cezalandırır. Bu inanç İslam'a
Şaban ayının onbeşinde Berat kandili olarak girer. Sümer Tanrılarının esas
adları yanında, niteliklerine göre adları vardır. Babilliler bu adlardan 50
tanesini yeni yarattıkları Tanrı Marduk'a verirler. Böylece tek Tanrı
düşüncesine doğru bir adım atarlar, İslam'da, Allah'a verilen 99 ad, aynı
geleneğin bir devamı gibidir.
Sümerlilere göre ölüler, Kur adlı karanlık, gidip dönülmeyen bir yeraltı
dünyasına giderler. Bu anlayış, Tevrat'ta Şeol, Yunan'da Hades, İncil'de
cehennem, İslam'da ahiret olarak sürer. Sümerlilere göre burada yeniden
dirilme olmaz. Ancak yeraltı dünyası tanrıları, rahipleri ve ölenlerin
gölgeleriyle oldukça hareketli bir yerdir. Kimi özel durumlarda gölgeler
yeryüzüne çıkabilirler. Sözgelimi Gılgamış'ın çağrısı üzerine arkadaşı
Enkidu'nun gölgesi yeryüzen çıkar, iki arkadaş konuşur. Tevrat'ta ise Kral
Saul'un isteği üzerine Samuel'in gölgesi yeraltından çıkar.
Sümerlilere göre yeraltındaki ölülerin ruhları için yiyecek ve kurban
sunulmazsa, onlar yeryüzüne çıkarak insanları rahatsız ederler. Ölenlerin
ardından çok fazla ağlayıp sızlamak onları rahatsız eder. İslamlıkta da ölüler
için yapılan dualar, kurbanlar bu inanışın bir devamıdır. Müslümanlıkta da
vardır "Çok ağlayıp ölünün ruhunu rahatsız etmeyin" sözü. Yahudilere ise,
Babil tutsaklığından sonra, Perslerin etkisi ile, Zerdüşt dininden ölülerin
yeniden dirileceği, cennet, cehennem ve sırat köprüsü girer.
Tevrat'ta Elohim, insanların Tanrı gibi davranmalarına kızıp birbirlerini
anlamamaları için birçok dil ortaya çıkarır. Sümerde ise bilgelik Tanrısı hava
Tanrısına kızar, insanlar bir dil konuşurken, birbirlerini anlamayacak
biçimde birçok dil oluşturur.
Sümerliler kendilerinin, Tanrılarca seçilmiş üstün bir halk olduğunu
yazarlar. Tevrat'ta Yahve, Kur'an'da Allah, İsrailoğullarını üstün bir ulus
yapmıştır.70
Sümerliler kadını tarlaya benzetirler. Aynı söyleyiş Tevrat ve Kur'an'da
bulunur. Kur'an'da şöyle denir:

Kadınlarınız sizin tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz biçimde varın. Kendiniz


için ileriye hazırlık yapın ve mutlaka Allah'a kavuşacağınızı bilin. İnananları
müjdele. (Bakara 223)

Kur'an'da evrenin yaratılışı "ol" buyrumu ile başlar:

O'nun işi, bir şeyin olmasını istedi mi ona sadece "ol" demektir, hemen
oluverir. (Yasin 82)

Sümer'de de Tanrılar "ol" der ve her şey bu buyrumla oluşur.


Sümerliler dünyadaki bütün olayların gökte yıldızlarla yazılı olduğuna
inanırlar. Kur'an'da bu inanç sürer. Yine Sümerliler insanın yazgısının
tuğlada yazılı olduğuna inanırlar, İslam'a göre insanın yaşamı alnına
yazıldığı biçimde sürecektir.
Sümerlilerde 7 sayısı çok önemlidir. 7 gün-geçmek, 7 dağ aşmak, 7 ışık, 7
ağaç, 7 kapı kavramları kullanılır. Aynı biçimde Tevrat ve Kur'an'da 7 sayısı
bol bol kullanılır, İslam'a göre cennetin 7 kapısı vardır. Sümer yeraltı
dünyasının da 7 kapısı bulunur.
Sümerliler tanrılarını sevindirmek, onlardan bir istekte bulunmak,
hastalıklardan kurtulmak için veya yaptıkları adaklara karşılık kurbanlar
keserler. Bu kurbanlar sağlıklı olmalıdır. Sakat ve hastalıklı hayvan kurban
sunulmaz. Kurbanlar rahiplerce özel dualarla kesilir. Kurbanın sağ kalçası ve
iç organları Tanrıya sunulur. Kalan kesim çevrede olanlara dağıtılır, İslam'da
da kurban aynı koşullarda kesilir. Kurbanın sağ kalçası ile iç organları Tanrı
yerine, sahibine bırakılır, gerisi halka dağıtılır.71
Sümer'de kral ve kraliçelerin askerleri ve yakınları ile birlikte gömüldükleri
olur. Ancak Sümer'de insan kurbanı geleneği bulunmaz. Buna karşılık İsrail
ve Yunan'da insan kurbanı geleneği vardır. Araplarda da insan kurbanı
inancı olduğu anlaşılır, İbrahim Peygamber bu geleneği kaldırır.
Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların atası sayılan İbrahim Peygamber ve
ailesi, Tevrat'a göre Mezopotamya'dan Harran'a göçer. Harran'dan bir tüccar
kolonisi olarak Filistin'e girer, İbrahim, askeri ve parasal gücü ile kendi
kişisel tanrısını halka tanrı olarak benimsetir. Bu arada Mezopotamya'dan
getirdiklerini de halka aşılar.
Kur'an'a göre evreni tanrı yaratmıştır:

"Yeryüzünde ne varsa, tümünü o yarattı. O, sonra göğe yönelip, gökyüzünü


yedi kat olarak düzenledi." (Bakara 29)
"Gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratmıştır. Bu yaratılış altı gün
sürmüştür." (Fussilet 11-12)

Babilliler gök cisimlerinin devinimlerini büyük bir sabırla izlemişlerdir.


Yüzyıllar boyu süren bu gözlemleriyle vardıkları sonuçlar, bugün duyarlı
aygıtlarla yapılan ölçümlere yakındır. Eski Yunanda bu bilgiler daha da
geliştirilir. Özellikle Batlamyus, tüm ortaçağ boyunca Avrupa'yı ve öbür
uygarlıkları etkileyecek bütünlüklü evren modelini geliştirir.
Kur'an'daki evren modeli, o gün için doğruluğu tartışılmayan, Antik
Yunan'da geliştirilmiş evren modelidir. Bu model Batlamyus'ta son biçimini
almıştır. Yerçekimi yasası henüz saptanmadığı için, Kur'an'da şu ayetler de
geçer:

"Allah odur ki, gökleri direksiz yükseltmiştir; görüyorsunuz onları... Sonra


arş üzerinde egemen olmuştur. Güneşi ve ayı da boyun eğdirmiştir." (Rad 2)
"Yerküreye, onları çalkalanmasın diye birtakım dağlar diktik. Ve orada geniş
geniş yollar açtık ki, doğru gidebilsinler." (Enbiya 31)
"O'nun izni olmaksızın yerkürenin üstüne düşmemesi için göğü o tutuyor."
(Hacc, 65)

Görüldüğü gibi Kur'an'ın evrenin yapısı konusunda yazdıkları, o günün bilgi


düzeyinin kısa bir yinelemesidir. Evrenin oluşumu ve insanın yaratılışı gibi
konularla ilgili ayetler, o zamanın egemen görüşü olan Batlamyus evren
modelinin yansımalarını taşır. Fakat tam bir açıklamasını içermez. Gerçi,
inananlar, Muhammet'in okur yazar olmadığını ileri sürerler. Sıradan bir
kişinin böylesine büyük bir bilgi birikimi ile donanmış olmasını, kutsal bir
kaynağa bağlarlar. Oysa Cemil Sena, Hazreti Muhammed'in Felsefesi adlı
kitabında, Muhammet'in olası bilgi kaynağını şöyle sıralar:
a. Muhammet amcası ile yaptığı Suriye yolculuğunda Nasturi keşişlerin
manastırında, rahip Bahira'dan Hıristiyanlık ve çeşitli mezhepleri hakkında
kimi bilgiler edinmiştir.
b. Ukaz Çarşısında Yahudi, Hıristiyan ve Mazdeizme bağlı İranlılarla ve
putlara tapanlarla tanışıp, tartışmış ve Nejran piskoposu Kuss İbn Seyda'nın
vaızlarını dinlemiştir.
c. Habeşli köle Varaka'dan Hıristiyanlık ve Musevilik konusunda kimi
bilgiler edinmiştir.
d. Alışveriş nedeniyle Yemen, Suriye, Filistin, İran ve Anadolu kentlerine
yaptığı gezilerde, çeşitli ev ziyaretlerinde dinsel, tarihsel ve yazınsal
görüşmeler ve tartışmalar yapmıştır.
e. Mekke gibi çeşitli uluslardan kişileri barındıran bir çevrede büyümüştür.
Burada çeşitli insanları tanımıştır.
f. Medine'de Yahudilerin ders verdikleri yerlerde onlardan bilgi edinmiştir.
g. Kabe o yörenin dinsel merkezlerinden biridir. Burada 360 tanrı yontusu
vardır. Mekke'de kutsal işlere bakmak Muhammet'in ailesinin soydan gelen
görevidir. Bu nedenle Muhammet geniş bir bilgi ve deneyim kazanır.72
Gerçekte böyle bir kişinin okuryazar olmaması da olanaksızdır. Cemil
Sena'nın İbni Sina'nın Şifa adlı yapıtından aktardığına göre, Muhammet
Hudeybiye sözleşmesinin yazılması sırasında yazmanı Muaviye'ye şöyle
seslenir:

"Divitine kıtık koy, kalemini yan kes, be'yi uzat, sin'i belli ettir, mim'i
köreltme, Tanrı'yı güzel yaz, errehman'ı
uzat ve errahim'i tecvide uydur." 73

Bu da Muhammet'in okuryazar olduğunun kesin kanıtıdır.


Muhammet'in sunduğu öykü, öğüt ve ilkeler böylesine uzun bir yol kat
ederek kendisine ulaşmıştır.
Medine'deki on yılda 24 surede 1467 ayet söylenir. Hatta son yıllarda hiç ayet
bulunmaz. Ayrıca Medine'deki ayetlerde dinsel yargılar ikinci üçüncü
sıradadır. Yasal yargılar, toplumsal, siyasal, askeri esaslar önceliklidir.
Muhammet'in adı çok anılır. Oysa Mekke'de Muhammet'ten çok öbür
peygamberlerin adları anılır. Sözgelimi, Medine'de öbür peygamberlerin adı
12 kez anılır. Buna karşı, kendi adı, 47 kez geçer. Mekke'de dördüncü
dönemde bile Resullük yönü belirsiz ve silik bırakılmıştır. Medine'de bu
yalnız açıklık kazanmakla kalmaz, sürekli vurgulanır. Yalnız resul denmekle
yerinilmez. "Resulullah" diye vurgulanır. Muhammet iyice özgüven
kazanmıştır. Resulullah söylenişi Medine surelerinde 68 kez yinelenir.
Mekke ayetleri, Medine'dekinin üç katıdır. Sureler ise dört kat. Mekke
ayetleri, salt kısa değil, aynı zamanda seci ve kafiyelidir. Medine ayetleri
uzundur, ancak, uyaklar azalmıştır. Mekke'de söylenen Kur'an kökende
düzyazıdan çok şiire yakındır. Medine'deki sureler ise tümden düzyazıdır.
Sonuçta Mekke ayetlerinde buyrumlar, öyküler, öğütler egemendir. Medine
ayetleri ise bir devlet kuruluşu ile ilgilidir. Bir bakıma Mekke dönemi kuram,
Medine dönemi ise uygulamadır.
Mekke, Muhammet'in kabile peygamberliği, Medine ulus resullüğü
dönemidir. Resul yeni bir şeriat getiren peygamberdir. Bu anlamı ile eski
şeriatı sürdüren nebiden ayrılır. Nebiye, yalnızca vahiy iner. Nebi bunları
bildirmekle, çağrı yapmakla yükümlüdür. Allah'tan aldıklarını insanlara
söyler, başka bir şeye karışmaz. Tanrı bildirilerinin işlevi yalnız dinsel ve
uhrevidir.
Resuller ise şeriat sahibidir. Cemaatlarının reisi olurlar. Bu yüzden resulların
toplumsal ve siyasal işlevleri vardır. Bunlar salt dinsel değil, dünyevidir de.
Bu yüzden nebilerin hadisleri bulunmaz. Onlarda yalnız ayetlere saygı
duyulur, ikinci tür peygamberlerde ise hadis muteberdir.
Muhammet'in dini Mekke'de tümüyle uhrevidir. Medine'de ise daha çok
dünyevidir. Medine'de büyüyen dinden çok hükümettir. Muhammet,
Mekke'de vaizdir. Medine'de ise amirdir. Mekke'de bezgindir, üzüntülüdür;
Medine'de ise emindir, cesurdur, İslamlık Mekke'de yalvarır, Medine'de
hükümeder. Mekke İslamlığın doğuş yeri, Medine kuruluş yeridir.
Mekke'de din hep öbür dünyaya bağlanmıştır. Kıyamet yakındır, insanlar
Tanrıya kâfir olarak gitmemek için inanmalıdır. Mekke'deki din anlayışı salt
kıyamet, öbür dünya, cehennem ekseninde döner. Oysa Medine'de insanlar
yaşama çağrılır. Kıyametten, cehennemden söz edilmez, İslamlık Mekke'de
kalsaydı, dinsel kurallar bütününden oluşurdu. Medine'de yaşam kazandı.
Hıristiyanlık, uhrevilikten günlük yaşama üç buçuk yüzyıl gibi bir süreçte
dönmüştür, İslam bunu peygamberinin yaşamında sağladı. Ona bunu
yaptıran salt peygamber kalışı değil, aynı zamanda hükümdar oluşudur.
Peygamberlik ve yöneticilik ayrı ayrı birer güç oldu. Peygamberliğine
inanmayanları boynuna yöneticinin kılıcı inandırdı.
Gerçekte Muhammet evrensel bir din tasarlamaz. Gerçi din yayılma
düşüncesine dayanır. Muhammet'in çocukluğu uzak illerde geçmiştir. Tüm
bunlara karşın, Muhammet'in dini evrensellikten uzaktır. Her yönü ile Arap
milliyetçiliğinin izlerini taşır. Nitekim Mekke'de Muhammet yalnız kabile
nebisidir. Medine'de kabileden halka yönelir. Yalnızca Arap halkını düşünür.
Yalnız Arapları müşriklikten kurtarmak ister. Bunun en kesin kanıtı Kuran'ın
Arapça söylenmiş oluşudur. Kur'an, peygamber Araplara yollandığı için
Arapça söylenir.

"Eğer biz onu yabancı dilde bir Kur'an yapsaydık, elbette şöyle diyeceklerdi:
"Ayetleri detaylandırmalı değil miydi?" İster yabancı dilde, ister Arapça!"
(Fussilet 44)
"Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur'an olarak indirdik."
(Yusuf 2)

Bu gerekçe Kur'an'da doğrudan açıklanır. Tanrı eskiden de hangi halka


peygamber yolladıysa, onu halkın diliyle yollamıştır:

"Biz, görevlendirdiğimiz her resulü ancak kendi toplumunun diliyle


gönderdik ki, onlara açık seçik beyanda bulunsunlar." (İbrahim 4 )

Giderek Muhammet Araplık bilincini iyiden ortaya kor ve şu ayeti ileri sürer:

"Andolsun içinizden size onurlu bir resul gelmiştir. Sizi rahatsız eden şey
onu da üzer. Çok düşkündür size Müminlere ise daha şefkatli ve daha
merhametlidir." (Tevbe 128)

Gerçekte Muhammet'in peygamberlik alanı da sınırlıdır. Bu alan, kendi


halkının bulunduğu, şehirler anası Mekke ile onun çevresini içine alır.

"Biz sana Arapça bir Kur'an vahyettik ki, ülke ve medeniyetlerin anasını ve
çevresindekileri uyarasm." (Şura 7)

Gerçekte şehirler anası Mekke'nin alınması ile din amacına ulaşmıştır, tüm
uğraş sonucunu almıştır.

"Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi


tamamladım ve sizin için din olarak İslamı seçtim." (Maide 3)
Bu bakımdan Muhammet, İslam olmayan Arap milliyetçi-lerince de büyük
saygı ile anılmaktadır 74
Zaten İslam yeni bir din değil, İbrahim'in dininin Araplara özgü yeniden
doğuşudur, İbrahim'in dini, Allah'ın tek olduğunu kabul eder. Bir Tanrı, bir
gerçek dünya ve iyi amel üzerine kurulmuştur. Bu üç ilke Musevilikte ve
Hıristiyanlıkta da vardır, İslamlık da bu üç kural üzerine kurulur. Bunların
tümü tek dindir.

"De ki: Allah doğrusunu söylemiştir, vaadinde sadıktır. Hadi artık hanif
olarak İbrahim'in dinine uyun. Müşriklerden değildi o. " ( Ali İmran 95)

Kökende İbrahim'in dininin adı da Müslim'dir. Nefsini Allaha teslim edenin


dinidir.

"Allah uğrunda ona yaraşır bir gayretle didinin. O sizi seçmiş ve dinde size
hiçbir güçlük çıkarmamıştır. Babanız İbrahim'in dinini esas alın. Allah sizi,
önceden de şu Kitap'ta da Müslümanlar diye adlandırdı." (Hac 78)

Yalnız İbrahim değil, onun Yakup, Yusuf gibi oğul ve soyu da Tanrının
birliğini söyledikleri için Müslimdir. Musa, İsa hep Müslim'dir. Tümü
İbrahim'in dininin çeşitlemeleridir. Bu ortamda Muhammet kendine ilk
Müslüm adını verir. Çünkü Arap'tan ilk Müslim olan odur. Yeni bir din
yoktur, Arapları ilk kez, eskiden beri var olan Arap dinine çağrı vardır.
Kabe'nin kutsallığı da buradan gelir. Kabe kitaplı dinlerin ilk atası, tek
Tanrıcılığın peygamberi olan İbrahim yapmıştır. Kıblenin Kudüs'ten Kabe'ye
çevrilmesi Muhammet'in kendi dinini doğrudan İbrahim'in dinine
bağlamasındandır. İbrahim'in dini ne Yahudi, ne Hıristiyan, ne Müslüman
dinidir; yalnızca kendini Allah'a teslim etmiş kul olan İbrahim dinidir.
Ancak İslamlık, Musevilik, Hıristiyanlık ve öbür dinlerden şeriat bakımından
ayrılır. Din tek, koşullar ayrıdır. Çünkü koşullar halklara özgüdür. Halklar
ayrılınca koşullar da ayrılır.

"Her ümmet için biz, bir ibadet şekli bir ibadet yeri belirledik; onlar, onu
izlerler. Artık bu iş konusunda seninle çekişmesinler. Sen de rabbine davet et
dua et. Sen, elbette ki şaşırtmadan yol aldıran bir kılavuzsun" (Hac 67),
"Nuh'un ardından birçok resulleri daha toplumlarına gönderdik." (Yunus
74),
"Biz, görevlendirdiğimiz her resulü ancak kendi toplumunun diliyle
gönderdik ki, ki onlara açık-seçik beyanda bulunsun, "(İbrahim 4)

Her halka, anlasın diye, o halkın dili ile peygamber yollanmıştır. Şeriat
ayrılıklarının kaynağı burdan başlar. Din tektir, ama peygamber ayrılığı
yüzünden şeiratlar ayrıdır.
Hatta tek şeriatı Allah bile istemez. Şeriatlar çeşitli olmalı ki insanlar daha iyi
sınav edilsin. Hangi halkın İbrahim'in dinine daha yürekten ve sağlam bağlı
olduğu anlaşılsın. Bu yüzden şeriatlar da ayrı olmalıdır.

"Sizden her biri için bir yol ve metod belirledik. Allah di-leseydi sizi elbette
bir tek ümmet yapardı.Ama size vermiş olduklarıyla sizi imtihana çeksin
diye öyle yapmamıştır. O halde hayırlarda yarışın. Tümünüzün dönüşü
Allah'adır. O size, tartışmış olduğunuz şeylerin esasını bildirecektir." (Maide
48)

Demek ki, bütün insanları İslam yapmak çabası yoktur. Tanrı tek şeriat
istemez. Öbür şeriatlar da hak olarak olduğu gibi dururlar. Gelen bir şeriat
öbürlerini ortadan kaldırmaz. Nitekim Musevi şeriatı da İsa'dan sonra
ortadan kalkmaz, İslamlık geldikten sonra da öbür şeriatlar yine dururlar.
Başka türlü olmasına da olanak bulunmaz. O ki Tanrı tektir, peygamberler
aynı görevle yollanmış delegelerdir. Peygamberler de eşittir. Biri öbüründen
üstün tutulmaz. Kur'an'da bu açıkça vurgulanır:

"Şöyle deyin: "Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a Yakub'a


onun torunlarına indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilene, ve diğer nebilere
verilene inandık. Bunlar arasından hiç kimseyi ayırmayız. Biz yalnız O'na
Allah'a teslim olanlarız" (Bakara 136)

Muhammet'in hedefi insanları puta tapmaktan kurtarmaktır. İnsan Tanrının


tekliğine inanmakla insan olur. Muhammet kendi putatapar halkını bundan
kurtarmak ister. Musevilik, Hıristiyanlık öbür halkları kurtarmıştır, bu da
kurtaracaktır.
Muhammet öbür dinleri de İbrahim'e dayanan hak dinleri olarak görür. Tek
Tanrılı dinler içinde en çok Hıristiyanlığa yakınlık duyar. Çünkü
Hıristiyanlar arasında derin araştırma yapan keşişler vardır. O keşişler
Muhammet'in söylediklerini yalanlamazlar. En önemlisi ise, Hıristiyanlar,
kibre saplanmamışlardır. Yahudilerse kibre sapıp Muhammet'i alaya
almışlardır:

"Şu tartışılmaz bir gerçektir ki, insanların iman edenlere en şiddetli


düşmanlık duyanlarını, Yahudilerle şirke batanlar bulursun. Şu da
tartışılmaz bir gerçektir ki, insanların iman edenlere sevgide en yakın
olanlarını "biz Hıristiyanlarız" diyenler bulursun. Bu böyledir. Çünkü o
Hıristiyanlar içinde derin araştırmalar yapan keşişler kendini Allah'a adamış
rahipler vardır. Ve onlar, kibre sapmazlar." (Maide 82)

Muhammet Mekke'de Kureyşlilerin baskısına uğrayan Müslümanları


Hıristiyan Habeşistan'a yollar. Hırıstiyanlarla uzlaşma içindedir. İran ile
Bizans arasında savaş sürmektedir. Muhammet Rumların kazanacağını
söyler ve bu konuda Tanrıdan ayet iner:

"Yenilgiye uğratıldı Rum... Yeryüzünün çok yakın bir yerinde. Ama onlar
yenilgilerinin ardından galip duruma geçecekler. Birkaç yıl içinde, iş, oluş
önünde de sonunda da Allah'ındır. Onların galibiyet gününde müminler
ferahlayacaklar" (Rum 2-4)

Gerçekten 625 yılında Rumlar İranlıları yenerler. Suriye' yi ele geçirirler. Bu


olay Medine'de şenliklerle kutlanır.
Ancak bu uzlaşmanın sürmesi olanaksızdı. Hıristiyanlık başlangıçta küçük
bir din olan İslamlığı önemsemediği için korur. Zaten Muhammet Medine'ye
göçtüğünün dördüncü yılında Hırıstiyanlarla bir sözleşme imzalamıştır.
Olaya, Ebubekir, Ali, Ömer, Osman tanıktır. Belge Muhammet'in yazmanı
Muaviye'nin kaleminden çıkar. Hırıstiyanlarla yapılan bu sözleşme,
Hıristiyan ve Müslümanların önünde, Karmel dağında Fryars Manastırında
iki tarafça imzalanır. Bu sözleşme özetle şu koşulları içerir:

Muhammet, kendi dininin temsilcisi olduğunu onaylatır. Hıristiyanlar da


kendi inançlarında tam özgür olacaklardır. Onlara ait her tür taşınır,
taşınmaz mal kendisinin ve tüm Müslümanların koruması altında olacaktır.
Papaz ve keşişlerden, istekleriyle yapacakları bağış dışında vergi
alınmayacaktır. Vergi zengin tüccarlardan ve balıkçının incisinden,
madencinin değerli taşlarından, altınından, gümüşünden ve öbür varlıklı
Hırıstiyanlardan alınacaktır. Bu vergi yıllık 12 şilini geçmeyecektir.
Kişilerden güçleri ve yeteneklerinin üstünde vergi istenmeyecektir.
Hıristiyanlar, Müslümanlarla birlikte düşmana karşı savaşa gitmeye
zorlanmayacaktır. Müslümanlar onları korumak ve kollamakla yükümlü
olacaklardır. Hıristiyanlar ve Müslümanlar tasada ve kıvançta ortaktırlar.
Hıristiyanlar kızlarını Müslümanlarla evlendirmek zorunda değildir. Damat
adayı olmaları durumunda yalnız Hıristiyan oldukları için red
edilmeyeceklerdir. Taraflar kararlarını tümüyle özgürce vereceklerdir. Bir
Hıristiyan kadın, bir Müslümanla evlenirse, kocası kendisine dilediği ve
bildiği gibi ibadet özgürlüğü vermekle yükümlüdür. Müslüman koca bu
yüzden Hıristiyan eşini boşamakla tehdit edemez.
Bunlara karşılık, Muhammet Hıristiyanlardan İslam düşmanlarına yardımcı
olmamalarını ister. Hıristiyanlar onlara evlerini ve kucaklarını
açmayacaklardır. Muhammet, Müslümanlara tanınmış hak ve ödevleri,
Müslümanların denetimindeki Hıristiyanlarada tanımaktan çekinmez. Kısaca
Muhammet'e göre onlar da "... şeriatın gereği olarak" Hıristiyandırlar .75
Ne var ki, Muhammet'in kurduğu bu düzen ve getirdiği bu anlayış, kısa süre
sonra bozulur. Müslümanlık yayılıp güçlenince aradaki çatışma
kendiliğinden su yüzüne çıkar. Oysa Muhammet'in dini tek Tanrılı dindir.
İsa hak peygamberidir. Tanrı bakire Meryem'i gebe bırakmıştır. Cebrail
Meryem'e nefesle üflemiştir. Bu bakımdan İsa'nın sözleri de vahiylerdir. İsa
ölüleri diriltir. Tüm bunlara karşın, İsa Tanrı'nın oğlu değildir.

"Rahman çocuk edindi dediler. Andolsun ki, siz pek kötü bir iddiada
bulundunuz! Bu sözünüz yüzünden nerdeyse gökler çatlayacak, yer
yarılacak ve dağlar yıkılıp dağılacaktır. Rahman için çocuk iddia
ettiklerinden ötürü. Çocuk edinmek rahmana yakışmaz." (Meryem 88-92)

Oysa kilise Hıristiyanlığı "Üçleme" (baba, oğul, kutsal ruh) ve İsa'nın


Tanrılığı üzerine kurulmuştur. Yukardaki ayetlerden sonra şöyle denir:

"Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahman'a kul olarak gelecektir"


(Meryem 93)

Böylece İsa'nın, Tanrı'nın oğlu değil, kulu ve peygamberi olduğu vurgulanır,


İsa'nın Tanrının oğlu sayılması anlayışına karşı çok sert tepki gösterilir.
Kendisi de Tanrı seçtiği peygamberdir. Ama sıradan, ölümlü bir insandır.
Muhammet'e göre Üçleme öğretisi çok Tanrıcılığın kalıntısıdır. Tanrının üç
(baba, oğul, kutsal ruh) olduğu anlayışına dayanır. İsa, olağan bir anadan
doğma bir peygamberdir, İsa'nın ölümü de bütün insanlığın günahtan
kurtulması için değildir. Bu anlayış, Tanrı'nın adaletine karşı bir haksızlıktır.
Tanrı, başkalarının günahını, bir başka insana yükleyip ona ödetemez.
Kökende Hıristiyanlıkta da bu konuda görüş birliği bulunmaz. Sözgelimi
İskenderiye piskoposu, İsa'nın Tanrılık özelliğini yadsır. Muhammet birbiri
ile didişen bu Hıristiyan anlaşmazlığından tiksinmiştir. Rum suresinin 32.
ayetinde şöyle seslenir:

"Onlardan ki, dinlerini parçalayıp hizipler/ fırkalar haline geldiler. Her hizip
kendi elindekiyle sevinip övünür." (Rum 32)

Kökende dinler hiçbir zaman onu bildiren peygamberlerin dini değildir,


İsa'nın dinini kilise ve tarikatlar değiştirmiştir. Muhammet'in İslamlığını
sonraki Müslümanlar değiştirecektir. Böylece iki dinin yandaşları arasında
yüzyılların o uzun, o korkunç, o milyonla insan kanına mal olan boğuşmalar
başlar.
Muhammet'in İslamlığı İbrahim'in dininin Araplara özgü gelişi olarak
başladığı alçak gönüllü yolculuğunu giderek tek din, son din ilkesi ile
sürdürür. Öbür dinler ve ilkeler eskidir, çağın gerisinde kalmıştır. Tanrı
gelişen dünyanın koşullarına uygun son kitabı yollamıştır.
Kur'anda öbür dinler için de belirsiz bir yorum getirilir. Musevilik,
Hıristiyanlık da hak dinidir. Ancak bunların haklılıkları İslamlığın doğuşuna
kadardır. Zaten onlar kendi dinlerini bozmuşlardır. Kuranda bu bozulma
açık biçimde vurgulanmıştır. O dinler bozulduğu için İslamlık çıkmıştır. Bu
yüzden Musevisi de Hırıstiyanı da tümüyle kâfirdir, inançsızdır. Kiliseler
birer küfür tapınağından başka bir yer değildir. Bu yüzden, Fatih Sultan
Mehmet Ayasofya'yı cami yaptığı için kutsal bir sultandır!
Öte yandan, Müslümanlık, inançların uygulanışı bakımından Hıristiyanlığı
aşar. Kişiye yeni hak ve özgürlükler getirir. Söz gelimi, bir Müslümanla
Allah arasına kimse giremez. Ne Müslüman olacaksın, ne de
Müslümanlıktan çıkacaksın diye biri buyurabilir. Oysa Hıristiyanlıkta bir kişi
ancak kilise aracılığı ile Hıristiyan olabilir. Kilise bir kişiyi Hıristiyanlıktan
çıkardıktan sonra her şey bitmiştir. Oysa İslamlık her iki bakımdan laiktir.
Müslümanlıkta zorlama bulunmaz. Hiç kimse yaptıklarından dolayı bir
Müslümanla hesaplaşamaz. Hesap sormak yalnız Allah'ın hakkıdır.
"O halde tebliğ etmek sana, hesap sormak bize düşer." (Ra'd 40)
"Kim küfre saparsa , inkârı kendisi aleyhinedir." (Rum 44)
"Sizin dininiz size, benim dinim bana" (Kâfirun, 6)
"Dinde baskı-zorlama - tiksindirme yoktur" (Bakara, 256)

Yine ileri sürülen iyimser savlar bitmez, İslamlıkta kimseyi öldürme hakkı da
yoktur. Öldürme ancak kısas durumlarında sözkonusu olabilir. Allah yapısı
olan insanı yıkmak, Tanrının eserini yıkmak, en büyük suçtur. Ancak onun
cezası ölümdür. Kur'an'da bu konu da açıktır:

"Allahın saygıyla layık kıldığı cana haklı bir sebep yokken kıymayın." (İsra
33)

Vicdan özgürlüğü, başka dinden olanlara saldırı da yasaklanmıştır.


Sözgelimi Medine'de inen şu sureler vardır:

"Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan


çıkarmayan kimselerle iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men
etmez. Allah adaleti ayakta tutanları sever. Allah sizi ancak din hakkında
sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran, çıkarılmanıza yardım eden
kimselerle dost olmaktan yasaklar. Böyleleriyle dost olanlar, zalimlerin ta
kendileridir." (Mümtehine 8, 9)

Yine aynı iyimser savlara göre Muhammet İslamlığında cihat da saldırmacı


değildir. Ancak Müslümanlığa düşmanlık besleyenlere karşıdır. Kur'an bunu
yineleyen ayetlerle doludur. Sözgelimi:

"Sizinle çarpışmaya girenlerle Allah yolunda siz de çarpışın. Ama haksız


yere saldırmayın çarpışmada zulme sapmayın. Çünkü Allah, sınır tanımaz
azgınları sevmiyor." (Bakara 190)
Onlarla eşitlenesiniz diye küfre saptığınız gibi küfre sapmanızı istediler. O
halde, Allah yolunda göç edecekleri vakte kadar onlardan dostlar edinmeyin.
Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün." (Nisa
91)
"Onları yakaladığınız yerde öldürün; onların sizi çıkardıkları yerden siz de
onları çıkarın. Fitne baskı ve bozgunculuk, Mescid-i Haram'da, onlar sizinle
çarpışmaya girinceye kadar siz de onlarla çarpışmaya girmeyin. Eğer sizinle
çarpışmaya girerlerse onları öldürün, işte böyle verilir küfre sapanların
cezası." (Bakara 191)

Bu ve benzeri savlara göre Muhammet'in dini kılıç dini değildir. Cihat ancak
hakka tecavüz edenlere ve İslamları yurtlarından çıkaranlara karşıdır. Bu
durumu Muhammet yazılı bir antlaşmaya da dökmüştür. Ama Muhammet
doğrudan kendisi 28 savaş yapıp savaş yoluyla yayılmanın öncülüğünü
yapar. Savaşlarda ölenler şehit sayılır ve bunlara doğrudan cennet sözverilir.
Araplarda savaşçı ruhu, şan şöhret, saygınlık ve ganimet, başka özendirici
önlemleri gerektirmeyecek itici güçlerin başında gelir. Dünyevi çıkarlar ile
manevi çıkarlar birbirleriyle bağdaştırılır. Muhammet, kutsal din uğruna
savaşta ölen savaşçılara öteki dünyadaki yaşamı öylesine çekici bir biçimde
betimler ki, ölümden sonraki yaşam, şehit düşene, yeryüzünde ancak
mücadele ile elde edebileceği en büyük haz ve zevklerin bir devamı olarak
görünür. Gerçekte Arap halkı isteklerinde son derece alçakgönüllüdür.
Yaşam biçimi da yalındır. Ama bir tek aşk konusunda alabildiğine duyarlı ve
duyguları zor doyrulur bir insan olarak karşımıza çıkar. Onun için, güzel bir
kadın, her şeyden daha değerlidir. Böyle bir kadın uğruna, yaşamını her an
feda etmeye hazırdır, işte Muhammet'in öğretisine göre, cennetten güzel
kadınlar da eksik olmayacaktır. Tenleri kar gibi, kara gözlü huriler ve enfes
vücutlar en büyük mutlulukları sunmak için, onu cennette beklemektedir.
Ayrıca tüm öteki haz ve zevkler, dans ve müzik, görkemli saraylar ve
bahçeler de cennetin donanımları arasındadır. Kökende, Araplar
Muhammet'ten önce ölümden sonra yaşam düşüncesine yabancıdır.
Muhammet'in ölümden sonra yaşam düşüncesini Hıristiyanlıktan aldığı
kesindir. Ancak bu yaşamı, Arap halkının beğenisine göre tasarlar,
canlandırır. Hıristiyanlar da Tanrı'nın öbür dünyayı yüzyıllar boyunca
yeryüzünde tanıdıkları en büyük hazlarla donanmış, maddi bir dünya olarak
düşlemişlerdir.76
Ömer dönemi, İslam tarihinde Arap ulusçuluğu açısından önemli bir evredir.
Arap ulusçuluğunun başlangıcı Ömer dönemine uzanır. Ömer'in adaleti
İslam tarihinde dillere destandır. Ömer, bilindiği gibi başlangıçta Muhammet
ve Ebubekir'i İslam oldukları için öldürmek istemiştir. Ancak gerçeğe erip bu
eyleminden pişmanlık duymuştur. Ama bu kez de Müslümanlığı kabul
etmeyen öz babasını öldürmüştür. Araplık ruhu onun halifelik döneminde
bağnaz bir Arap ulusçuluğuna dönüşmüştür. Muhammet kendini salt
Araplara yollanmış bir peygamber sayar. Bunu yakından bilen Ömer de
bütün gücünü Arap birliğini sağlamaya verir.
Muhammet o basit Arap çevresinde bir din ve devleti kurmayı başarmıştır.
Ama artık yorgun ve yıpranmıştır. Son yıllarında hastadır. Yıllar içinde ardı
arkası kesilmeyen vecd nöbetleri zamanla artmıştır. Peygamberi tere batıran
bu sürekli vecd nöbetleri ve hayaller iyice yıpratmıştır. Bir de buna yeni
devlet yapısının örgütlenmesi için giriştiği çaba ve mücadeleler eklenmiştir.
Ayrıca ilerlemiş yaşına karşın dokuz eşi ile sürdüğü yaşam, Peygamberin
sağlığını iyice yormuştur.77 Hicretin onuncu yılında, ağır hasta bir biçimde,
Mekke'ye son ziyaretini yapar. O günden günümüze dek korunagelen hac
ziyareti farzını yerine getirir. Ama ölümü yine beklenmedik bir günde olur.
Herhangi bir vasiyette, geleceğe yönelik bir öğütte bulunmaz. Tanrı'dan
ölümü üzerine herhangi ileti de gelmez. 8 Hazİran 632'de, adı o günden
sonra dünyaya yayılan adam, en sevdiği karısı Ayşe'nin kollarında yaşama
gözlerini yumar: "Asya'nın o güne dek çıkardığı en büyük adam ve dünyanın
gördüğü en büyük adamlardan biridir"78
Peygamberin ölümü üzerine toplum şaşırmıştır. Ne yapacağını bilmez. Ömer
kılıcı kapıp ortalara düşer. Onun Musa gibi Tanrı ile görüşmeye gittiğini geri
geleceğini söyler. Panik büyüktür. Her kafadan bir ses çıkar. Ama sonra asıl
sorun göz önüne gelir, İslam devleti ne olacak? Yirmi üç yıllık emek. On
yıllık örgütlenme bir anda çökecek midir? Devletin kurucusu ölmüştür, ama
devletin yaşaması gerekir. Dağınık Arap boyları birleşmiş bir uluslaşma
süreci başlamıştır. Ömer Muhammet 'in kurduğu devleti en iyi Ebubekir'in
götüreceğine inanır ve onu halife gösterir. O toplantıda bulunanlar birer birer
bu öneriyi kabul ederler. Amacı Muhammet'in eserini koruma ve
güçlendirmedir. Muhammet yaşarken din yüzeysel olarak yayılmıştı.
Peygamber onu istediği gibi yönlendiriyor, uzatıp kısaltıyordu. Ebubekir
dini derledi, topladı. Artık yeni bir buyruk gelmiyordu. Muhammet'in
yönetimine göre din küreleşmeye başladı. Muhammet'in ölmeden önce
planlamış olduğu Suriye seferini gerçekleştirdi. Başarı kesindi. Tüm Suriye
İslam imparatorluğuna katılmıştı.
Muhammet din ve devlet başkanlığını kişiliğinde birleştirmişti. Peygamber
ve devlet başkanıydı. Şimdi o iki san halifeye geçiyordu. Papalıkla krallık bir
kişide birleşiyordu. Bu sonsuz bir güçtü. Ebubekir on iki yıl sürecek yönetim
koşusuna böyle bir güçle başlıyordu. Amacı Muhammet'in kurduğu devleti
yaşatmaktı. Ama bu öylesine kolay değildi. Bedeviler bir bir Müslümanlıktan
kopuyorlardı. Gerçek anlamda hiçbir zaman da Müslüman olmamışlardı.
Bedeviler başıboş göçebelerdi. Ne din ne de düzen tanırlardı. İbni Haldun'
un söylediği gibi bu haşin insanlar yağma ve talanla yaşamayı yaşam biçimi
edinmişlerdi. Bütün dünya halkları arasında disipline en az yatkın olanlardı.
Nitekim Muhammet bedevi Müslümanlığının ne ölçüde pamuk ipliğine
bağlı olduğunu pek iyi biliyordu. Ama gerçekçi biçimde işi oluruna
bırakmıştı. Bedevilerin büyük çoğunluğu namazın ne olduğunu bilmiyordu.
Öbür dünyadan ve diriliş gününden ise tümden habersizlerdi.
Ebubekir'in halifelik yıllarında bedevilerin yeniden yola getirilmesi gerekti.
Ama bir yandan İslam büyürken, öte yandan yapısında da değişmeler
oluyordu, İslamlık bu haşin dinamik öğenin vasıflarına bürünüyordu.
Savaşçı, yayılmacı, kavgacı bir içerik kazanıyordu. Ebubekir dönemi
böylesine zor dönemi aştı. Onu izleyen Ömer ise Muhammet'in düşüncesini
iyice biliyordu. Her şey Arap devletinin güçlenmesi içindi. Ömer, İslam
imparatorluğunu tüm Arap yarımadasına, Suriye ve Irak'a, oradan Hazar
denizine, batıda da Mısır ve Kuzey Afrika'ya kadar genişletmeyi başardı.
Peygamberin hareketleri ve yaptıkları Tanrı istemi sayılmıştı. Sünnetti, ilk
halifelerin yaptıkları da peygamberin yaptıkları gibi kabul edildi. Onlar
zaten Muhammet'in en yakınlarıydı. İslama bağlılık ve içtenlikleri bütün
İslamlıkça benimsenmişti. Böylece onlar Muhammet'in peygamber sanını
taşımayan ardılı oldular. Yeni olaylara ve yeni gereksinimlere karşı
verdikleri kararlar dinsel buyruk içeriği taşıyordu.
Ömer geniş imparatorluğun çeşitli eyaletlerinde, Arap göçmenlerin sürekli
yaşayacakları yerleşim merkezleri kurdurmaya başladı. Bu önlem, uzun
dönemde egemen Arap halkının parçalanmasını durdurur. Arapların öbür
halklar arasında erimelerine engel olur. Ömer, giderek ayrılıkçı eğilimleri
artırır. Arapların ele geçirdikleri topraklarda toprak mülkiyetini yasaklar.
Amacı Arapların yerleşik yaşama geçmelerine engel olmaktır. Araplar
yerleşik yaşama geçerlerse savaşçı yapılarını yitirirler düşüncesindedir.
Ayrıca Arap dilini tüm imparatorluğun biricik günlük konuşma dili ve
alışveriş dili konumuna sokar .79
Ömer Araplara "Sakın Arap olmayanların ahlaki ile eşit olmayın" diyordu.
Hıristiyan Araplardan olan İslam Medeniyeti Tarihi yazarı Corci Zeydan
övünerek şöyle der: "İslamiyet, Arab olmayanların aleyhine Arabları
birleştiren, Arapların uyanışından başka birşey değildi." 80
Ömer Araplardan köleliği kaldırıyor. Ömer'e göre Arap köle olamaz. "Ulu
Tanrı Araplara bunca yabancı ülkeyi almaları için bağışlaması yanında
Arapların birbirlerini köle yapmaları pek çirkindir." Bu yüzden Ömer,
İslamlıkta kölelik yoktur. Hadisine dayanıyor, ancak bu hadis yalnız Araplar
için geçerlidir!
Bu ruh içinde Ömer, Arap yarımadasından bütün Arap olmayanları çıkardı.
Medine'ye Arap olmayan biri giremezdi.81 Yine aynı dönemde Araplık din
birliğinin üstünde tutuluyordu. Ömer, Suriye ve Irakta'ki Hıristiyan Araplara
da çok yakınlık, iyilik gösterdi. Hıristiyan Araplar kendilerinden cizye
alınmasına karşı çıktılar. Çünkü kendileri de Arap'tı. Ömer bunu da
onayladı. Yalnız doğacak çocukları Hıristiyan olmaması koşuluyla.82
Halife Ömer döneminde Araplar Önasya kapılarını zorlamaktadır. Arap
yayılmasının uzak ülkelere doğru uzanması ile toplumda kendiliğinden
ulusal ayrımlar da başlar. Arap yarımadası aşıldığında ilk karşılaşılan
toplum İranlılar oldu. İran eski bir uygarlığın kalıtını taşıyordu. Binlerce
yıllık bir uygarlık ülkesiydi. Bağrında değişik dinler büyütmüştü. Zerdüşt,
Mani dinleri onun ürünüydü. Pers imparatorluğu gibi büyük bir devlet
geleneğini koymuştu tarihe. Böylesi bir ortamda Arapların ilk sürtüşmeleri
İranlılarla oldu.
Ömer hem dindar hem Arap ulusçusu idi. Dindarlığı nedeniyle bir noktaya
değin eşitlikçiydi. Onun döneminde Arap ulusçuluğu Arap olmayanlara
karşı düşmanlığa dönüşmemişti. Ömer döneminde İslam devleti çizgisini
belirlemişti. Onun öldürülmesi ile seçilen Osman, Emevi ailesindendi. Emevi
ailesi Osman döneminde devletin önemli noktalarını ele geçirmeye
başlamıştı. Nitekim yeğeni Muaviye'yi Şam valiliğine atamıştı. Osman'ı,
Ebubekir'in oğlu Muhammet düzenlediği bir suikast sonucu evinde öldürdü.
Ali Halife seçildi, ama Muaviye Ali'nin halifeliğini kabul etmedi. Uzun
uğraşlar sonunda devlete egemen oldu. Böylece İslam devleti'nin Emeviler
dönemi başlıyordu.
Ali ile Muaviye'nin savaşı aynı zamanda Medine ile Mekke'nin
çarpışmasıdır. Kökende İslamlık Mekke'de tutunamamıştır. Muhammet
Medine'ye sığınmak zorunda kalmıştır. Muhammet, Mekke'nin alınışından
sonra da kendi kentinde kalmaz, yeniden Medine'ye döner. Takvacı Medine
ile dünyacı Mekke arasındaki çıkar savaşıdır. Medine ensarı İslamlığın
kütüğü olmuştu. İslamın ilk fakihleri, ilk hadisçileri, ilk kelamcıları onlardan
çıkacaktır. Medineliler kurdukları İslamlığın ilk bilginleri de olurlar. Medine
İslamın beşiği, ruhu, ahlak ve izanıdır. İslam devletinin merkezidir.
Mekke'ye Kureyşliler egemendir. Başlangıçta Kureyşliler Müslümanlığın en
amansız düşmanıdır. Muhammet'i Mekke'den kovmuşlardır. Uhut'ta
Muhammet Mekkelilerin elinden canını kıl payı kurtarmıştır. Hendek
savaşında İslamı boğmaya gelmişlerdir. Mekke'nin İslamın eline
geçmesinden sonra bile Müslüman olmamışlardır. Ancak Huneyn
savaşından sonra Muhammet onları savaş talanı ile bol bol ödüllendirince
Müslümanlığa geçmişlerdir. Bu ise Muhammet' in ölümünde iki yıl öncedir.
Peygamberin öldüğünde kimse onlara önem vermez. İki yıl öncesine değin
İslama karşı dirençleri belleklerden silinmemiştir. Ayrıca askeri bir güçleri de
bulunmaz. Yalnız ticaretten ve kazançtan anlarlar. Tüm bu çıkarcılıklarına
karşın Emevi ve Abbasi egemenliğinin kaymağını yine Kureyşiler
yemişlerdir. Çünkü Muhammet bu boydan gelmektedir!
Medineliler bunca emeklerine karşılık, Muhammet'ten sonra devletin kendi
ellerinde sürmesi gerektiğine inanırlar. Ülkenin egemeni onlardır. Tüm
maddi güç Medine'nin elindedir. Muhammet'in ölümünün ardından
tartışmaların ardında bu egemenlik çekişmeleri yatar. Ama Ebubekir'in
temkinli belagati. Ömer'in coşkulu jesti, Öslerin bunları destekleyişi,
Medinelilerin devleti ele geçirmekten alıkor.
Muaviye Emevi saltanatının olduğunca Kureyş boyunun Arap devletinde
etkinliğinin kurucusudur. Kureyş ailesinin etkinliğini koymak için her yola
baş vurur. Halifelerin Kureyşilerden olması gerektiği yolunda hadisler
düzdürür. Peygamber ve ilk halifelerin Kureyşi olmasını kanıt gösterir.
Kureyşliler iyi asker olmayabilirler ama, zekidirler, yöneticidirler,
örgütçüdürler, İslam devletine devlet örgütünü onlar yerleştirmiştir.
Ancak Kureyşliler hiçbir zaman iyi Müslüman olmazlar, İslam devletini
dünya zevklerine, insan ihtiraslarına sürüklerler. Kureyşi halifelerinde
zerrece kutsal duygu bulunmaz. Emevi başkenti olan Şam'ın sarayları zevk,
eğlence, cümbüşle çınlar. Muaviye'nin Ali'yi yenmesi gerçek anlamda,
İslam'ın yenilgisi olur. İslam'ı ellerinde tutan halifeler dini saraylarının
eşiğinden içeri sokmazlar.
Emeviler iki nokta da Ömer'den ayrıldılar. Ömer dindardı, bunlar dinsizdi.
Ömer yalnız Arabı tuttu. Bunlar Arap olmayanlara düşman kesildi. Bu
yüzden Emevi Arap ulusçuluğu saldırgandı. Salt çıkar için değil, Arap
olmayana zarar vermekten de zevk duyardı. Şoven bir milliyetçilikti. Arap
olmayanlar bir yana kendileri gibi düşünmeyen Arapları bile kılıçtan
geçirmekten çekinmiyorlardı. Sözgelimi, Kerbela'da Muhammet'in torunu
Hüseyin'i tüm ailesi ile birlikte öldürdüler. Yezit 63 yılında Medine'de toplu
kıyım yapıp, ensarı ortadan kaldırdı. Ondan kısa süre sonra Haccac,
mancınıklarla Mekke'yi yıkarak aldı. Abdullah İbni Zübey' in başını kendi eli
ile kopardı. Üç gün süreyle Kerbela'da sürekli adam öldürdü. Ordan
Medine'ye gitti. Medine halkını kılıçtan geçirdi. Kapısı kapalı evler hemen
yakıldı. Kim ele geçirildiyse kılıçtan geçirildi. Kuranlar parçalanıp ayaklar
altına atılıyor, kadınların yaşmakları yırtılıyordu. Emevi egemenliği Arap
vahşetini doruklara çıkarmıştı, İslambilimci Dozy'in dediği gibi "Emevi
dönemi eski putataparlığın donamından başka birşey değildi. " Arap
şovenizmi kendini Emevi saltanatında bulmuştu. "Her kim Araplara
buğzederse Allah da ona bıığzeder" diye bir hadis uydurmuşlardı.
Peygamber Arap'tı, Kur'an Arapçaydı. Böylece sözkonusu hadisin gerçekliği
tartışılmazdı. Arap olmayanlara karşı Arap üstünlüğü bu temel üzerinde
kuruldu.83 Emeviler döneminde tüm Arap olmayanlara "Mevali" adı verildi.
Bu sözcük bağışlanmış köleler anlamına gelir. Mavla kökündendir.
Bağışlanmış kölenin eski efendisiyle arasında belirli bir hukuk ilişkisi vardır.
Bu hukuksal ilişki her iki kesime de yükümlülükler getirir. İslamın erken
dönemlerinde azadlılarla, efendiler arasındaki bu ilişki, büyük önem taşır.
Mavla denen bu kişiler önemli işlevleri olan ayrı bir toplumsal kesimi
oluşturur.84 Bilindiği gibi İslamlık köleliği kaldırmaz, İslam geleneğinde
köleler özgür insanlar gibi, aynı nitelikte adlar taşımazlar. Kölelerin adları,
değişik olur ve ilk duyuşta İran ve Türk kökenli oldukları çağrışımını
yaratır.85 Onları küfürden imana çıkaran Araplardır. Öyleyse bu kölelerin
Arap'a sonsuz minnettar kalmaları gerekir. Kölenin görevi efendisine mutlak
itaat ve saygıdır. Bütün Arap olmayanlar Arap karşısında efendisine eğilen
köle yığınlarıdır. Araplar Arap olmayanın arkasında namaz kılamazlar.
Mevaliler günümüzdeki soyadı işlevinde künye alamaz. Künye almak
Arap'ın hakkıdır. Arap yemeğe oturduğunda Mevali ayakta duracaktır. Arap
olmayanlar kadı olamaz. Kadılık yalnız Arabın hakkıdır. Bu da bir hadise
bağlanmıştır: Kadılık şan ve şeref sahibine dolayısı ile Araplara verilebilir.
Araplar efendi, öbürleri köledir. Arap yalnız siyaset yapar ve yönetir. Öbür
tüm yorucu işler Mevaliler içindir.
Yolları Mevaliler yapacaktır, ayakkabıları Mevaliler dikecektir.86
Kısa süre önce birbirine yiyen boylardan oluşan çöl Arabı iyice özgüven
kazanmıştır. Araplar salt yapı olarak seçkin değildir. Uzviyet bakımından
özgün özelliklere sahiptir. Sözgelimi bir Arap kadın elli kez gebe kalabilir.
Bu kadın Kureyş ise bu sayı altmışa çıkabilir. Arap kanı taşıyanlar felç gibi
hastalıklara yakalanmazlar. Felç olanın kanında kesinlikle, ana yanından bir
karışıklık vardır.
Emeviler Arap üstünlüğünü güçlendirmek için en güçlü silah olarak dili ele
alırlar, Emevilere dek Arapça resmi dil değildir. Mısır'da Kıptiler, Suriye'de
Rumlar, Irak'ta Arap olmayanlar çoğunluktadır. Araplar oralarda yalnız
istilacı ve yöneticidir. Her ülke yerli dilini kullanır. Emeviler, Arapçayı bütün
devletin resmi dili yaparlar. Emevilerin dört halifelerden ayrılan ikinci
önemli yanları ise harcamaları idi. ilk halifeler taht yerine koyun postunda
oturuyorlardı. Muaviye çeşitli tahtlardan yalnız birine 110 bin miskal altın
kaplatmıştı. Namazda bile halk ile yöneticiler arasında ayrım başladı.
Muaviye mescitlere mahvil yaptırdı. Kendini halktan soyutladı.
Arap olmayanlara baskı, sindirme bununla da bitmez. Bir gün Arap
olmayanların çoğalması durumunda Arapların yaşamı tehlikeye girebilir. Bu
nedenle 2. Muaviye Mevali soykırımına girişir. Arap olmayan Müslümanlar
öldürülecektir. Ama Arap olmayanlar Araplardan birkaç kat fazladır. Böyle
bir soykırımında Araplar yenik çıkabilirler. Bu korku ile soykırımından
cayarlar.87
Oysa İslam imparatorluğu giderek uzak ülkelere uzanıyordu. Değişik halklar
İslama girmeye zorlanıyordu. Ömer döneminde filizlenen Şuubiye eylemi
yeniden gelişmeye başladı. Şuubiye eylemide zaten, Müslüman Arapların
gittikleri yerlerde hukuk ve siyasal bakımlardan kendinden başka halklar
üzerinde üstünlük kurma çabalarına karşı direnişti.
Böylece tohumları Ömer döneminde atılan bölünmeler Ali döneminde
alevlendi. Şuubiye yandaşları tüm Müslümanların eşitliğini savunuyorlardı.
Abdullah İbni Sebe adlı Yahudi kökenli bir Müslüman sözkonusu mezhebin
kuramını belirledi. Bu siyasal akımı dinsel bir giysiye soktu. Siyasal
mezhepler, Ali'ye yandaşlık ya da karşıtlık biçiminde gelişiyordu. Hariciler
Ali karşıtlarını, Şia ise Ali yandaşlarını temsil ediyordu. İran Şiiliği, siyasal
bir mezhep olarak parlamaya başladı. Gerçekte On iki imam ve Peygamber
soyunun en ateşli savunucularının İran'dan çıkışı gelişigüzel değildi. İran,
eski bir kültüre sahipti. Çeşitli dinler yaratarak birçok aşamalar yapmıştı.
Köklü bir ulusal bilinç sağlamıştı. Müslümanlığı İran'a götüren Araplar, İran
sarayları ve Cemşid dinsel ayinleri karşısında irkilmişlerdi. Eski İran
tapınaklarının bilgin ve kültürlü din adamları, Müslümanlığın temel
düşüncelerini kendi davranışlarına uydurarak yayıyorlardı. Eski İranlılar
Araplara tazı derlerdi. Bu sözcük, Arabın vücut özelliklerini, hızlı koşmasını,
ve direnişini anlatıyordu.
İran artık, yüzyıllardır savaştığı "Turan"ı, Türk ana yurdunu unutmuşa
benziyordu. Arap akını, Turan'ın kutsal bayraklarını ele geçirmiş, kutsal
tapınaklarını yıkmış, han soyunu söndürmüş, tüm varlığını çökertmişti. Bu
yıkıntılar içinde yeni düşüncelerden yeni esinler alıp inançlarını yenilediler.
İslamlık ise toplumsa yaşamı bedevilik, siyasal konumu soygunculuk
üzerine kurulmuş bir halk arasından çıkmıştı. Araplar Müslümanlıktan önce,
birbiri ile boğuşan iki büyük boya ayrılmışlardı. Bu boyların da alt birimleri
vardı. Boylar kendi aralarında "gazve" dedikleri kabile savaşları yapıyorlardı.
Birbirini basıp mallarını yağmalıyorlardı, ilkel çöl yaşantısı çöl halkının
toplumsal düzeni durumundaydı. Kan akrabalığı güçlenmiş, en yüksek
toplumsal aşama olan birlik ulusal birlik duygusu uyanmamıştı.88
Muhammet büyük bir coşku ile Araplardaki aşiret ruhunu ulus ruhuna
dönüştürmeyi başarmıştı. Emeviler aşiret ruhunu yeniden uyandırıp
güçlendirdiler. Kültür ve uygarlıkta bedevilerden çok gelişmiş olan öbür
Müslümanları dışladılar. Daha önce de söylendiği gibi, onları Mevali
(bağışlanmış köle) olarak gördüler. Kendi aralarındaki soy akrabalığına
büyük değer vermeye başladılar. Bu tutum, Arap olmayan Müslümanlar
arasında toplumculuk akımını doğurdu. Muhammet'in ailesi Haşim oğulları
ile, 3. Halife Osman ve Muaviye'nin ailesi olan Emevi oğulları arasında,
İslamdan önce var olan düşmanlık ve çekişmeyi ateşledi.
Haşimoğulları, siyasal çıkarlarını Muhammet'in ailesine sevgi, saygı ve
dostluğa bağlamışlardı. Bunlar din birliğini savunuyorlar, Müslümanları din
halkasıyla kendilerine bağlamak istiyorlardı. Emeviler ise dine saygısızlık
yapıp, bu bağı zayıflatma yolunu tutmuşlardı. Emeviler Müslüman olmayan
Araplara karşı Araplığı savunuyorlardı. Kendilerine yandaş olmayan
Araplar yanında soy bağım güçlendirme siyasetini güdüyorlardı. Böyle bir
saltanat sürdürme siyasası izliyorlardı. Ancak Emevilerin her şeye kıyan
soyguncu yönetimine karşı, giderek tepkiler genişledi. Haşimoğulları da bu
tepkileri kışkırtıyordu.
Şia içindeki Galiye kolu, Ali'de Tanrılık olduğuna inanıyordu. Günümüze
değin uzanan Nusayriler Şia'nın Galiye koluna dayanır.

11

YÜZYÜZE

Ömer döneminde Araplar Ceyhun Irmağına dayanmışlardı. Fars devleti


yıkılmış, İslam orduları Türk sınırlarına yaklaşmıştı. Gerçi Ömer Horasan'a
yolladığı valilere Ceyhun'u geçmemelerini salık vermişti. Ama genellikle
valiler bu sözü pek tutmamışlar, fırsat buldukça akınlar yapmışlardı.
Araplar 652'de Hazar Hanlığı sınırlarına ilerlediler. Hazar denizinin
batısındaki efsanevi ve korkunç bir yer sayılan Derbent Geçidini tekbir ile
geçtiler, İranlı Müslümanlar dehşet verici bir yer sayılan Derbent'e gitmeye
karşı çıktılar. Türkler ise İslam ordularının cesaretlerine şaşmışlardı. Onları
meleklerin koruduğunu sanmışlardı. Taberi'ye göre Türkler Derbent
çatışmalarında ölen İslam öncüsünün ölüsünü bir sandukaya koyup yağmur
duasıyla kaldırdılar. Bu akınlar sonrasında Hazarlardan İslamı seçen
olacaktı, Hazar kentlerinden vergi alınacak, Etil kentlerine mescit yapılacak
ve kadılık kurumu oluşturulacaktı. Ancak Hazar ilinde İslam duraklar.
Hazar Hanı, Etil mescidini minaresi ile birlikte 922 de yıktırır. Müslümanlığı
seçen Hazar Türkleri yurtlarında tutunamaz, göçe zorlanırlar. Göçmen ya da
savaş tutsağı olarak Hilafet merkezine gelen Hazarlar arasında önemli
katmanlara tırmananlar olur.
İslamın Hazar illerinde tutunamayışı, Bizansın din siyasasına ya da
Museviliğe bağlanır.89 Bizans bu dönemde Hıristiyanlığı yayma
çabasındadır. Museviliği ise Hazarlar 740'tan sonra seçeceklerdir. Oysa 7.
yüzyılda İslam Hazar illerinde en küçük bir başarı gösteremez. Kimi
araştırmacılara göre Museviliğin Karait kolu, İslamın Mutezile kolunun etkisi
ile başlamış, böylece Hazar illerinde yayılmıştır.
Türk - Arap çatışması sonucunda Hazarlar, Hazar denizinin batısındaki Türk
illerinin yolunu kaparlar. Bunun üzerine Araplar Hazar denizinin doğusuna
dönerler. Türkler ile İslam arasında ilk açılan yol Horasan üzerinden geçer.
Ceyhun ırmağı, Turan ile İran'ı ayıran doğal sınır sayılır. Ceyhun'un
doğusunda Türkçe, batısında Farsça konuşan halklar yaşar. Firdevsi'nin ünlü
Şehname'sinde bu iki halk kesimi arasında sürekli savaşlar olduğunu işler.
Ancak gerçekte Türklerle İranlılar arasında ekonomik ve kültürel ilişkiler
daha çok dostluk düzeyindedir. Arap Fars kaynaklarının Türk adını
verdikleri göçebeler bu topraklara 5.yüzyılda gelmişlerdir. Böylece Arap
orduları Nihavend savaşında Sasani devletini yenip İran'ı ele geçirdiklerinde
(642) Türklerle iki ayrı yörede karşılaşırlar. Kafkaslar'da Hazarlarla, Doğuda
Maveraünnehr'de küçük Türk devletleri ile.

a. Şu Bilinmeyen Türkeli
Ceyhun (Amuderya) Irmağının karşı kıyısına Araplar Maveraünnehr adını
verirler. Bu "Irmağın öte yakası" anlamındadır. Sözkonusu toprakları
Kaşgarlı Mahmut Çayırardı adı ile anar. Böylece İç Asya'nın bir bölümü,
geçmişten günümüze "Türkistan" adı ile anılır. Bu ad, "Türk yurdu, Türk eli"
anlamındadır. Türkçe köke, Farsça ekin birleşiminden oluşur. Günümüzdeki
Kuzey Afganistan ile birlikte, dağılan Sovyetler Birliği de Hazar'ın doğusunu
içine alır. Kesin sınırları belirsiz bu geniş alan, geçmişin eski dönemlerinden
beri Türk soylu değişik boyların yerleşim alanları olmuştur. Türklerle birlikte
göçebe Asyalıların yaylakları ve kışlakları işlevini üstlenmiştir. Geçmişin eski
dönemlerinden beri, Türklerin at koşturduğu bu alanlar, değişik adlarla tarih
sayfalarında geçer. Değişik boylar bu toprakların sahipleri gibi gözükür.
Hintlilerin kutsal kitabı Avesta'da bu bölgede Tura boylarından söz edilir.
Öbür göçebeler gibi Turalar da değişik boylardan oluşurlar.90
Böylece Araplar Ceyhun ırmağına dayandıklarında, Türklerle birkaç yönde
ilişkiye geçmişlerdir. Hazar'ın güneydoğusu da Türk egemenliğindedir. Bu
bölgede Şul Türkleri yaşarlar. 'Şul' adı Türkçe "çöl" ya da "çor" sözleri ile ilgili
olmalıdır. Şul Türkleri bu topraklarda 5. yüzyılda gözükürler. Sasaniler,
bunlara engel olmak için Hazar'ın dağlık güney kesimine, bir duvar örerler.
Bu geçide Şul kapısı (Bab-el Şul) adını verirler. 5. yüzyıl sonlarında Sasani
Şahı Firuz, buraya kendi adını taşıyan bir kent kondurur. Batı Türk Hanı
İstemi, 552 yılındaki güneye yaptığı akında Şul Türklerini öncü olarak Sasani
illerine sürer. Bunun üzerine Sasani Şahı, Şul boyunu kılıçtan geçirir. Kalan
seksen kişiyi Firuz kentine sınır koruma görevlisi olarak yerleştirir. Ama Şul
soyunu sonraları Hazar kıyılarında Cürcan şehrini almayı başarırlar.
Cürcan'a otağ biçiminde atalar tapınağı dikerler. Cürcan'a 553'te bir Nasturi
piskoposluğu kurulmuştur. Şul Türkleri böylece Nasturilikle de ilişkiye
geçerler. Bu dönemde Türkler Araplarla karşılaşırlar. Taberi, Türklerin
Araplarla karşılaşmasını şöyle anlatır:
639'da Müslüman askerlerinin başçısı Şul Türklerinin yaşadığı yeşillik ülkeye
vardı. O dönemde Dihistan ve Cürcan'a Ruzban Bey egemendi. Şul Beyi
keseler getirerek barış görüşmelerini başlattı. Arap başçı, Türk beyi ile şu
koşullarda bir antlaşma belirledi: Şul Beyi, Türkler aracılığı ile kuzey giriş
yolunu koruyacak ve vergi verecekti. Buna karşılık Şul Beyi saldırıya
uğrarsa, Müslümanlar ona yardıma koşacaktı. Şul ülkesinde dinler özgür
bırakılıyordu.
Ama bu barış antlaşması uzun sürmez. 714'te Araplar Cürcan'a ikinci bir
akın yaparlar. Arap saldırısına karşı direnen Şul beyleri Mecusi inancını
seçmişlerdir. Şul Türkleri bu sırada Hazar kıyılarında bir adada kaleler
yapmışlardır. Türkler ağır Arap güçleri karşısında yenilirler. Cürcan ve
Dihistan gibi Şul şehirleri Arapların eline geçer. Şul beyleri yenilince bu
adaya kaçarlar. Cürcan ganimetleri arasında bir de Taç bulunur. Arap
savaşçılar Tacı uğursuz sayarlar. Araplara göre bu zalim Türk hanının
temsilidir. Hiçbir İslam savaşçı Tacı ganimet olarak almak istemez. Taç bir
dilenciye verilir.
Bu yenilgiden sonra Şul Beyi, İslamlığa eğilim duyar. Müslüman olmaya
karar verir. En yüksek İslam temsilcisi karşısında inancını açıklamak ister.
Arap başçı, Şul beyini halifeye yollar. Şul beyi, peygamberin halifeden
yüksek olduğunu öğrenir. Medine'ye gider. Muhammet'in mezarı önünde,
İslam'ı seçtiğine ant içer. Bundan sonra Şul beyi soyu İslam için hizmet verir.
Şul soyundan birçok devlet adamı, şair, bürokrat çıkar.
Şul Türklerini aradan çıkardıktan sonra Araplar Cürcan kentini yeniden
kurarlar. Çevreye, kırk dolayında mescit yaparlar. Kenti kuzeyde yaşayan
Müslüman olmayan Türklerden korumak için, büyük bir duvar çekerler.
Müslüman olmayan bu Türkler Oğuz Türkleridir. Hudud al-'alam'da şöyle
anlatılır:

"Hazar denizinde iki ada vardır. Siyah Kuh'ta yaşayan Oğuzlar, toprak ve
deniz üstündekileri yağma ederler. Dihistan'a bağlı bir ada daha vardır.
Orada da, avcı kuşlar ile su kuşları avlayan ve balıkçılık eden birkaç kişi
yaşar."

Aynı dönemde Nişabur yöresi de Türk beylerinin egemenliğindedir.


Araplar Ön Asya'ya dayandıklarında, günümüz Türkmenistan sınırları
içindeki Merv, karışık bir kültür merkezidir. Türk ve Fars devletlerinin
sınırında yer alır. 4-5. yüzyıllardan beri sürekli Türk göçleri olur. Merv'de
İran dinleri ile birlikte Budizm ve Nestoryan Hıristiyanlık yan yana yaşar.
Merv Nasturi metropoliti Türkler arasında Hıristiyanlığın yayıldığını
bildirir.
642'de son Sasani lideri ilerleyen İslam ordularından kaçıp Merv'e Türk
beyine sığınır. Beylerin yardımlaşması andı adına, Hakandan yardım ister.
Bu dönemde Ceyhun ırmağının ötesi sağlam bir siyasal birlikten uzaktır.
Bölge birbirleri ile savaşan çeşitli beyliklere ayrılmıştır. Yıkımlar, baskınlar
halkı bezdirmiştir. 630 yılında yaptığı bir gezide, Yuan-Çuang, Türkleri ve
ülkeyi 32 ayrı beye bölünmüş durumda bulur. Ülke din bakımından da
bölünmüştür. Zerdüştlük, Budizm, Hıristiyanlık, Mani birbiri ile yarıştadır.
Sasani hanedanının ve halkının resmi dini durumundaki Zerdüştlük İran'ın
ulusal dini niteliğine bürünmüştür.91 Aşağı Türkistan'a yayılmış olan bu
dinin Buhara ağırlık merkezi durumundadır. Baykent ve Semerkant'ta
önemli başarı elde etmiştir. Hint kökenli Budizm, Zerdüştlüğün en büyük
karşıtı olarak bölgede yaygındır. Bir tüccar dini olarak bilinen Manihaizm
Aşağı Türkistan'ı kaplamıştır. Ancak bu dinlerin hiçbiri devlet dini değildir.
Çünkü İslamlık öncesi bütün Türk tarihine tümüyle dinsel hoşgörü egemen
olmuştur. Bizans'ta ya da komşu İran devletlerinde görülen mezhep
kavgaları, kan dökme yaşanmamıştır.92 Türkler dine ilgi duyarlar, ama
baskıcı, zorla benimsetici olmazlar. Sözgelimi Uygurların ulusal Şaman
inancını bırakıp Buda, Hıristiyan ya da Mani inançlarından birini seçtikleri
olmuştur. Ama bunlar gönüllü seçimlerdir. Başka ülkelerde koğuşturmaya
uğrayan inançlar da Türk illerine canlarını atarlar. Sözgelimi İranda ağır
kıyıma uğrayan Manihaizm Aşağı Türkistan'a sığınmıştır.93 Gerçi bu ülkeler
Batı Türklerinin yabgusunun büyük oğlu olan "Türk şad"ın askeri egemenliği
altındadır. Bu başbuğun başkenti Kunduz kentidir. Ancak gerçekte bu
egemenlik, Toharistan dışında sözde kalmıştır. Türk beyleri tümden özgür
sayılabilecek ölçüde rahat hareket ederler. Sogutlar, Türkler yan yana
yaşarlar. Bu iki halk arasında savaşlar eksik olmaz. Bu yüzden Arapların
bölgede ilerlemeleri hiç zor olmaz. Gerçi Araplar arasında da tam bir birlik
bulunmaz. Ancak, yerel duruma göre çok üstün durumdadırlar. Sogd
prensleri Arap akınları karşısında özgüvenlerini yitirmişlerdir. Arap
kasırgasına boyun eğmek durumunda kalmışlardır. Başlangıçta Önasya
beylikleri, Arapları öylesine çok önemsemezler. Daha önce bu topraklara
saldıran sıradan çapulcular gibi sanırlar. Arapları gelip geçici soyguncular
olarak değerlendirirler. Bağımsızlıklarını tümden yitirdiklerinin ayrımına
varmazlar. Oysa bu kentler daha önce Araplar gibi karşıtlarla hiç
karşılaşmamıştır. Araplar ivedi gelip, ivedi giden çekilen, uzun kuşatmaları
sevmeyen geçici akıncılara benzemezler. Arapların başarısı, başarılı savaşlar
sonucu elde edilen kesin utkularına dayanmaz. Arap yayılması şöyle bir
yöntem izler: Önce haber toplayıcı öncüleri yakın ve uzak ellere sokarlar.94
Bölgedeki etnik kesimleri birbirine düşürüp aradaki çelişkiden yararlanırlar.
Gerekli bilgileri topladıktan sonra ordularla dayanırlar. Kimileyin barışla
dinlerini yaymaya söz verirler. Ama hemen ardından, verdikleri sözden
döndükleri ve yaptıkları antlaşmaları unuttukları çok olur. Yağmalar,
yıkımlar, kıyımlar birbirini izler. Bundan sonra ise bölgeye Arap göçmen
yerleştirirler. İşte Arap kıvraklığı burada yatar!
Ömer döneminde İran'ı ele geçiren Araplar, aralıklarla Türkistan'a akınlar
yaparlar. Ancak Ceyhun Irmağı Türklerle Araplar arasında bir güvenlik
sınırıdır. Araplar, henüz Türkelini doğrudan topraklarına katma cesaretini
gösteremezler. Kimi girişimleri başarısızlıkla biter. Nitekim Osman
döneminde Fergana üzerine yapılan Arap akını, Araplar açısından tam bir
yıkım olur. Başlarındaki komutanla birlikte tüm Arap güçleri, bir kişi
kalmaksızın Türklerce biçilir. Halifelik merkezi de iç çekişmelerle karışık bir
görünümdedir. Osman, ile başlayan Emevi ailesi etkinliği Araplar arasında
huzursuzluğa neden olur. Osman ve onu izleyen Ali dönemlerinde Türk
ellerine saldırılar durur. Muaviye' nin Arap imparatorluğunun başına
geçmesi ile saldırılar yoğunluk kazanacaktır.
653'te Belh kısa bir süre Arapların eline geçer.95 Araplar'ın gözü uzun
süredir Belh şehri üzerindedir. Belh'in Önasya geçmişinde önemli bir yeri
vardır. Budizmin kutsal kentidir. Kuşan imparatorluğunun dinsel merkezi
Nevbahar'ın kapısı işlevindedir. Dönemin büyük alışveriş kentidir. Kent tüm
bu konumu ile kutsal sayılır. Belh tüm ortaçağ boyunca büyük önem
taşıyacaktır. Daha önceleri Bahterilerin baş kentidir. Arap tarihçileri kentlerin
anası olarak tanımlarlar, İpek yolunun çekirdek kentidir. Şimdiki Kuzey
Afganistan topraklarında yer alan Belh'in alınması ile Doğu Türkeli yolu
Araplara açılacaktır. Ayrıca Güney Türkeli diye tanımlanan bu bölge, zengin
doğal kaynakları ile Arapların ağzını sulandırır. Zengin demir, altın, gümüş
madenleri, deri kağıt, koku dışsatımı ve İpek yolu ile Güney Türkeli gönençli
bir ülkedir. Arap yayılmasında önemli bir basamak taşı olacaktır. Bölgenin
siyasal bölünmüşlüğü Arap yayılmasına kolaylık sağlar. Genel
güvensizlikten başka ordular, saraylar beslemek dayanılmaz bir yük
olmuştur. Yayılmaların ardı arası kesilmiyordu. Tüm bunlara karşın, Arap
yayılmasına karşı Önasya kolay kolay teslim olmaz. Toharistan'daki Karluk
Türkleri Araplara karsı savaşırlar. Belh çevresinde yoğun biçimde Türkler
yaşar. Ne var ki, Belh yöresi Budistlerinin Araplara karşı direnişleri çok
yoğun olur. Çinliler de, burdaki halkı İslama karşı kışkırtır. Araplar direnişi
kırmak için, kimi ödünler vermek zorunda kalırlar. Budistleri de ehl-i kitap
sayarlar. Müslüman olup da sonradan eski dinlerine dönenlere, şeriat
yasaları uygulamayı bırakırlar. Bu İslam hukukunda yeni görüşler ve
buyruklar getirir. Tüm bunlara karşın birkaç yıl sonra Belh'de geniş halk
yığınlarının katıldığı bir ayaklanma çıkar. Ayaklanmayı Nezak Tarhan adlı
bir bey yönetir. Kendisinin Budizme ya da ateşetaparlığa inandığı sanılır.
Son İran sultanının (Yazgerd 632-651) devrilmesinde önemli işlevi olmuştur.
Nezak Tarhan, Arap ordularına karşı, en çok direnen yiğit bir beydir.
Toharistan ve Horasan Türklerini başarılı biçimde örgütler. Nezak Tarhan Ve
Toharistan Türk Beyi, Merv elden çıktıktan sonra, Arap komutan ile
anlaşmak zorunda kalırlar. Arap komutan 653'te Belh'e akınlar düzenler.
Türk Beyler Arap komutana uymak zorunda kalırlar. Ancak bu barış
antlaşması Belh alınıncaya değin kağıt üstünde kalır. Nezak Tarhan ancak
Belh'i Araplar ele geçirdikten sekiz yıl sonra yeniden yakalanır. Bu
ayaklanmadan sonra da bağışlanır. Ancak Arapların Belh'i bu alışları bir
akını andırır. Belh'in Arapların eline geçişi 663 yılındadır. Kentteki ünlü
Budist manastırı Nevbahar'ın yıkılışı da bu akın sırasındadır.96
Arapların bu bölgede Türklerle önemli karşılaşmaları Horosan'ın Sind
sınırında olur. Sind ile Horasan sınırındaki surlu bir şehirden çıkan Türk
atlıları 664'te Araplarla vuruşurlar. Araplar, ilk kez, Türklerin at kuyruğunu
tuğ olarak kullanışına tanık olurlar. Bu geleneği benimserler. O dönemde
Kabil'den Gazne'ye, Sind ırmağına uzanan alan Türklerle doludur. Bunlar
Göktürk, Hâlâç ve Oğuz boylarıdır. 644'te Gazne halkının üçte biri Göktürk
soyundandır. 726'da Gazne ve Kabil'de han ve çevresi, soylular tümüyle
Türk'tür. 9. yüzyılda Kabil Türk Şahi beyi Araplara vergi olarak yılda iki bin
Oğuz verir. 9. Yüzyıl sonlarında İranlı bir Müslüman yönetimindeki İslam
orduları Kabil ve Gazne Budist Türk Şahi beylerini yenerler. Bu illere İslamı
sokarlar. Türk Şahi beyi, Sind ırmağının kıyısındaki başkentine çekilir. 10.
yüzyılda Türk Şahi devletini, Hintli başbakanı yıkar. Bu Hintli Hint Şahi
devletini kurar. Bundan sonra Ceyhun ile Sind arasında yaşayan Türk
boyları İslamı seçmeye başlarlar. Mahaban dağlarındaki Göktürk yazısı ile
İslam mezar taşları bu geçiş döneminden olmalıdır. 10. Yüzyıla dek, bölgede
Türk yerleşimi bu durumdadır.
Araplar 670 yılında Ceyhun'un sol kıyılarına dayanırlar.

b. Buhara Önlerinde

Muaviye'nin Horasan valisi Ziyad 673'te 24 bin kişilik bir orduyla Ceyhun'u
geçti. Buhara'yı kuşattı. Araplar daha önce de Buhara'ya akınlar yapmış,
kenti kuşatmışlardır. Bu dönemde Türk Kıbaç (ya da Kabaç) Hatun Buhara
beyidir. Kıbaç Hatun, sevimliliği ve siyasal kıvraklığı ile tarihte ün salmıştır.
Buhara beyliği iç savaşlar ve yabancı akınlarıyla güçsüz durumdadır. Kıbaç
Hatun öbür Türk beyliklerinden yardım ister. Ancak yardım çağrıları
karşılıksız kalır. Kıbaç Hatun, kendinden çok üstün Arap güçlerine karşı
yiğitçe kenti savunur. Araplar kenti tam anlamıyla ele geçirmeseler de
yağmalamayı başarırlar. Zengin ganimetlerle Buhara'dan ayrılırlar.
Bu sırada Araplar altı yıl uğraştıktan sonra Semerkant'a girebilmişlerdi. Daha
önce yaptıkları aynı insanlık dışı kıyımlarını bu bölgede uygulamışlardı.
Ama Türkler bu bölgedeki Araplara aman vermiyordu. Sonuçta, Emeviler
Buhara ve Semerkant'ı elde tutabilmek için İslam dinini kabul edecek olan
Türklerden vergi alınmamasını uygun buldular. Ayrıca Türklerle Araplar
eşit haklara sahip olacaklardı. Bu ödünler karşısında kimi Türkler
Müslümanlığı seçti. Ancak Araplar yine sözlerinden döndü. Çünkü zengin
Semerkant kaynağının kesilmesi işlerine gelmemişti. Şam'ı sıkıntı sarmıştı.
Yeniden Türklerden cizye alınmasını buyurdular.97
Ancak Araplar bu kez de Merv'i yenerler. Türkler Merv'i boşaltmak
durumunda kalırlar. Merv Horasan emirlerinin başkenti olur. 691'de Merv
Horasan'ın İslam merkezidir.

Bu arada Arap yönetiminin içinde iç kargaşası doruklara çıkar. Sıffin savaşı


öncesi, İslam içinde yeni bir akım belirir. Hariciler, Muhammet'in "Bir Habeş
köle de halife olabilir" hadisini ileri "sürerler. Buna dayanarak, İslamda
insanların eş olduğunu savunurlar. Emeviler soydan gelen bir halifelik
düzeni kurmak isterler. Şiiler, Ali ve onun soyunu halifeliğe getirmek
isterler.
Muaviye döneminde Buhara, sürekli Arap akınlarına sahne olur. Horasan
valisi Sait de Buhara'ya yönelir. Soğut beyler Kıbaç Hatundan yardım
isterler. Kıbaç Hatun, Sogdlara koruyuculuk sözü verir. Sogdlardan oldukça
kalabalık bir güç derler. Türkistan'dan derlediği askerlerle bu orduyu
güçlendirir. Şiddetli savaşlar olur. Bidun Kâfirleri, 6000 kişiden oluşan
Müslüman güçleri ezerler. Bir iki aylık bir kuşatmadan sonra Buhara,
Araplarla uzlaşmak zorunda kalır.
Bu sırada ön Asya halkları arasında Araplar yenilmez yargısı yerleşmiştir.
Buhara'nın teslim olması ile, bu yargı bir kez daha pekişmiştir. Kıbaç Hatun
küçük düşmüştür. Ağır koşullarla, Araplarla barış yapmak zorunda
kalmıştır. Ağır bir savaş zararı ödemek durumunda kalmıştır. Ayrıca,
Araplara güvence olarak Türk soylularının oğullarından rehine verecektir.
Sayıları elli ile seksen arasında gösterilen rehine Türk soylularının öyküsü
gerçekten acıdır. Medine'de tutsaklık, bakımsızlık ve kölelik, soylu gençleri
canlarından bezdirir. Ne pahasına olursa olsun, Arap komutandan öçlerini
almak isterler. Uygun bir fırsatta, topluca Arap komutanın üstüne çullanıp
hançerle öldürürler. Haber Medine'de panik havası yaratır. Herkes bu Türk
gençlerinin üstüne yürür. Türk gençleri bir dağa çekilip savunmaya geçerler.
Medine halkı dağın eteğini çevirir ama savaşa girişmekten korkar. Türk
gençleri uzun süre kuşatıldıkları dağda açlık ve susuzluktan ölürler.98
Arapların, Türk ellerinde yapacağı akınlara karşı savaşmayacaktır. Araplar
yine bol ganimet ele geçirmişlerdir. Atlı başına 2400 dirhem vurgun düşer.
Araplar kentte küçük bir kolluk gücü bırakıp Mevr'e doğru akını
sürdürürler.99
Araplar 12 yıl zengin ve bayındır Türk şehirlerini birbiri ardına yağmalayıp
yıkmakla uğraşırlar. Gittikleri yerde ölüm, yıkım ve yangın bırakırlar. Yine
de kesin sonuç alamazlar. Tüm bu kıyım, zulüm ve vahşete karşın Türkler
direnirler.
Bu dönemde Horasan'daki Araplar arasında da geçimsizlik baş gösterir.
Horasan'ın İslam devletine katılmasının ardından yarım yüzyıl geçmesine
karşın, yerli halk İslamdan çok uzaktır.100 Arapların kendi aralarındaki
kavgaları fırsat bilen yerli beylikler, birer birer bağımsızlıklarını açıklarlar.
Seyhun ötesine Arap akınları sürmekle birlikte İslam ordusunun düzeni çok
sarsılmıştır. 680 yılında yaptıkları savaşta Araplar Türklere karşı yenilirler.
Bu savaşa katılan bir Arap şair Bu saldırıda elinden her şeyi alınmış bir insan
olarak kalakaldığından yakınır. Yağmacılar yağmaya uğrayıp geri
çekilmişlerdir.
İşte bu sırada tarihe, şiddete dayalı yönetimi yüzünden Zalim sanı ile geçen,
Haccac Horasan ve Basra eyaletleri beyi atanır (694-714). Haccac, öncelikle
Arapların elindeki alanlarda baskı ile denetimi yeniden sağlamakla başlar.
Muaviye döneminde, Arap yayılmasını kolaylaştırmak için bölgeye Arap
göçmen yerleştirilmiştir. Arabistan'dan getirilen 50 bin aile, Horasan'ın
önemli kentlerinde otururlar. Haccac, yeni göçmen dalgası ile Arap
yayılmasını güçlendirmek ister. Ama Halife Yezit ile bu konuda
anlaşmazlığa düşer. Arapçayı zorunlu resmi dil sayarak işe başlar. Emevi
yönetimine karşı tüm toplum kesimlerini ezer. Haricileri ortadan kaldırır.
Gözü Seyhun ötesindedir. Ama gücü buna yetmez. Birkaç yıl tek tük akınlar
yapabilir. Bu akınlar da öylesine başarılı olmaz. Nitekim Haccac ordusunun
Türk Beyi Rutbil'e karşı yaptığı savaş Araplar için tam bir yıkım olur. Rutbil
Arapları bozguna uğratır. Haccac, Rutbil ile anlaşmak zorunda kalır. Buna
göre Araplar yedi yıl Türk illerinden haraç almayacaklardır. Ancak Haccac
"savaş hiledir" hadisine yaslanarak yeniden sözünden döner. 699 yılında
Türkler üzerine güçlü bir ordu yollar. Kimi şehirler Arap ordularının eline
geçer. Bu yayılma karşısında essiz Türk direnişi sürer. Türk direnişini Arap
yazar Cahiz şöyle betimler: "Türk, Horasanlı gibi geri çekilmez. Geri
döndüğünde o, öldürücü bir zehir ve insanın işini bitiren bir ölüm olur.101
Harezm'de de aynı insanlık dışı uygulamalar olur. Araplar, birbiri ardına
görkemli Harezm'in Türk kentlerini yağmalarlar. Arap yönetimi yine
acımasızdır. Bir ayaklanma yüzünden, ayaklanmayı destekleyen Harzem
aydınlarının tümü toplu kıyıma uğrar.102 Harezm'de dört bin Türk gencini
öldürürler. Araplar Harezm'den çok sayıda tutsakla geri dönerler. O kış
şiddetli bir soğuk olur. Araplar sıcağa alışık oldukları için, soğuğa
dayanamazlar. Tutsakların giysilerini soyup giyinirler. Şiddetli soğuğa
karşın, tutsakları serbest bırakmazlar. Bu tutsakları satıp kazanç
sağlayacaklardır. Kafile Merv'e ulaştığında bu çıplak tutsakların büyük
çoğunluğu ölmüştü.
Haccac'ın önderliğindeki bu yayılma kalıcı olmaz. Bu süre içinde Araplar
Türk ülkesinin büyük küçük kentlerini ele geçirip, haraca bağlarlar,
yağmalarlar. Türk illerinde siyasal egemenlik kuramazlar. Yerli halka karşı
üstünlüklerini kabul ettiremezler. Her yerde, özellikle Türk yerleşim
alanlarında büyük direnişle karşılaşırlar. Kısa süre sonra, ele geçirdikleri bu
kentleri sahiplerine geri vermek zorunda kalırlar.103
Zalim Haccac, 705 yılında, Kuteybe'yi Horasan valisi atar. Kuteybe, Türklere
yönelik Müslüman Arap vahşetinin belirleyici adıdır. Arap kalıcı başarısı
onunla başlar. Wellhausen'in söyleyişi ile Kuteybe başarısını çoğu zaman
vicdansızlığına borçludur.104
Kuteybe, ilk olarak Belh, Çağanyan yöresine yönelir. 705 yılında bu bölgeyi
egemenliği altına alır. Nezak Tarhan ile yeniden barış anlaşması yapar.
Araplar arasında birliği sağlayıp Seyhun ötesine akına çıkar. Seyhun ötesinin
büyük alışveriş kenti Baykent'e yönelir.105
Baykent, Buhara'ya 6 km uzakta, Buhara'dan daha eski bir kentti. Bölgenin
en korunaklı ve canlı alım satım kentiydi. Baykent Arap kuşatmasına iki ay
direndi. Türk beylerinin uzakta olması Arapların işini kolaylaştırıyordu.
Kuşatmanın duyulması üzerine değişik yerlerden Türk savaşçılar, Baykent
'in yardımına koşarlar. Kuteybe iki ay Baykent'i kuşatmasına karşın alamaz.
Dayanışma güçleri de eriyince Baykent, Kuteybe ile barış yapmak zorunda
kalır. Arap ordusu da yorgundur ve yıpranmıştır. Kuteybe, Haraç karşılığı
barışı kabul eder. Araplar, barış yolu ile Baykent'e girdiler. Ama kentin
zenginliğini görünce yağmaya koyulurlar. Kentin görkemli yapılarını ve
surlarını yıkarlar. Bu güzel kenti birkaç gün yağmalayıp, yakıp yıkarlar.
Kentte eli silah tutan ne kadar Türk varsa tümünü öldürürler. Kadın ve
çocukları tutsak alırlar.106 Asya'nın en zengin alışveriş kentlerinden biri olan
Baykent'ten sayısız vurgunla çıkarlar. Taberi, kentin savaşsız teslim
olduğunu bildirir. Oysa başka kaynaklar, kentin ağır çarpışmalar sonunda
Arapların eline düştüğünü söyler. Nitekim Taberi kendi de başka bir yerde,
kentin dört yıl sonra bile yıkıntılar içinde olduğunu bildirir. Kentte önemli
direniş olduğu açıktır.
Baykent yağma ile de kendini kurtaramaz. Her yerden duman ve çığlık
yükselen kentin İslamlaşmasına gidilir. Önce Merv'den getirilmiş Arap
aileleri Baykent'e yerleştirilir. Önemli bir koruma gücü oluşturulur. Vali,
kadı, vergici gibi tüm denetim organları Arap'lardan oluşturulur. Budist ve
Zerdüşt inancının sembolleri, onlara inanan yerli halkın korkulu bakışları
arasında üst üste yığılıp yakılır. Eritilen sembollerden 50 000 miskal altın ve
mücevher elde edilir. Tek başına iki yüz elli bin miskal ağırlığında, inci gözlü
bir yontu ele geçer.
Buhara'ya ilk Arap saldırısı 673 yılında yapılmıştır. Buhara ve Sogd
ülkesindeki beylikler Göktürk hanlığının egemenliğinde beyliklerdi. Bu
beylikleri bir Türk beyi ya da yerli ailelerden biri yönetirdi. 706 yılında
Kuteybe yeniden Ceyhun'u geçer. Önasya'daki Arap vahşeti halkın korkulu
düşü olmuştur. Buhara için halk birleşmiştir. Kuteybe Demirkapı'ya doğru
ilerler. Bu savaş aylarca sürer. Burda Arapları Büyük Göktürk ordusu
karşılaşır. Büyük Türk hanının bu savaşları yönettiği söylenir. Külteğin ve
Bilge Kağan yazıtlarında anılan Sogut ve Demir Kapı savaşları bu
çarpışmaların öyküsüdür.107 Külteğin'in 707'de Merv'de ve 711'de
Semerkant'ta olmak üzere iki kez Arap emiri Kuteybe'ye karşı savaştığı
sanılır. Bu çetin savaş yüzünden Kuteybe'nin Basra ile bağlantısı kesilir.
Zalim Haccac dört ay Arap ordusundan haber alamaz. Korkunç merak ve
endişe içinde kıvranır. İslam ordusunun utkusu için camilerde dualar
edilmesini buyurur. Araplar Demirkapı'dan başarısız dönerler. Kuteybe
Merv'e çekilir. Haccac buna pek kızar. Ama bu sırada Baykent kentinin
alındığı haberi yüreğini soğutur.
707'de Kuteybe yeniden Ceyhun ötesine saldırır. Türk, Sogd ve
Fergana'lılardan kurulu yirmi bin kişilik bir ordu Arapları göğüsler. Türk
Prens Küt Baga'nın yönettiği ordu Kuteybe'nin kardeşinin yönettiği Arap
ordusuna saldırır. Ne var ki, Kuteybe kardeşinin yardımına koşar ve Türk
ordusunu geri atar. Buhara uzun ve yorucu direnişten sonra Araplara teslim
olur. Ama teslim olmak da bir yarar getirmez. Direnişe katıldığı söylenen
herkes kılıçtan geçirilir. Ardından Araplar kenti yağmalar. Bu da yetmez.
Araplar köle olarak satmak üzere kent halkından elli bin kişi seçerler.
Buhara'ya vali olarak Tuğşad'ı atarlar. Bu halkın tepkisini engellemek için bir
hileden başka birşey değildir. Harun'un oğlu Tuğşad, Müslüman olmuş ve
oğluna Kuteybe adını vermiştir. Nitekim tüm yönetimi boyunca Tuğşad
işbirlikçi haindir.
Ardından Kuteybe, halkın İslamı seçmesi için yoğun baskı yapar. Türkler
tüm baskılara direnirler. Türk kişiliğinin bir özelliği kendini gösterir. Çünkü
Türk kişiliğine zorla inanç benimseme aykırıdır. Baskılar karşısında İslamı
seçmiş gibi gözükürler, ama gerçekte eski inançlarını ve puta tapınımı
sürdürürler.Ata dininden bir türlü dönmezler. Öyle ki iç kalede bulunan
Arap güçleri çıktığında gözcüler halkı uyandırır. Halk İslam inancını yerine
getirir gibi gözükür. Müslüman askerlerin kenti boşaltması ile halk yeniden
kendi dinine döner.108
Kuteybe Buhara halkının bu gizli direnişini öğrenir. Durumu önlemek için
çözüm yolları arar. Yerli halkın evininin yarısını Müslüman halka
vermelerini buyurur. Böylece Araplar yerli halkla birlikte aynı evde
oturacaklardır. Onlara hem İslamlığı öğretecekler, hem de onları
denetleyeceklerdir. Kuteybe bu yönteminde başarılı olur ve yerli halk
arasında İslamlığı yayar. Halkı şeriata uymak zorunda bırakır. Birçok mescit
yaptırır. Küfürün izleri(!) ve Zerdüştlüğün belirtileri silinip gider. Kuteybe
bu uğurda büyük gayretler sarfeder.109 Ama Kuteybe'nin bu baskıcı
uygulamaları halkın direniş ve tepkisine neden olur. Öyle ki, Müslümanlar
çok kez silahsız camiye bile gidemez olurlar. Gibb'in söylediği gibi, Araplar
Merv'i sömürgeleştirirken de aynı yöntemleri uygulamışlardır.
Kuteybe Buhara'yı kesin olarak ele geçirdikten sonra, yerli halka ağır bir
vergi yükler. Yılda Halifeye 200.000, Horasan valisine 10.000 dirhem vergi
ödeyeceklerdir. Müslüman halka evlerinin yarısını ayıracaklardır. Yine
Müslüman halka bağ bahçe vereceklerdir. Arap askerine yem sağlayacak
alan bulacaklardır. Arap halka odun ve yakacak bulacakları alan
göstereceklerdir. Böylece koca kente çok sayıda Müslüman Arap yerleştirilir.
İş güç sahibi olmaları için bağ bahçe verilir. Kent dışında karşılıksız toprak
bağışlanır. Bu özendirici etkenler nedeniyle, bir süre sonra Buhara'ya yoğun
Arap göçü başlar. Arap göçü yıllarca sürer. Arap aileler, fazla bir güçlükle
karşılaşmadan yaşamlarını sürdürürler. Kuteybe Buhara'yı bölümlere ayırır.
Her kesimi belli Arap kabilelerine dağıtır. Arap göçleri İslamlaşmayı
zorlayan etkenlerin başında gelir. Zekeriya Kitapçı'ya göre, Kuteybe, Arap
yerleştirmeyi Zerdüştlüğün etkinliğini kırmak ve yeni dinin yayılmasına
ortam sağlamak için yapmıştır. Kentin etkin ailelerinden bir bölümü
Zerdüşttür. Sözgelimi büyük olasılıkla Türk soylu, Kuşanlar Zerdüştlüğe
inanırlar. Müslüman Fatih(!) Kuşanlara çok ağır bir darbe indirip
Zerdüştlüğü de ezmek ister. Kuşanların evleri ve topraklarının yarısını
ellerinden alıp Buhara'ya yerleştirdiği Araplara verir. Kuşan ailesi ise,
aklınca Arap valiyi kınamak için, tüm malını mülkünü Araplara bırakıp
Buhara'dan çıkar. Kuşanlar kentin dışında yeni bir Mecusi mahalle
oluştururlar. Araplardan uzak, dingin yaşamak isterler. Ama kent
merkezinden Ateşetapar kesim silinmiştir.Yerlerine Müslüman Araplar
yerleşirler. Bu belki de Buhara'da Zerdüştlüğü ezen en büyük vuruş olur.
Ama Kuşanlar yine eski inançlarında direnirler. Müslümanlar, en sonunda
yeni kurdukları konutlarına saldırıp yakıp yıkarlar.110
Kuteybe baskıcı İslam yayma potikasında kimi yumuşatma yapmayı da
unutmaz. Sözgelimi, Kur'an'ın Farsça okunmasına izin verir. Çünkü Araplar
özellikle Emeviler, ırkçı Arap ulusçusudur. Arapça diye direnirler. Ama yerli
halkın bu dili kullanması olanaksızdır. Kuteybe'nin bu girişimi ürününü
verir, İslamlık Buhara'da çok sağlam biçimde kök salır. Zerdüşt ve
Budistliğin yok edildiği kentte İslamlık yerleşir.
708-709 yıllarında Kuteybe, Buhara ve Sogd ilindeki beylikleri birer birer
yıkar. Müslüman orduları Batı Türkistan'ı denetim altına almaya başlar.
Türklerle sürekli çarpışır. Bu çarpışmalarda Türk hanının ve oğlunun
yaralandığı söylenir. Türkistan tarihinde İslam dönemi başlar. Bölge siyasal
bir birlikten yoksundur. Halk da karmaşıktır. Sogutlar, Türklerle iç içe
yaşarlar. Kuteybe Sogd beyi Tarhun ile Türklerin arasını açmayı başarır.
Tarhun ile barış antlaşması yapar. Bu sırada ayaklanan Nezak Tarhun ile
Toharistan yabgusunu eline geçirip astırır.
710 yılında Kuteybe, Demirkapı geçidini geçip Türk illerine yeni bir akın
düzenler. Kültegin'in ile Kuteybe ordularının ikinci kez bu savaşta
karşılaştığı sanılır. Araplar Talkan kentini ele geçirirler. Bu bayındır kenti
yerle bir ederler. Halkı toplu kıyıma uğratırlar. Türkleri sıra sıra ağaçlara
asarlar. Talkan yolunun dört fersahlık bir bölümü böyle salkım salkım
asılmış Türk ölüleri ile dolar. Arap vahşeti gerçekten korkunçtur. Bundan
sonra Kuteybe Keş ve Nefes kentlerini alır. Tarhun ile barış antlaşmasını
yeniler. Tarhun bu sırada Semerkant beyidir. Ama Tarhun'a karşı ayaklanma
olur ve Tarhun öldürülür. Yerine Gurek geçer. Sogd halkı Türk beyine
başvurur. Araplara karşı yardım ister.
Kuteybe yeniden Buhara'ya döner. Buhara'nın iç kalesinde bulunan Buda
tapınağını camiye dönüştürür. Türklerle yoğun savaşlar sürer. Arap
baskısına karşı Türk yardımı gelmiştir. Yerli halk İslama karşı ayaklanır.
Kuteybe'nin tüm baskısına karşın Ceyhun ötesinde İslamlık çok yavaş
yayılır. Sogd ülkesini tümüyle İslama katmak çok güç olur. Türk direnişi,
Horasan ve Cürcan'daki gibi değildir. Araplar oralarda küçük Türk beylikleri
ile karşılaşmışlardır. Ceyhun ötesinde ise, büyük Türk hanlıkları ile yüz yüze
gelmişlerdir.111
711 yılında Kuteybe orduları, Semerkant'a dayanır. Semerkant'ta Türklerle
Sogdlar iç içe yaşarlar. Kent bu sırada Gurek Bey'in (Oğuz Bek)
yönetimindedir. Semerkant beyi, Gurek, öbür Türklerden yardım ister.
Taşkent ve Fergana'dan yardım gelir ama, bu güçleri, Kuteybe'nin ordusu
pusuya düşürüp yok eder. Semerkant günlerce mancınık ateşiyle yakılır.
Türkler kenti canla başla savunurlar, İranlı köleler Arapların yanında paralı
asker olarak savaşır. Semerkant'ın alınmasına, Türklerin de katıldığı
bildirilir.112 Ancak bu savın ne ölçüde doğru olduğu bilinmez. Gurek,
Kuteybe ile anlaşıp kenti teslim etmek ister. Ancak yapılan antlaşmaya
Araplar uymazlar. Kent teslim edildikten sonra çok ağır koşullar içeren yeni
bir antlaşma çıkarırlar.113 İş bununla da kalmaz. Semerkant da yağmadan
nasibini alır. Kuteybe, putların tümünü yıktırır. Putların kalıntısından 50 bin
miskaldan çok altın elde edilir. Ancak Arap vahşeti karşısında Türk direnişi
başlar. Ayrıca Araplar otuz bin Türk gencini tutsak alıp köle pazarlarında
satarlar.
Semerkant'ta da Buhara'da uygulananlar yapılır. Ari dinlerce tapınak olarak
kullanılan Mah-ı Ruz camiye dönüştürülür. Budist ve Zerdüşt manastırlarına
el konur. Bütün Budist yontularının değerli taşları soyulur. Ardından tümü
bir yere yığılır. Taberi, yontu yığınının büyük bir köşk gibi olduğunu bildirir.
Gurek yapılanları antlaşmaya aykırı bulur. Kuteybe'den yontulara
dokunmamasını, ister. Kuteybe'nin bu inançlara en küçük saygısı bulunmaz.
Kuteybe, yüksek sesle bir tekbir verir. Binlerce insanın yüreğinde taht
kurmuş, putları ateşe verir.114 Kuteybe'nin ganimet ve servet düşkünlüğü
Arap şairlerince övülerek şiirlere konu olur.
Kuteybe gerçekte kente geçici girmiştir. Sonra tümden yerleşmiştir. Sıra
Semerkant'ın sömürgeleştirilmesine gelir. Semerkant'ta Aşağı Türkistan'ın
hiçbir yerinde görülmeyen bir şiddet uygulanır. Semerkant'ın bütün yolları
tutulur. Büyük kıyımlar yapılır. Semerkant'a Horasan'dan Arap göçmenler
getirilip yerleştirilir.
Kuteybe 714 te halifeye karşı ayaklanır. Türk ve Çinlilere karşı akın yaptığı
sırada kendi askerlerince Fergana'da öldürülür. Yerine Esraş adlı yeni bir
komutan ve vali atanır.
Ama Türk-Arap savaşlarının birinci dönemi başlamak üzeredir. Böylece
Türkeşlerin kurulup Arapları durduracakları 716'a değin geçen sürede,
Ceyhun ötesi şehirleri kanlı Arap saldırılarına sahne olur. Şehirlere sürekli
Arap göçmenler yerleştirilir. Türk savunması kırılmaya çalışır.

c. Zahmetler Babası

Batı Türk devleti (580-658) yıkılınca, Türkistan'da başlıca iki Türk devleti
kalır. Bunlar, yönetim yeri Ötüken dağları olan, Göktürk Hanlığı (550-745) ile
Türkeş devletidir.
Türkeşlerin kuruluş ve batış yılları kesin bilinmez. Büyük olasılıkla 658
yılında Göktürk Hanlığından koparlar. 716 da ise Seyhun boylarında
bağımsız beylik olarak gözükürler. İki Türk devleti birbiri ile pek geçinemez
ama dışa karşı dayanışmaları sürer. Çin, Tibet ve Araplara karşı Orta
Asya'da Türk egemenliğini korumaya çalışır.
Kabil ve Gazne'yi de içine alan Doğu Afganistan toprakları ise Göktürk
soyundan Tigin Şah ile İlteber (Rutbin) yönetimindeki Budist Türklerin
denetimindedir. Bunlar 661'de Araplarla çatışmaya başlamışlardır.
Arap-Türk ilişkilerinin ikinci dönemi Türkeşlerin kurulması ile başlar. Artık
Araplar karşılarında küçük bile olsa, bir Türk devletini bulacaklardır. 716'da
Seyhun boylarında küçük bir beylik olarak doğan Türkeş beyliği Seyhun
kıyılarında küçük bir beylik olarak doğar.
Türkeşler, Onokların Tulu kolunu oluşturan beş boydan biridir. Zamanla
onların en güçlü boyu, öncüsü, sözcüsü durumuna gelirler. Göktürklere karşı
savaşırlar, ama başarılı olamazlar. Göktürk yenilgisinden sonra Türkeş beyi
Su-lu, boyu yeniden derler. Zamanla tüm Onokları yanına almayı başarır.
Çine bağlı Kuça, Hotan, Kaşgar, Karaşar kentlerini almak için akın düzenler.
Çin imparatoru, Su-lu Hanla başa çıkamayacağını anlar. Türkeşleri karşısına
almak yerine yanına almayı, uygun bulur. Çin, 719 yılında Türkeş beyi Su-
lu'yu kağan tanır. Türkeşler, Çinlilerin de tanıması ile beyleri Su-lu
yönetiminde ili yöresinde yeni bir yönetim kurarlar. Başkentleri
Balasagun'dur. Su-lu Han beyliğini eski devlet geleneğine göre buradan
yönetir. Türkeş devleti kendini topladığı günlerde Batı'dan Arap saldırısı
sürer. Türk birlikleri ile Araplar çatışmaya girmeye başlarlar. Arap kıyımı ve
vergi baskısına karşı Aşağı Türkistan'ın Müslüman ve Müslüman olmayan
tüm Türkleri toplanıp Türkeş Beyi Su-lu Handan yardım isterler.115 Bu
savaşlarda Arapların parlak başarılı dönemleri geride kalmıştır.116 Bundan
sonra yirmi yıl sürecek Türk direşi ile Araplar Horasan'da çivilenip
kalacaklardı.
Su-lu Han Araplara karşı dinmeyen direnişi ile ünlüdür. Araplar,
sevmedikleri bu Türk savaşçısına "Zahmetler Babası" anlamında Arapça bir
ad takarlar. Su-lu Han ise sürekli İslamlığı merak içindedir. Bağnaz değildir.
Ancak din adına bağımsızlığı Araplara bırakmayı aklı almaz. Araplara
sorular yöneltir, tartışmalar yapar. Emevi zulmüne karşı ayaklanan Haris ile
dosttur. Onun Türk illerinde İslamı yaymasına izin verir. Din, inanç sözleri
ile boşu boşuna bağımsızlığını da vermek istemez. Haris, daha sonra Su-lu
Hanın hediye ettiği zırhı giyinip Merv'e girer ve orda öldürülür.
Türkeşlerle Arapların savaşları uzun ve amansız oldu. Ayaklanmaları
bahane eden Arap valiler, Türkeşlerin çekilmesi ardından kentlileri ve
soyluları kılıçtan geçirdiler.117 Kıyımdan canlarını kurtaranlar Türkeşlere
sığınırlar.
724 yılında Araplar Fergana'ya bir akın düzenler. Yemiş ağaçlarını kesip
devirirler. Ülkeyi yakıp yıkarlar. Ve başkenti kuşatırlar. Ancak bu sırada
Türkeşlerin üzerlerine geldiğini öğrenince ivedi kuşatmayı kaldırırlar. Geri
çekilmeye başlarlar. Türkeşler Arapları izlemeyi bırakmazlar. Küçük Türk
atlı birlikleri, Araplara sürekli baskınlar düzenler. Araplar sekizinci gün bir
milyon değerindeki tüm eşyalarını yakmak zorunda kalırlar. Türkeşler
Arapları sürekli sıkıştırır. Araplar aralıklarla direnseler de başarılı olamazlar.
Arap komutan da bu çarpışmalarda ölür. Arap ordusunun kılıçartığı canını
Huçent'e atar. Semerkant'a doğru düzenli çekiliş başlar. "Susuzluk Günü"
diye ünlenen bu gün Arap yayılmasında bir dönem günüdür.
Su-lu Han birkaç ay içinde Türkeşlerin başında Arapları Aşağı Türkistan'dan
sürüp çıkarır. Araplar Buhara'dan bile çıkmak zorunda kalırlar. Yalnız
Zerefşan'daki iki önemsiz mevki ile Semerkant ellerinde kalır. Sogdlar ikili
oynar. Türklerle Araplar arasında yer değiştirirler. Bu aşamada Türkler
Semerkant'ı kuşatır. Bu tehlikesiz küçük bir kuşatmadır. Ama Araplar
açısından büyük önem taşır. Türk gücü Arapların aklını başına getirmiştir.
Arap egemenliğindeki bölgelerdeki tüm güçler aralarındaki çekişmeleri
bırakırlar. Geçici olarak birleşirler. Birleşik Arap ordusu Amul'da toplanır.
Ama yerlilerden ve Türklerden oluşan ordu karşısında ırmağı geçme
cesaretini gösteremezler. Hatta Türk atlıları Horasan'a akınlar yaparlar.
Bu yenilgiden sonra Araplar, Önasya'daki yayılmalarına 15 yıl ara vermek
zorunda kalacaklardır. Arap etki ve saygınlığı ağır bir tokat yemiştir. Araplar
savunmaya çekilirler. Seyhun'un öte yakasından tümden atılmışlardır.
Susuzluk gününün acısı Araplardan bir türlü silinmeyecektir. Arap
kaynakları bu savaşta Türkeşleri doğrudan Su-lu hanın yönettiğini
bildirirler.
731 yılı başlarında Türkeşlerle Sogdlar Semerkant'ı kuşatmak için güç derler.
Semerkant'ın Arap valisi Savra Türklerle savaşı göze alamaz. Horasan'daki
Arap genel valiliğinden ivedi yardım ister. Horasan genel valisi Cüneyt,
ivedi ordusunu toplar. Irmağı geçip Semerkant'a doğru ilerler. Ancak
Semerkant'a dört fersah uzaklıkta boğazlarda Türkeş Hanının baskınına
uğrar. Türkeşler Arapların öncü birliklerini dağıtırlar. Ağır Arap güçleri ile
yoğun savaşa girerler. Çarpışma her iki yanın da gücü bitinceye değin sürer.
Araplar her yandan kuşatılırlar. Siper kazıp kendilerini savunmak zorunda
kalırlar. Türkler kaçanları ve döküntüleri KİŞ önlerinde kuşatırlar. Ertesi gün
Türkeş Hanı Arap otağına saldırır. Savunmayı yarıp otağa değin girer.
Horasan'ın Arap valisi Cüneyt çok güç durumda kalır. Güçlerinin
yenilmesinin Arapların sonu olacağını anlar. Burda yenildiği anda
Semerkant'ın da düşeceğini bilir. Semerkant'taki Arap valisi (Savra'ya) ulak
yollar. Semerkant'ta küçük bir koruma birliği bırakıp ivedi kendisine
yardıma koşmasını buyurur. Semerkant valisi yolu kısaltmak için dağların
arasından yürüyüşe geçer. Horasan valisine ulaşmasına dört fersah kala Türk
güçleri Semerkant valisi Savra'yı çevirirler. Savaş güneş iyice kızıncaya değin
sürer. Türkler savaş alanındaki çayırı ateşler. Suları keserler. Semerkant Arap
birliklerini susuz bırakmak isterler. Ateş ve susuzluğun etkisi ile Araplar
deliye dönerler. Çılgınca bir atılışla Türk hatlarını yarmayı başarırlar.
Birlikler birbirine karışır. Amansızca bir çatışma başlar. Bu çılgın savaşta
Türkler de Araplar da ateş içinde kalırlar, iki kesim de ağır kayıp verirler.
Arap ordusu geri çekilir. Türk atlıları Arapları izlemeyi sürdürür. 120 000
kişilik Arap ordusundan ancak 1000 kişi kurtulabilir. Horasan'ın Arap valisi
Cüneyt kendini güç bela Semerkant'a atar.
Türkler ise Buhara'ya çekilir. Burada, Semerkant ile Horasan arasındaki
doğal ulaşım yolunu tutarlar. Arapların gönülgücü kötü biçimde çökmüştür.
Asker aylıklarını çok yükseltirler ama Semerkant'ta savaşacak 800 kişi zor
bulunur. Savaşçılar, Türklere karşı savaşmayı ölümle bir tutarlar. Ancak tam
bu aşamada Arapların yazgısı döner. Küçük bir çatışmada Türklerin küçük
bir birliğini yenerler. Ertesi gün Türk beyi öç almak için Araplara saldırıya
geçer. Araplar böyle bir saldırıyı bekledikleri için hazırlıklı bulunurlar. Türk
saldırısı geri püskürtür. Arap gönülgücü yükselir. Güzün, Türkler, Soğut
ilinden çekilmek zorunda kalır. Arap ordusu Buhara'ya girer. Ardından
Semerkant'a destek yollarlar. Araplar Buhara ve Semerkant'ı kurtardıkları
için pek mutlu olurlar. Türkeş saldırılarını durdururlar. Bundan sonraki
dönemde Sogutlar Arapların içinde erirler.
Ghurak Semerkant'ı kuşatır. Arapları başkentlerinden atmayı başarır.
Arapların elinde yalnız Buhara kalır. Bölge, Türkeş denetimi altında bile olsa
bağımsızlık kazanır.
737 Türgiş Kağanının ilerleme yılıdır. Su-lu Han, Çu vadisindeki karargahını
Suyab'dan 27 gün içinde Hutal'a alır. Hanın ilerlediğini duyan Esed, Ceyhun
ırmağının güneyine geçmeye hazırlanır. Türgiş hanı ırmağı geçerken
yakaladığı Araplara ağır yitik verdirir. Çekilen Arapların ardındaki Türkler
de Ceyhun'un Güneyine geçer. Su-lu Arap birliklerinin ağırlıklarına saldırır.
Araplar Belh'e çekilir. Su-lu Han ülkesine dönmez. Kışı Toharistan'da geçirir.
Burada ona gerçek İslam'a dönüş savaşçısı Haris katılır. Haris, Su-lu Hana
Arap güçleri dağılmışken saldırmayı öğütler. Han asker toplayıp saldırıya
geçer. Belh yakınlarına değin ilerler, ileri yürüyüşünü Cürcan'a dek
sürdürür. Başkenti alır. Orda bir süre bekler. Her yana atlılar yollar. Gibb'e
göre akının amacı Merv'i almak değil, Batı Toharistan'ı Araplara karşı
ayaklandırmaktır. Ne ki, Cürcan egemeni, Araplarla birleşir. Su-lu Hanın
yanında az bir güç kalır. Eset Su-lu Hanı Haristan'da basar. Hanın yanında
yalnız dört bin kişi kalmıştır. Su-lu Harisle güçlükle kaçabilir. Kar fırtınası,
yağmur, Esed'in kovalamasını engeller. Gibb'e göre bu Türkeş ilerlemesinde
bir dönüm noktasıdır:

"Savaş önemlidir. Çünkü Maveraünnehr'de ve belki Horasan'da en azından


yakın gelecekte Arap egemenliğine son verecekti. Batı Toharistan egemenleri,
Esed yanındaydı. Ancak, Su-lu yengisi, onları kuşkusuz Haris ve Türklerin
yanına çekecekti. Ceyhun ile desteklenen Belh, üsleri olacaktı. Bu tehlikeden
Arap, Esed'in kararlılığı ve Belh'i başkent seçişiyle kurtuldu."

Yenilgi, savaşçılığı nedeniyle Arapların Boğa adını verdikleri Su-lu Hanın da


sonu olur. Su-lu Han başlangıçta kendisi pay almaz. Tüm savaş kazancını
boylara dağıtır. Son yıllarda bu töresini unutmuştur. Bu durum huzursuzluk
çıkmasına neden olur. 736 yılında Çin'e, 737'da Esed'e yenilir. Boylar
ayaklanır.
Çin ve Arap yenilgisinin ardından Boylar ayaklanır. Bir boy beyi olan Bağa
Tarkan, 738 yılında bir gece Su-lu'nun otağını basıp öldürür. Hanın
öldürülmesi kargaşayı artırır. Sarı Türgiş boyu ile Kara Türgiş boyu arasında
kıyasıya bir boğuşma başlar. Türkeş boyları arasında çatışmalar iyice artar.
Kimi Türk boyları Çin buyruğunu ister, istek kabul edilir. Çin Issık göl ve İli
vadisine yeniden egemen olur. Seyhun-Ceyhun bölgesinde Araplara karşı
direniş zayıflar. Türk Beyleri, Arap ilerleyişini durdurma görevini yerine
getiremez olurlar. Bunun sonucunda Maveraünnehr yeniden Arap
egemenliğine girer. Araplar Seyhun'un doğusuna sızmaya başlar. 738'de
Sulu Han'ın ölümünden sonra Semerkant'a girebilmişlerdir.
Bu sırada Arap milliyetçiliği doruklardadır. Ama her yükselişte olduğu gibi
o da doruktayken batmaya hazırlanır. Arap milliyetçiliği yapan Emeviler,
Türklere Müslüman olsalar bile tepeden bakarlar, kendilerini Türklerden
üstün görürler. Türkleri malları ve canları ile kendilerine helal sayarlar. Şam
saraylarının aşırı giderlerini Türk illerinden sağlarlar. Türk topraklarında
yıkımlar yaparlar. Sanat eserlerini ortadan kaldırırlar. Türkler Emevilere
karşı Şuubiye hareketi oluştuktan sonra yığınlar biçiminde İslamlığa girmeyi
benimserler.Yabancı ırk ve uluslardan dindaşlara karşı Emeviler zamanında
Arap siyasal ve hukuksal baskısı son ölçüye varır. Birden bire genişleyen
Emevi imparatorluğunda Araptan başka Müslümanlar Araplara eşit
sayılmaz. Arapların kölesi gibi görülür. Bir Türk ya da bir İranlının arkasında
bir Arap namaz kılmaz. Arap, Araptan başkası ile gezip dolaşmaz,
evlenmez.119
745'te Türk destan kahramanı, Horasanlı Ebu Müslüm Merv valisi olur.
Türk-İslam ilişkilerinde bir yumuşama başlar. Horasan Valisi Ebu Müslüm
de Emevi yönetiminden hoşnut değildir. Yerli halkların üzerine gitmez.
Gözü Arap başkentindedir. Orda olan gelişmeleri özenle izler. Her an
harekete geçecek biçimde bekler. Bu onun yerli halklarla bütünleşir. Önasya
halklarının tümünün onu kendi soydaşı sayması, bu nedenledir.
Her nedense Arap tarihçiler bu somut durumu kabule yanaşmazlar. Arap
tarihçisi Taberi, Horasan'a doğru uzanan Arap yayılmasının öyküsünü,
övünerek uzun uzun anlatır. Arap tarihçilere göre, Türkler, Araplar
karşısında ancak 20 yıl dayanabilir. Sonuçta 738 yılında kesin biçimde yenilip
dağılıyorlar.
Emevi zulmü, Hicaz'da olduğu gibi, Horasan'da da İslam gönüllülerinde
isyan duygularını uyandırır. Emeviler, çok cizye almak amacı ile Horasan ve
Türkistan halkının Müslüman olmasını önlerler.120 Horasan ve Türkistan'ın
yerli beylerini Emeviler aşağılarlar. Yerli beyler de boş durmazlar. Halkı
İslama girmemeye çağırırlar. Halk yerli beylerle Emeviler arasında kalır. Bu
duruma dayanamayan Merv'li Müslümanlar 735'te Emevilere karşı
ayaklanırlar. Arap Haris, peygamberin kara bayrağını açar. Her soydan
ezilmiş Müslümanı bu bayrak altında toplanmaya çağırır. Haris ile Türkler
arasında bir yakınlık vardır. Bu sırada Türk Yabgu soyu yönetiminde şimdiki
Batı Afganistan topraklarında bir beylik vardır. Türk hakanı Su-lu Han
Emevilere karşı, Arap ayaklanmacılarla birlikte, savaşa katılır. Kimi
kaynaklar Su-lu hanın mescitler kurarak İslamı yaydığını söylerse de bu
kesin değildir.
Ancak bu arada Horasan'da Emevi etkisi de silinir, yerini Abbasi etkisi alır.
Bilindiği gibi Emeviler koyu Arap ulusçuluğu yaparlar. Abbasiler daha çok
İslamlığın yayılmasına özen gösterirler. Horasan, Türkistan halkı İslamlığa
değil Arap milliyetçiliğine, Araplara tümden teslim olmaya karşıdır. Bu
yüzden Abbasi propogandası bölgede sıcak yandaşlar bulur. 747'de
Horasan'da Emevilere karşı açık ayaklanma başlar. Bu ayaklanma giderek
yayılır. 750 yılında Emevi yönetiminin yıkılmasına neden olur. İşte bu
yüzden Türkeşlerin ortadan çekilmelerine karşın Araplar Seyhun'un
doğusunda ilerleyebilirler.
Kabil'den daha kuzeydeki bir Türk merkezi, Göktürk Han soyundan Budist
Toharistan ilidir. Türk beylerinin başkentleri Kunduz ve Belh'tir. Bu beylere
bağlı ikinci derecede beylerden Tarkan Tirek, Türkiş soyundandır ve Belh
valisidir. Onlar da Emevilere karşı amansız bir savaşa girişmişlerdir.
Savaşlar, Belh ile Hindikuş dağlarında, Bamyan Budist külliyesine giden dar
geçitlerdeki kalelerde geçmiştir. Türk aşağı Toharistan yabgusu, 709'da
Emevilere tutsak düşmüştür. 724'te yanındakilerle birlikte halifelik merkezi
Şam'a getirilmiştir.
10. Yüzyılda Gazne va Gur'da yaşayan Hâlâç Türkleri yeni Müslüman
olmuşlardır. Bunlar Gazneli Türk soyunun yönetimine geçecekler ve
bugünkü Afganlıların atalarına karışacaklardır. Sind ve Hint'e inen Türkler
ise, o illerde devlet kurup İslamı yayacaklardır. Bunlar 11. yüzyıldan sonra
Müslüman sözünün eşanlamlısı gibi kullanılacak Turuşka (Türk) adı ile
anılacaklardır.
Böylece, Müslüman Arap yayılması iç Asyanın kendine özgü eski yaşamı
için felaketli sonuçlar doğurmuştur. Bu din önce güney sınırlardan sinsice
sokulmuş, sonra gittikçe sesini yükseltmiş ve en sonunda silahlarına
güvenerek kendini yeterince güçlü bulduğu zaman vahâlârdaki şehirlere
zorla yerleşmiş, göçebe çadırlarının içine sokulmuş ve fethedilen toprakta
yavaş yavaş tek ve titiz bir ses yükselir olmuştur: Tanrıdan başka yoktur
tapacak, Muhammet onun elçisidir.
İslamlığın zaferli yayılışı iç Asya tarihinde sonu belirsiz etkiler yaratmıştır.
Bu hoşgörü bilmez din orada, eski dünyanın o kadar zararsız görünen
anılarına bile kıymış, onları yok etmiştir. Ve daha sonra, bundan birkaç
yüzyıl önce, Batılılar bu karaparçasında gözüktükleri zaman, artık eski
geçmiş yüzyılların olaylarını, uygarlıklarını anımsatacak hiç bir şey
bulamayacaklardır.121

d. Arap Irkçılığının Çöküşü

Arap İmparatorluğunun sınırları genişledikçe, Emevilerin yarattığı Arap


şovenizmine tepkiler artar, İslam sınırlarına girmiş olan Horasan'ın büyük
çoğunluğu Türktür. Önasya'da Türklerle İranlı halklar birleşir. Horasanlı
Ebu Müslüm ve Türk beyler, Abbasi ailesinin halife olması gerektiğini ileri
sürer. Ebu Müslüm'ün soyu tam bilinmez. Türk, Fars ve Arap olduğu
söylenir. Ama önemli olan onun ulusu değil, tarihsel işlevidir. 750 yılında
Emevi hanedanı kan tufanı içinde yere serilir. Bütün Emevi soyu kılıçtan
geçirilir. Tarihler altı yüz bin kişinin öldürüldüğünü yazarlar. Emeviler,
acımasız Arap şovenizminin kanı içinde boğulurlar. Emevi saltanatı 89 yılda
bitmiştir (661-750). Arap olmayan suçsuz halklara karşı acımasız yönetimi,
tarihte kara bir leke bırakıp silinir. Müslümanlık Arapların gücünden çıkar.
Arap olmayan halkların denetimine girer. Emevi çöküşünün İslam tarihinde
bir devrim oluşu bundandır.
Abbasiler Arap olmayanlara yaslanıp yönetime gelmişlerdir. Hilafet makamı,
Muhammet'in amcası Abbas'ın soyundan gelenlerdedir. Kökende yeni devlet
de Kureyşlilerin yönetimindedir, iki Kureyşilik arasında dağlar kadar fark
vardır. Abbasi kureyşiliğinde, devlet başkanlığı dışında tüm devlet
katmanları Arap olmayanların elindedir. Vezirlikler, hükümet, ordu, kültür,
tümünde Arap olmayanlar ağırlıklıdır. Açıkçası Türkler ve İranlı halkların
elindedir. Başbakanlık Türk Bermekoğulları ailesinin elindedir.
Bermekoğulları Belhli bir Türk ailesidir. Yine Emevi ordularını darmadağın
eden Kahtabi ve arkadaşları Toharistan, Horasan ve Ceyhun ötesi
Türkleridir. Bağdat'ın planını Bermekoğulları çizer.
Abbasi yönetimi ile İslam tarihinde iki aşama gerçekleşti. Arap şovenliğine
karşı evrensellik, dinde sünnetçiliğe karşı düşünsel eylem biçiminde gelişti.
Kökende Abbasi halifeleri de Emeviler gibi Kureyşi soyundan geliyordu.
Onlar da dini önemsemez bir tavır aldılar. Ancak Emevi döneminde hiç
düşün eylemi yoktu. Emeviler yalnızca dinsiz ve Araptılar. Abbasiler dine
karşı laubali olsalar bile, devlette bir düşün patlaması oldu. Din yalnız
istihfaf edilmiyor, akıl ve düşünceye yöneltiliyordu. Din kuralları insan
zekası ile ölçülmeye başlandı. İslam yalnız inanç olmaktan çıktı. Düşün
olarak gelişme yoluna girdi.
Düşün eylemi ilk Basra'da patladı. Basra Ömer döneminde kurulmuş bir
kentti. Muaviye döneminde Ceyhun ötesini ele geçirmekle görevli vali, Türk
illerinden iki bin genç aydın seçip getirmiş yerleştirmişti. Bu girişim Basra'da
bir düşün fışkırmasına yetmişti. Mutezile denilen akım bunun eseridir.
Giderek gelişen Mutezile inancı 7. halife Memun zamanında devletin resmi
dini oldu. Memun'un kendisi de Mutezileci ve akideciydi. Kur'an'ın insan
ürünü olduğu kabul edildi. Kur'an Tanrı sözleri değil, Peygamberin düşün
ve öğretisi sayılıyordu. Sünni Müslümanlar Memun'a Emir-ül kâfirin dediler.
Öte yandan Abbasi devleti de giderek Arap devleti kişiliğinden uzaklaştı.
Devletin başkenti de Arap sınırları dışındadır. Ömer'in Arap ülkesi sınırı
Fırat kıyısındaki Kufe'de biter. Bağdat ise, Dicle kıyısında yer alır.
Ayrıca toplum ve devlet düzeninde de Arap ağırlığı silini-yordu. Sözgelimi
halife Mansur (754-775) giyinmeyi bile Arap tarzından çıkardı. İran giysisi
devletin resmi giyim biçimi sayıldı. Arapların başına uzun külahlar geçirildi.
Abbasiler döneminde öbür uluslar kendi gelenek ve törelerini İslam içinde
yaşatmaya sürdürdü. Sözgelimi Bermekoğulları, 750 yılından önce Asya
Dalai Lama idiler. Bağdat'ta Abbasi başbakanlığına geçtikten sonra, İslam'ı
saygıdeğer Çin modeline göre örgütlediler. İslamın ilk yüzyılının çok belirsiz
geleneklerini ve Çin Batiniliğinin kurallarını saptadılar.122
Abbasi döneminde Türk ağırlığı devlette kendini iyice duyurmaya
başlamıştı. Abbasi halifeleri iyi yöneticilik öğrensin diye oğullarını valilikle
Türk illerine yolladılar. Sonraları kime halifeler Türk anaların çocuklarıydı.
Sözgelimi Harun Reşid'in üç oğlunun annesi Türktü. Bunlar Harun Resiften
sonra art arda halife oldular. Bunlardan Mutesim tüm yazgısını Türklere
bağlamıştı. Kardeşini İran askerleri öldürmüştü. Koruma birliğini Ferganalı
Türklerden kurdu. Bunların sayısı yirmi bini aşıyordu. Halife, Türkler için
Bağdat yakınlarında Samra şehrini yaptırdı. Askerler bölgeden uzaklaşmasın
diye Samra'da Kabe'nin benzerini yaptırdı. Samra'ya binlerce Türk cariyesi
getirtti. Askerler Türk kızları ile evlendi. Arapçılık akımı tümden
kırılmıştı."Araplar başlarında peygamber olmasa hiçbir utku kazanamaz"
sözü halk arasında yayıldı. Halifeler eskiden tahta çıktıklarında askerler
onlara bağlılık yemini ederlerken, Türk etkinliği döneminde halifeler cülus
sırasında askere yemin etmeye başladılar.123
"Abbasi devleti 8. yüzyıldan 13. yüzyıl ortalarına kadar 500 yıl yaşamış
gözükür. Bu süre içinde 37 halife tahta oturur. Abbasi devletinin gerçek
yaşamı 83 yıl ile sınırlıdır. 7 Halife Abbasi halifesi sayılmalıdır. Devletin
kalan yaşamında yalnız adı ve gölgesi sürer. Devlet, Türklerin eline
geçmiştir. Araplar sahneden uzaklaşırlar. Ömer'le başlayan etkin Arap
ulusçuluğu 8. halifeye dek, 200 yıl sürer, iki yüzyıl sonra Araplar geldikleri
çöle dönerler. Arap olmayan halklar din diye sarılırlar ve dinsiz Arabi
devirirler. Çölde yeni bir din yaratan Araplar, yine çöllerine; eski
yaşamlarına dönerler. Kendilerinin ortaya attıkları dini ellerinden alanlar ise,
o din ile çağlarca bütün dünyayı titreteceklerdir.
Dinin kurucusu Arap gerçekte kurduğu dine kendi de inanmamıştır.
Başkasının dinini alan Türk ise ona tüm kalbiyle bağlanır.
Müslümanlık yayıldıkça öbür halkların eski inanç ve töreleri de doğal olarak
İslama katılır. Zerdüşt İran, Hıristiyan Bizans tümü İslamm egemenlik
alanına girer. Salt kitle değil din adamları da yeni din içinde yerlerini alırlar.
Bu İslamın niceliğini artırır, ama niteliğinde de önemli değişimlere neden
olur. O dinlerin inançları ile İslam sulanır. Bu yeni öğeler kendi inanç ve
öğretilere kanıt olarak Hadis uydurmaya başlarlar. "Peygamber demiştir ki"
diye başlayan bitip tükenmez hadislerle sözlerine, öğretilerine tanık
getirirler. Abbasiler döneminde hadisler 600 bini aşar. Hadislerin tümü
Medine döneminde söylenmesi gerekir. Bütün hadisler on yıla söylenmiştir.
Her güne ortalama 200 hadis düşer. Muhammet'in durmadan konuşmuş
olması gerekir. Buhari, 600 bin hadisten 7275 tane sağlamını alır. Din de
canlıları andırır. Hiçbir din kendini beslemeden yaşamını sürdüremez.
İslamın yayılma alanı genişleyip egemenliğine aldığı uluslar arttıkça
kuralları çoğalmıştır. Hiçbir din, ortaya çıktığı kurallarla kalmamıştır. Yitip
gitmeyen İslamın gücüne bu bakış açısını getirirsek, daha iyi anlayabiliriz.
Müslümanlıktaki bu değişim ve yenileşme zorunludur da. Muhammet'in
Müslümanlığı Arap çöllerinin dışına taşmıştır. Bu değişimin kendine yeni
ilkeler, yeni görüşler, başka dayanaklar araması zorunluydu. Dinler toplum,
toplumlar yaşam ve tarih içindedir.Yaşam ve zaman akmaktadır. Din de bu
akışımın içindedir. Bu ne tümden bir gelişme ne de çöküştür. Muhammet'ten
sonra dinin yeni bir biçimlenmeye girmesi doğaldır. Bu değişim sürecinde
din kimileyin kazanmış, kimileyin yitirmiştir.
İslamın gücünü ve yayılmasında dinsel tapınım düzeni büyük rol oynar.
Namaz ve tapınımlar kesindir. Camilerde bir imama uyulur. Bu düzen İslam
ordularını da sıkı düzene sokar. Geniş alanlara yayılma bu sıkı kurallılık
içinde yapılır. Oysa Muhammet'in İslamlığı hiç de böyle değildir. Tapınım ve
törenler serbesttir, yumuşaktır, rahattır.
İslam tarihi yazarlarına göre, dinsel tapınımın direği durumundaki günlük
beş namaz Muhammet döneminde kesin değildir. Mekke döneminde
bulunmaz. Bu, ancak 1. ve 2. yüzyıl kelamcıları ile fıkıhçılarının ürünüdür.
Muhammet döneminde abdest ve namaz düzensiz ve gelişigüzeldir. Ayrıca
Kur'an'da namazın biçimi ve ayrıntıları da anlatılmaz. Dinin direği
durumunda değildir. İkinci üçüncü düzeyde bir tapınımdır. Mekke
ayetlerinde tapınımdan ve namazdan çok belirsiz söz edilir. O da yalnız
Muhammet'e yöneltilmiştir, kitleye değil. Namaz inananlara Medine'de
buyrulur. Yalnız kaç kez kılınacağı yine belli değildir. Beş vakit namaz
Muhammet İslamlığında kesinlikle bulunmaz. Sabah, akşam ve gece
namazlarından söz edilir. Emevilerin son dönemlerinde bile günlük beş
namaz ilkesi bulunmaz. Ayrıca namaz Kuran'da çok önemsiz bir yer tutar.
6217 ayetin tümünde Allah'tan sözedilir. Allah adının geçmediği ayet
bulunmaz. Oysa tapınıma (ibadet) değinen ayetler yalnızca on ikidir.
Hadislerde de ibadet açık değildir. Buhari'de konu ile ilgili 150 hadis
bulunur. Ama hiçbirinde namazın biçimi ve beş kez yapılacağı aydın
değildir.
Belirsizlik abdest için de geçerlidir. Abdest yalnız cuma namazları için
kesindir. Öbür namazlarda Muhammet'in de abdest almadığı olur.
Muhammet'in inananlar abdest almadı, namaz kılmadı diye herhangi bir
uyarısı bulunmaz. Muhammet, Arap ruhunu bildiği için, tapınım işini esnek
bırakır. Özellikle bedevi Arap sıkıya gelmez. Tapınımları onun özgürlüğünü
kısıtlamayacak biçimde yapmak gerekir. Yaşam donmuş dine değil, din
günlük yaşama uyar.
Öte yandan tapınmasız da olmaz. Arap'ı tümden başı boş bırakmak onu dine
bağlamamak demektir. Ömer ile yakınları, Muhammet'ten bu yönün
güvenceye alınmasını isterler, İslam'a özgü tapınım düzeni kurmak gerekir.
Ayrıca bu tanım, özgün olmalıdır, öbür dinlerden ayrılmalıdır, işe namaza
çağırı düzeni ile başlarlar. Önce boru çalmayı düşünürler. Ama bu, Yahudiler
boru çaldıkları için, Yahudilere benzetme olacaktır. Çan çalmak ise
Hıristiyanlığa öykünmedir. Bu durumda Ömer'in sözlü çağırı (ezan) önerisi
beğeni bulur, onaylanır.124
Kur'an'da

"Namaz, kötülüklerden ve yasaklardan sizi korur. Her halde Allah'ın zikri ve


en büyük şeydir" (Ankebut 45)

biçiminde tanımlanır. Başka bir yerde ise

"Namaz müminler üzerinde muayyen vakitlerde yazılı farzdır" (Nisa 103)

biçiminde açıklama getirilir. Ancak günde beş kez namaz kılınacağı


belirtilmez. Beş kez namaz kılınacağı üzerine en somut ayet şudur:

"Güneşin doğmasından önce de batışından önce, de Rabbini överek tesbih et!


Gecenin kimi saatleriyle, gündüzün iki ucunda da tesbih et ki, Allah senden
hoşnut olsun" (Taha 130).

Bu da söylenenler de, namazın zamanı ve sayısı açısından, yoruma bağlı


şeylerdir. Abdest ve namazın ayrıntılı ilkeleri Muhammet'ten çok sonra
belirlenir. Muhammet, başıboş Arap ruhuna uygun olarak, tapınımları
gevşek bırakmıştır. Daha sonra İslamlık öbür dinlerden ayrılmak için bunu
kesinleştirir.
Muhammet, inanç düzenine eski dinlerden kimi töre ve gelenekleri almayı
da unutmamıştır. Sünnet geleneği bunlardan biridir. Sünnet, eskiden beri
Zenciler ve Sami uluslarında yaygın bir gelenektir. Bu bereket Tanrılarına bir
tür kurban sayılırdı. Zenciler ve Samiler erkekleri de kızları da sünnet
ederlerdi. Kızlarda klitoris derisinin ucunu, erkeklerde sünnet derisinin
ucunu keserlerdi.
Hıristiyanlık, kökeni Zerdüştlüğe dayanan vaftizi alarak bu Sami sünnet
geleneğini dışladı. Ancak İslamlık, sözde İbrahim'in izinden yürüdüğünü
sanarak Sami sünnet geleneğini sürdürdü.
Erkekleri olduğunca kızları da kapsayan bu sünnet geleneği, Ortaçağ
boyunca, kimi İslam ülkelerinde uygulandı. Bunlar Suriye, Mısır, Afrika ve
Irak gibi iyice samileşmiş ülkelerdi. İran ile birlikte başka Acem ülkeleri uzun
süre bu geleneğe karşı direndiler. Sonunda yalnız erkek sünnetini uygular
oldular. Ancak, Yahudiler çocuklarını doğumdan yedi gün sonra sünnet
ettiriyorlardı. Müslümanlar geleneklerini onlardan ayırmak için, daha uzun
bir tarihe bıraktılar.125

e. Dönüm Noktası

Bütün halkıyla birlikte İslamlığa ilk katılan göçebe hanı Satuk Buğra Han
olur. Bu önemli olay 926 sıralarında Kaşgar'da gerçekleşir. Ancak bu halkın o
dönemde iç Asya'da yaşayan Türk boylarından hangisi olduğu bilinmez.
Hakani Türk ya da Afrasiyaboğulları adlı bu Türklerin Göktürklerden
indikleri sanılır. 893 yılında Batı Türkistan'ı Samanoğullarına bırakmak
zorunda kalırlar. 10 yüzyıl başlarında Kaşgar başkentli bir devlet kurarlar. O
dönemde Kaşgar, özellikle Budist kültürünün merkezidir. Devlet, eski İslam
kaynaklarında Karahanlı ülkesi adı ile anılır. İslamı seçmeden önce Karahanlı
Türkleri Budizme inanırlar. Devletin iki önemli büyük kenti vardır.
Bunlardan biri bugün de iyi bilinen Kaşgar, öteki ise eski zamanlarda adı çok
söylenmiş olan Balasagun'dur.
Satuk Buğra Hanın İslamı seçişi de söylence ile karışıktır. Karşılı Cemal 13.
yüzyılda şöyle bir olay anlatır:

Satuk Buğra Han Afrasiyab oğlu Peşenk soyundandı. Bu soy (Turanlılar


soyu) Yasef oğlu Nuh'a dayanır. Ve o, Türk hakanlarından, ilk İslamlığı
seçenlerdir. Kaşgar ile Fergana sınırlarındandır. Al Muti Lillah, müminlerin
emiri (946-974) iken Emir el-Reşit, Abdül Malik Nuhoğlıı, Samanoğlu (954-
961) devleti döneminde Kaşgar İslamlığı benimsedi. (Bilge Kül Kadir
Handan sonra) Türklerin yönetimi, Bazır Arslan'ın kardeşi, Oğulcak Kadir
Han'a geçti. O, İslama çağrı mektuplarını hiç dinlemiyordu.
(Samanoğullarından) Nasır oğlu Mansur, kardeşlerinden kaçarak Kaşgar'a
vardı. Oğulcak onu konuk olarak ağırladı. "Vatanına geldin, ulusuna
konuksun. Sana kardeşin cefa etti. Biz vefa gösteririz" dedi. Ona Artuç ilinin
yönetimini verdi. Ve Nasır, (Oğulcak Kadir Han'dan) mescit yapabilmek,
ibadet etmek için bir sığır derisi kadar yer istedi. (Oğulcak) "Buyur, istediğin
senin olsun" dedi. Nasır bir sığır kurban etti. Derisini (ince bir şerit gibi)
uzunluğuna kesti. Bunlarla bugün Artunç mescidi olan alanın çevresini çizdi.
Oğulcak Satuk'un amcası idi. (Satuk) on iki yaşını bitirdiği zaman, yüksek
derecede güzelliği, parlak görünüşü, doğal zekası, duru zihni, geniş anlayışı,
uzak görüşü ve aklı ile, geçmiş melikoğulları arasında, eşsiz idi. Buhara'dan
kervan geldiği bir gündü. Satuk, taşıdıkları eşyayı görmek için, Artuç'a vardı.
Ve Samanoğlu Nasır, onu konuk etti. Ona ikramda bulundu. Öğle zamanı
gelince, Müslümanlar dinsel görevlerini yerine getirmek için kalktılar. Satuk
ise bu mutlu görevi bilmiyordu. (Namaz kılan) halka baktı. Bitince,
Samanoğluna, ne yaptıklarını sordu. Samanoğlu "gece ve gündüz içinde bize
beş kez böyle tapınım zorunlu kılındığı bir gerçektir" dedi. (Satuk) sordu:
"Kim bunu size farz kıldı?" Anında Samanoğlu, ona yaratanı güzel adları ve
yüce özellikleri ile anlatmaya girişti. Allah'ın selamı üzerinde bulunan
Muhammet'in dili ile, İslam'ın şartlarını, ümmetin öykülerini ve iyiliklerini
saydı.
Bundan sonra (Satuk) şöyle dedi: "İlah O'dur ve O'ndan başkasına tapınım
hak değildir. Ve bu Nebi'den daha doğru ve kendisine bağlanmaya hak
kazanmış kimse olamaz. Ve dini kabul etti. Ve hizmetindeki genç oğlanlar ile
maiyetinin de İslama, imana girmelerini istedi. Tümü Müslüman oldular."
126

Karşılı Cemal'in anlattıklarına göre, genç Satuk Buğra, İslamı seçtiğini gizler.
Oğulcak Kadir Han, İslamın Artuç'ta yayıldığını öğrenir. Karşı önlem olarak,
Artuç'a bir put tapınağı yaptırır. Satuk Buğra Han tapınağın yapımına
katılmak zorunda kalır. Tuğlaları taşırken, içinden bu tapınağı, Allah'a adar.
Yengesi Hatun'un gizli yardımı ile, amcasının kuşkularından kurtulmaya
çalışır. Yirmi beş yaşına gelince, ava çıkar gibi yapar. Elli Müslüman ile
birlikte Kaşgar'dan kaçmayı başarır. Tabgaç şehrini ele geçirir ve orda üç yıl
kalır. Amcası kendisine karşı saldırıya geçer. Satuk, Fergana
Müslümanlarının da içinde bulunduğu bin kişilik bir güç derler. Amcasının
ordularının saldırısına dayanır. Sonunda Satuk, amcasını yener. Atbaş ve
Kaşgar'ı alır. Artuç tapınağını mescit yapar. Bu dönemden ayakta kalan
Atbaş kalesi kalıntıları günümüze ulaşmıştır. Atbaş kalesinin anıları
zamanla, içerik değiştirir. Manas destanından kesitler içinde yer alır.
Kırgızlar, Atbaş kalesine, Manas destanı kahramanlarından Koşay'ın adını
verirler. Kaşgar ve Artuç anıtları ise birçok kez yeniden yapılacak, özgün
kişiliği günümüze ulaşmayacaktır. Satuk Buğra Han, 955 yılında öldüğünde
Artuç mescidi külliyesine gömülür. Bu ulu anıt Doğu Türkistan'da İslamın
simgesi olur. Çinliler ve Kalmuklar birçok kez mezarı yıkarlar, Türkler
yeniden yaparlar.
Karahanlı Türklerinin İslamı seçmeleri sonucu, Batı Türkleri arasında din
savaşı biter. Batı Türkistanın tümü ile Doğu Türkistan'ın batısı, Karahanlı
Türk devleti yönetiminde birleşir. Ancak, Uygurlar İslamlığı seçmezler.
Uygurlarla Müslüman Türkler, savaş alanında olduğu gibi, kültür alanında
da kıyasıya yarışırlar. Uygurlar ancak 1473 sıralarında İslamı benimse-
yeceklerdir.
Türkistan'da Karahanlı Türk devleti İslamın kalesi olarak yükselir. Artık,
Karahanlılar İslamın yayılma siyasasını üstlenmişlerdir. Bu durum, saf kan
Türklerin hoşuna gitmeyecek bir şey değildir. Birbiri ardınca Yarkent, Kotan
gibi Budist uygarlığının eski kaleleri, İslamın eline düşer, İslam belli ölçüde
Doğu'dan gelen Çin kültür etkisine karşı bir duvar görevi yapar.
Bundan sonraki dönemde Karahanlı devletinin gelişmesi şöyle olur:
Karahanlılar, İslamı seçtikleri yıllarda Batı Türkistan'ın kuzey illerinden
Argu'yu geri alırlar. Samanoğulları 962 yılında Buğra Bey adında bir hanın
yönetimindedir. Buğra Han 980 lerden sonra Sayram ve Samani illerini alır.
Böylece Karahanlılar Hotan'dan batıya doğru, Türkistan'a egemen olurlar. Bu
ilk büyük Müslüman Türk devleti 926-1220 arasında üç yüz yıl yaşar.
İdil Irmağının kuzey kıyılarındaki Türk boylarından eski Bulgarların
İslamlığı seçişleri bir söylence ile karışıktır. 922 yılında Bulgar öncüsü Almuş,
düşünde söylencesel biçimde gerçeğe erer, böylece İslamı seçer. Almuş,
halifeye bir mektup yazar. Kendisine İslamı öğretecek, mescit ve kale
yapacak elemanlar ister. Yollanan Abbasi elçileri 922 yılının soğuk bir mart
gününde, Hazar kıyılarındaki Türk Oğuz kapısına varırlar. Elçiler arasında,
ünlü gezgin İbni Fadlan'la birlikte, Abbasiler hizmetindeki iki Türk genci de
vardır. Elçiler soğuğa karşı kalın giysiler giymişlerdir. Çift hörgüçlü Türk
develeri üzerinde yolculuklarını sürdürürler. Oğuz, Peçenek, Başkurt
bölgelerinden geçerek 70 günde Bulgar eline ulaşırlar. Bulgarlar o dönemde
göçebe yaşamaktadır. İbni Fadlan, İdil kıyılarına ve Oğuzlar arasına
İslamlığın sıçradığını yazar. Elçiler Almuş'un otağında toplanırlar. Bulgar
boy beyleri, halifenin İslama çağrısını ayakta dinlerler. Yeri titreten bir tekbir
ile İslama girerler.127
Türkistan'da olduğu gibi İdil kıyılarındaki göçebeler arasında İslamlık
yerleşmeye başlar, İslam yaşam düzeni mescit çevresinde toplanır. Yerleşik
topluma geçiş hızlanır. El sanatları gelişir. Bulgarlar, deri, maden ve
mücevher işlemede uzmanlaşırlar. Çizme yapımı ile ünlenirler.
İdil Bulgarları, İslam'ın Kuzey'deki en uç noktası olur. Bulgarlar arasında
yetişen bilginler, İslamlığı Başkurt'lar gibi batı Türk boyları arasında
yayarlar. Ancak 10. yüzyıl başlarında Türklerin büyük çoğunluğu henüz
İslamı seçmemiştir.
Doğu Türkistan'da ise İslamlık Budizmle yüz yüze gelecektir. Turfan
Uygurları 15. yüzyıla değin Burkan dininde kalır. Kara hitay ve Moğol
yayılması Doğu'da İslamı yıkmak isteyen akınlardır. Karahitay akını, 1128-
1150 arasında Hakani (Karahanlı) Türk devletinin Argu'daki illerini ele
geçirir. Kısa süre içinde Seyhun- Ceyhun arasını hatta Horasan ve Kirman'a
yayılır. Ancak Argu dışında, Karahitaylar, Hakani beylerini yerlerinde
bırakıp vergi almakla yetinirler. Moğollar ise, soylarını Han olarak açıklarlar.
Karahitaylar döneminde, Nayman ve Kereit beyi Küçlüg Han Türk'tür.
Ancak Müslüman değildir. Müslümanlara ağır baskılar yapar. Moğol
kıyımlarını destekler. Türkistan'da İslam kentlerinin yakıp yıkılmasına, göz
yumar. Ama tüm bu baskılar, Türkistan'da İslam uygarlığını sarsmaz.
Uygurlar, Moğollara, Uygur yazısını ve Budizm'i öğretirler.
Karahanlı uygarlığı, Oğuz ili sayılan Cend'de biter. 12. yüzyılda Karahanlı
etkinlik alanının dışına İslamlık henüz ulaşamaz. Bu bağlamda, Kıpçaklar,
İdil ve Özi ırmağı yataklarında yaşayan Çuvaşlar, Peçenekler, Batı Oğuzlar,
Kıpçak Kuman gibi Türk boyları İslama girmezler. O dönemde İslamlığın
etkinlik alanı dışında kalan bu boyların bir bölümü, hiç İslamı seçmeyecektir.
Yalnız İdil Bulgar kentleri İslamın kuzeydeki en etkin merkezleri olur.
İslamlığın bu dönemde Batı'ya ilerleyişi, Saltukname'de söylencesel anı
olarak anlatılacaktır. Saltukname, Özi ırmağı kıyılarındaki İslamlaşma
sürecini öyküleştirir.
Türklerdeki yaygın bir kanıya göre, İslam Türk erimesine engel olmuştur.
Türk ruhuna ve yaşam biçimine uygun bu inanç Türklüğün kalıcılığını
sağlamıştır. Oysa kimi somut belgeler bu savın tutarsızlığını açıkça ortaya
kor. Kaşgarlı Mahmut, Seyhun Ceyhun arasında İslamlar içinde, Türkler
ezici çoğunluktadır. Türkler İslamdan sonra İran'lı halklar içinde erimiştir.
Samanoğulları döneminde de Seyhun-Ceyhun arasında Türkler
çoğunluktadır. Zeki Velidi Togan'a göre, Kur'an'ın ilk Türkçe çevirisi
Samanoğulları döneminde yapılmıştır. Kur'an'ın İran dillerine çevirisi de
Samanoğulları dönemindedir.128
Müslüman ve Hıristiyan dinsel öğreti ümmet ve soy öğesi ile çeşitli
bakımından ortaklık gösterir. Ümmet aynı inancı paylaşan kimseler
topluluğudur. Soy ise aynı kandan gelen insan ortaklığıdır. Her iki dinde de
ümmet anlayışı ne ölçüde güçlü ise soy anlayışı o ölçüde zayıftır. Soy öğesi
güçlendikçe ümmet bağı zayıflar. Uygarlıklar bir dinden tüm uluslara o
dinin genel özelliklerini vurmak ister. Soy ise kendi damgasını vurmaya
çalışır.
Hıristiyan öğretisinde ümmet uygarlığının ortak noktaları son derece
güçlüdür. Soy öğesi en aza inmiştir. O dönemde Hıristiyanlığın kucakladığı
Avrupa ulusları henüz ulus değildir. Dilleri bile oluşmamıştır. Roma
uygarlığı o dönemde doğmamıştır. Yeni din putataparlık döneminin tüm
izlerini silmeye çalışır. Bu yüzden Hıristiyan uygarlığı kapsadığı uluslara
ulus değil ümmet damgasını vurur. Haçlı akınlarında uluslar yoktur,
Hıristiyan savaşçılar vardır.
İslam uygarlığında durum değişiktir. Türk Fars, Hindu gibi uluslar İslam'a
girdiklerinde köklü birer uygarlığa sahiptirler. İslama girerken, İslam'ın
ilkelerine kendi uygarlıklarını da katarlar. Yaşam biçimi bakımından,
Muhammet'in İslamlığı onlar için çok dardır. Bu yüzden sonraki İslamlık
bambaşka bir İslamlık olarak gelişecektir. İslama girenler yüksek kültürden
halklar, dinden aldıklarından çok dine verirler.
Müslüman Türkler arasında ilk dönemlerden başlayarak Türklerde iki
akımın ortaya çıktığı anlaşılıyor. Bunlardan birincisi, Müslümanlığı, Arap
yöneticilerinin buyurdukları biçimde olduğu gibi kabuldür. Bu akım, Arap'ın
nesi varsa tümüne özenmiştir. Dininden diline değin, müziğinden zevkine,
tüm düşünce dünyasına ve yaşam biçimine ve geçmişine, ve sonuçta
pisliğine değin nesi varsa tümünü baş tacı etmiştir. Küçülme ile tüm
benliğini yitirmiştir. Türk'e düşman olmuştur. Ulusal değerleri yitirip erime
sürecine girmiştir.

f. Arapçanın Konumu

Geçmişte Arapça kutsal bir dil değildir. Putatapar dilidir. Latince gibi bilim
dili de olamamıştır. Çöl Arabının dilidir. Olanakları ile zengin bir dildir.
Bir araştırmacıya göre Arapça, tıpkı Arap'ın kendisidir. Arabın kişiliğine
uygun özellikler taşır. Arapça amaçları gizler. Kesinlik yerine kıvraklık ve
kaypak anlatımı seçer. Genellikle halk yığınları uyutma ve yanıltma, sürü
gibi belli bir yöne sürüklemeye yatkındır. Arapçada ses ezgisinin tonunu
ayarlayarak, aynı şeyi farklı tonlarda söylemek olanaklıdır. Böylece zihinler
tütsülenir, kişi büyülenir, istenen her şeyi, halk topluluklarına ve hatta aydın
geçinenlere benimsetilir. Söylev dili olarak Arapça bu bakımdan ideal bir
dildir.129
Ancak Arapça, Kur'an'ın anlamı ile önem kazanınca durum değişir. Arapçayı
daha da zenginleştirmek için siyasal yaşamla ilgili alanlarda, Farsça,
Yunanca ve hatta latinceden sözcükler, terimler alınır. Kimi zaman bu sözcük
ve terimlerin anlamsal karşılıklarını oluşturacak Arapça sözcükler, terimler
geliştirilir. Bunların kimileri İslamın ilk günlerine uzanır. Sözgelimi, Kur'an
metinlerinde bile bunlarla karşılaşılır.
Müslümanların izlemesi gerektiğine inanılan al-Sirat al-Mustakim
Romalıların ip çekmece dümdüz giden yollarının karşılığıdır. Sirat,
Latincedeki strata'dan gelir. İngilizcede ki street ile aynı köktendir.130
Ancak, İslamlık doğudan batıya yayılınca Kur'an'ın sözcükleri tümcelerinin
bile doğrudan Tanrı sözleri olduğu görüşü yerleşir. Kur'an dili Arapça
böylece İslam halklar arasında kutsallık kazanır. İnanca göre Tanrı Arapça
buyurmuştur. Onu öğrenmek gereklidir.
Böylece Arap olmayan uluslarda Arapça öğretimi araç olmaktan çıkar, amaç
durumuna gelir. Bilim demek Arapça demektir. İslam inancına göre Kur'an
tüm evrensel bilgileri kapsar. Yalnızca bu bilgiler örtülüdür. Sözcüklerin
altına gizlenmiştir. Kişi ne ölçüde iyi Arapça bilirse bu bilgileri anlayabilir.
Arapça bilmek salt en büyük bilim değil, en büyük sevap durumuna da
geçer.
Eski dönemlerde bilim dili Yunanca ve Süryanicedir. Hıristiyanlar dışında
kimse ilgilenmez. Yunan ve Süryani dilindeki bilgiler Arapçaya çevrildikten
sonra Müslümanlıkta gelişme başlar. Aralarından seçkin kişiler yetişir.
Arapça bilim dili olma yolunu tutar. Bu arada Yunancadan birçok sözcük
Arapçaya girer. Ancak neden sonra bu terimlerin yerine Arapça karşılıkları
bulunacaktır.
Kökende Araplar için de Arapça kutsal değildir. Putatapar dilidir. Çöl
Arabının dilidir. Latince gibi bir bilim dili hiçbir dönemde olmamıştır. Arap
için büyük önem taşıyan kılıç, deve, kadın gibi kavramların bol bol
karşılıklarını bulunduran bir dildir. Kızgın çöl alevinin alevi ile yanıp
tutuşan Arap'ın bu alandaki sözcükleri akla durgunluk verecek ölçüde
zengindir. Arap insanının duygusal etkinliklere gösterdiği duyarlılık çok
büyüktür. Bu özellik, içinde yaşadığı aydınlık, coşkulu doğanın bir
sonucudur. Gün boyu hemen hemen kesintisiz ışıyan güneşin engin ışık
denizi içindedir. İnsanın bakışlarının, en ırak köşelere kadar uzanmasını
sağlayan temiz havanın tadını çıkarır. Ülkenin görüntüsünün tekdüzeliğinin
değişmesi akşamla başlar. Geceleyin Arap insanının hayal gücü, ışıldayan
yıldız göğünün etkisiyle harekete geçer ve bu, adeta gökten beslenir. Ülkenin
doğası sonuçta insanın kendisini bedensel olarak iyi hissetmesini, sağlıklı
olmasını, hayattan zevk duymasını, yürekli ve kendine güvenen biri olmasını
sağladığı gibi, şiirsel (edebi) duyarlığa elverişli katkı yapar. Bu bakımdan
Arap insanı şiiri ve anlatı sanatını oldumo-lası sever. Şimdi kutsal kitap da
bu dilde yollanmıştır. Ama Tanrı soydaşları Kur'an'ı anlasınlar diye Arapça
yollamıştır.

"Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur'an olarak indirdik. "
(Yusuf 2)

Peygamber döneminde İslama yürekten bağlı, inançlı kimseler için bile


kutsal olan yalnız Kur'an'ın anlamıdır. Yoksa dilin kendisi yine dünya
dilidir. Çöl Arabının bu dili nasıl bilim dili oldu?
Arapçayı geliştirip böyle bilim dili durumuna getirenler de Araplar değildir.
İslamın büyük düşün adamları Arap olmayanlar arasından çıkar. Arap dili
sözlüğünün büyük açıklamacısı Ebu Nasır Farablı bir Türktür. Farabi'nin
hemşehrisidir. Sözlüğü, Lügat-i Cevheri adı ile ünlüdür. Bu Türk yazar
sözlüğünü bitirdikten sonra Araplara verirken, "dilinizi bir yabancıdan
öğreniniz" der.
Arapça tüm İslam medreselerinde, kısa sürede bilim dili olarak kurulur.
Ama bu da yetmez araç işlevini de aşıp bir kutsallık kazanır. Bilimin kendisi
gibi bir katmana tırmanır. Zaten Kur'an'da her şey vardır. Onlar örtülüdür
yalnızca. Sözcüklerin altına gizlenmiştir. Kişi ne ölçüde iyi Arapça bilirse o
ölçüde iyi anlar. Arapça bilimlerin en başına geçer. Kendisi ana bilimi olur.
Arapça öğrenmek yalnız bilim değil, en büyük sevaptır da. îşte
medresecilerin ve çeşitli soydan kişilerin emeği ile Arapça ilerleyecek bir
bilim dili durumuna gelecektir.
Kökende Kur'an Arap halkı için indiği için, Arapçadır. Yoksa Arapça
inmesinin başka nedeni bulunmaz. Kur'an'ın çeşitli ayetlerinde bu durum
vurgulanır:

"Biz, görevlendirdiğimiz her resulü ancak kendi toplumunun diliyle


gönderdik ki, onlara açık seçik beyanda bulunsun. " (İbrahim 4)

Ancak daha sonra bu gerekçe unutulup, bir araç işlevinde olan Arapça, Arap
milliyetçilerinin elinde amaca dönüşücektir.
Emevilerin Arapçayı İslamın resmi dili kabul etmeleri Arapçanın önemini
artırır. Irak, Suriye, Mısır, Beberistan'da Arapça yerel dilleri bir silindir gibi
silip geçer. O halkları araplaştırır. Dil sayesinde Araplık Arap olmayan
halkları eritir.
Arapçanın bu üstün konumu nedeniyle tüm İslam aydınları ürünlerini
Arapça yazarlar. Bu daha sonraki dönemlerde bütün Müslüman uygarlığının
Araplara mal edilmesine neden olur. Günümüzde Farabi, Elbiruni, İbni Sina,
gibi Türk bilginler ürünlerini Arapça yazdıkları için Arap sayılırlar. Araplar
da bu fırsatı kaçırmayıp, tüm düşünür, aydınlara sahip çıkarlar. Ortaçağ Batı
aydınları yapıtlarını Latince yazmalarına karşın, hiç kimse onları bir ulusa
mal etmez.
İşin ilginç yanı, Arapçayı böyle bilim dili biçiminde geliştirenler Arap
olmayanlardır. İlk İslam düşünür ve bilim adamları Arap olmayanlar
arasından çıkar. Yunan bilim ve düşününden onlar yararlanırlar. Bilim ve
düşünde yaratıcılar yine Arap olmayanlardır.
Arapça bile yine Arap olmayanlarca işleniyor, geliştiriliyordu. Çünkü Arapça
Kur'an dilidir, Tanrı dilidir. Onun ilerletmek salt bilime hizmet değil, büyük
sevaptır da.
Arapçaya karşı en etkin direnç Farsça ile Türkçeden gelir. Öbür yerli diller
gibi teslim olmaz bu diller. Ancak Arapçanın kutsal sayılması bu dillere de
yığınla Arapça öğenin girmesine neden olur. Din ve şeriatla ilgili yığınla
terim sürekli bu dillere dolar. 11.Yüzyılda Firdevsi'nin Şehnamesinde 1015
Arapça sözcük geçer. Aynı yüzyıldan kalan Yusuf Has Hacib'in Kutadgu
Bilig'inde de durum aynıdır. Her iki dilin böylesine kapsamlı iki yapıtında
bunca az Arapça sözcük kullanılması, ilk dönemlerdeki ulusal bilincin
varlığını gösterir. Nitekim Karahanlılar İslam uygarlığına birçok yenilikler
getirir. Döneminde Karahanlı uygarlığı Türk dünyasının merkezi
konumundadır. Ancak Karahanlı uygarlığı, Burkan ve Mani dinleri
çevresinde gelişmiştir. Böylece Karahanlıların İslam uygarlığına katkıları,
özellikle Budist kültürden kaynaklanır. Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig'de
anlattığı "Hakan" kavramı Gök-Tanrı ve Budist Ulug-Könüngü mezhebinin
öğretilerine dayanır. Bu öğreti ve Türk geleneğine göre, Hakan halkını (kara
bodun) koruyan, yediren, giydiren bir kişidir. Ulusal töreyi savunmak için,
bilgisini ve zekasını, gerektiğinde canını halkı için veren Bilge Han'dan
esinlenir, insan üstü özellikleri vardır. En etkin biçimde halkı eğitmekle
yükümlüdür. Bu anlayış, Türk Budizminden kaynaklanır. Türk Budizminde
Burkan, elinde kamçı ve sopa tutan, sert bir hakan, bey ya da yetkilidir.
Kutadgu Bilig'de Hakan "ajun tözi"dir. Bu iki sözcük, iki ayrı kültürden kalır.
Töz eski Türkçede, ruh, kök demektir. Ata ve Tanrı ruhlarının keçeden
görüntüleri için de kullanılır. Ata tapıncı bu inanç vardır. Ajun sözü, Budist
Türk belgelerinde, çeşitli yaşam biçimlerini karşılar. Sözcük, Karahanlı
yazınında, dünya anlamında kullanılır. Böylece, Kutadgu Bilig'de hakan,
dünyanın ruhu sayılır. Kutadgu Bilig'de, hakan tipi Küntogdı'nın kişiliğinde
sunulur. Hakan Küntogdı, eski Türk geleneğinde "kut" sahibidir. Göksel bir
ejder (evren) in harekete getirdiği felek çarkının kutlu bir anında, hakan kut
sahibi olmuştur. Burada, eski gök dini ve Kök-luu adını taşıyan göksel ejder
şiiri, göğün temsili olduğu dönemdeki inançların yeni bir yorumudur. Hint
İran dinlerinde zaman kavramı, Hint'te Kala, İran'da Zurvân adlı kişilerde
birleşir. Bunlar ejder olarak düşlenir. Kutadgu Bilig'de evren'den başka bir
zaman kavramı daha vardır. Bu eski Türklerdeki zaman Tanrısı Öd'ün bir
türüdür. Ödleg gece ve gündüz ilerleyen bir at olarak düşünülür. Nitekim
kimi belgelerde zaman Tanrısı Kala, bir at ya da araba sürücüsüdür. Eski
Türk Tanrısı, Yol-Tengri de aynı biçimde düşünülür. Ejder ve at motifleri ile
birlikte, göksel dönüşüm kavramı, Budizmin Kala cakra (zaman çarkı
Tanrısı) na benzer biçimde düşlenir.
Orta Asya'da bulunan çok sayıdaki, insan başlı arslan çizimleri yaygın bir
söylenceye dayanır. İnsan başlı arslan motifi, Budist masallarda da
yaygındır. Yine aynı düşleme, Manihaist metinlerde ve Dede Korkut
öykülerinde geçer. Bu sonuncu kaynaklarda, insan başlı arslana Periken ve
Peri adı verilir.
Yusuf Has Hacip, Hakani (Karahanlı) Türklerinde, toplumsal sınıfları
sıralarken, "Ali soyu" diye bir katmandan söz eder. Hakani Türkleri, Sünni
olmalarına karşın, Ali soyuna özel bir yakınlıkları bulunur.
Kutadgu Bilig'de evrenin düzeni yorumu, Çin, Türk ve Budist düşünceye
dayanır. Yer-Su, düz bir alandır. Bu sabit mekan çevresinde gök ejderi Evren,
güneş, ay ve yıldız burçlarını taşıyan çarkı çevirir. Sabit bir mekan
çevresinde, zaman dönen bir çarktır. Bu düşlemeye uygun betimlemeler
yapılır. Yapıt, bir bahar sabahı, kahramanlar henüz gençlik çağında iken
başlar. Kahramanlar daha yazgılarını belirleyecek olayın eşiğindedirler.
Ancak dönen çark, Budist düşlemindeki anlamsız dönüşüm içinde değildir.
Yusuf Has Hacib, evrenin uyumu, olgunluğu ve insanın yazgısının bir
anlamı olduğunu bilir. Bu noktada ozan, İslam düşününün etkisindedir.
Sözgelimi şöyle seslenir:
Nedir yaşam, nedir ölüm?
Nerden gelirim, nereye yolum?

Yaratılışın bir anlamı olduğunu bilir. Ozanın gönlünde, kesin anlık olana,
O'nunla buluşma özlem ateşini yakar.

Birdir O bir, katıksız, karışıksız pak,


Yoku var kılar O, kılar varı yok

Ne ki, sonraları Arapçanın gücü artar. Fuzuli'nin divanı Arapça bir şiirle
başlar.
Arapların asıl kazancı bu olmamıştır. Tüm İslam bilginlerinin yapıtlarını
Arapça yazmaları onlarda büyük kayıplara neden olmuştur. Batılıların İslam
uygarlığını salt Arap uygarlığı olarak görmelerine neden olmuştur. Gerçekte
Batılı bilimadamları da yapıtlarını latince yazmıştır. Ancak hiçbiri kendi
ulusunun malı olmaktan çıkmamıştır. Kimse onları Latin saymamıştır. Ancak
Arapça yazan tüm İslam bilginleri Arap sayılmıştır.
Bu işte en büyük zararı gören Türkler olmuştur, İslam uygarlığının bilim ve
düşün alanında büyük yaratıcıları olan Farabi, Elbiruni, İbni Sina yapıtlarını
Arapça yazdıkları için Arap sayılmışlardır.
Ünlü bilgin, Kaşgarlı Mahmut'u yetiştiren dönem bu çağdır. Kaşgarlı, bilinçle
Türk ulusçuluğunu savunur. And içerek söylüyorum, ben, Buhara'nın
sözüne güvenilir imamlarının birinden ve başkaca bir imamdan işittim. İkisi
de senetleriyle bildiriyorlar ki Yalvacımız kıyamet belgelerini, âhir zaman
karşılıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği: "Türk dili
öğreniniz, çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır buyurmuştur."131
Kaşgarlı'nın verdiği ikinci bir hadis ise şöyledir: "...Yüce Tanrı 'Benim bir
ordum vardır, ona Türk adı verdim. Onları Doğu'da yerleştirdim. Bir ulusa
kızarsam, Türkleri onların üzerine musallat kılarım' diyor, İşte bu Türkler
için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü Tanrı onlara ad vermeyi
kendi üzerine almıştır; onları yer yüzünün en yüksek yerinde, havası en
temiz ülkelerinde yerleştirmiştir ve onlara 'Kendi ordum' demiştir."132.
Görüldüğü gibi, Kaşgarlı öncelikle Türkçenin öğrenilmesini Peygamberin bir
hadisine bağlıyor, ikinci hadisten ise Türklerin üstün bir ulus olduğunu
çıkarıyor. Kaşgarlı İslama son derece bağlı bir Müslümandır. Bu yüzden
başka olanlardan sözederken dili sertleşir. Budist Uygurlar üzerine ağır
sözler söyler. Ancak samanlık karşısında tutumu biraz daha değişiktir.
Kaşgarlı, Şamanlığı İslam karşısında bir tehlike, daha doğrusu onunla boy
ölçüşecek bir din görmez. Atalardan dedelerden kalan bir yere dek saygı
gösterilmesi gereken inançlar gözü ile bakar. Bu hoşgörülü bakış, daha çok
Müslüman Türkler arasındaki eski inançlar içindir.133

g. Derviş Uçmaz, Müritleri Uçurur...

Batı Türklerini İslama çağıran en önemli kişi, Ahmet Yesevi'dir. Adı ile
anılan gizemci okulun kurucusu olan Yesevi, 11.yüzyılın ikinci yarısında Batı
Türkistan'ın Sayram ilçesinde doğar, İbrahim adlı bir şeyhin oğludur.
Babasının ölümü üzerine yedi yaşında iken Yesi kentine gelir. Yesi'nin Türk
tarihinde önemli bir yeri vardır. Türk söylencelerinde Oğuz Han'ın başkenti
olarak geçer. Ahmet, öğrenimine burada başlar. Sonra Buhara'da ünlü
gizemci Şeyh Yusuf Hemedaninin öğrencisi olur. Güçlü bir biçimde onun
etkisinde kalır. Onunla birlikte birçok yer gezer. Hemedani'nin üçüncü
halifesi olarak 1160'ta Buhara'da şeyhinin postuna oturur. Ama bir süre sonra
Şeyhinin eski bir sözüne uyarak Yesi'ye döner. 1167 yılında Yesi'de ölür.
Efsanevi yaşamının 130 yılı bulduğu söylenir. Ahmet Yesevi'nin soyunun
Hz. Ali'ye ve dolayısı ile Muhammet'e bağlanışı da ilginçtir. Söylencesel bu
soykütüğü ile düşünsel değil, bir de soy bağlantısı kurulmuş olur.
Muhammet'in yaşamında olağanüstülükler bulunmaz, ama onun peşinden
koşanlar birçok olağanüstülükler yaratırlar.
Muhammet'in İslamlığı mucizesizlik üzerine kurulur. Oysa İbrahim'in
dininden öbür peygamberler, mucizelerle donanmışlardır. Birinin devesi
vardır, birinin olağanüstülükler yaratan asası bulunur. Bir başkası ölüleri
diriltir. Oysa Muhammet sıradan bir insandır.

"Onlara şunu söyle: "Ben size Allah'ın hazineleri yanım-dadır demiyorum.


Gaybı da bilmem ben. Size ben bir meleğim de demiyorum. Yalnız bana
vahyedilene uyarım ben." Sor onlara: "Körle gören bir olur mu? Hala
düşünmüyor musunuz?" (En'am 50)

Yeni katılan inananlar, Yahudilere ve inanmayanlara karşı Muhammet'ten


olağanüstülükler göstermesini, kendini kanıtlamasını isterler. Muhammet
kendisi de sıkıntıdadır. O ki, Tanrının peygamberidir, Tanrı neden
olağanüstülükler yaratmasını sağlamaz? Yandaşlarına sabırla beklemelerini
salık verir. Kendi de bekler. Tanrının bir gün kendisini olağanüstülüklerle
donatacağına inanır. Ama bu bir türlü gerçekleşmez. Bunun üzerine
Tanrıdan karşı ayetler gelir:

"Bizi mucizeler göstermekten alıkoyan, daha öncekilerin onları yalanlamış


olmasından başka birşey değildir. Semud kavmine o dişi deveyi açık bir
mucize olarak verdik de onunla kendilerine zulmettiler. Biz mucizeleri yalnız
korkutup sindirmek için göndeririz." (İsra 59)

Böylece mucizenin tehlikeli olduğu vurgulanır. Mucizeyi gördükten sonra


inanmaz ve yadsırlarsa o zaman yok olurlar. Böyle bir tehlike bulunduğu
için mucize göstermek gereksizdir!
Kur'an'da mucize göstergesi sayılacak tek ayet bulunmaz. Peygamber bir
gece Mescid-i Aksa'yı gördüğünü söyler. Bu belirsiz ayet üzerine
dedikodular başlar. Ertesi gün inen bir ayet işin aslını anlatır:

"Sana gösterdiğimiz düş, inananlar için bir denemeden başka birşey değildi"
(İsra 65)

Sorun yalnızca Muhammet'i Mescidi Aksa'yı düşünde görmesi olayıdır.


Tanrı kullarını bir denemiştir, inananların tepkileri ölçülmüştür.
Dedikodular hemen kesilir.
İslamın tek mucizesi Kur'an'dır. Kur'an insan ürünü değildir. Tüm insanlar
ve cinler bir araya gelseler onun bir benzerini yapamazlar. İşte gerçek mucize
Kur'an'ın söylenişinde gizlidir:

"De ki, Kur'anın bir benzerini yapmak için, tüm insan cin bir araya gelse
bağımsız ve toplu çalışsalar yine Kur'anın bir örneğini benzetemezler " (İsra
88)

Derviş uçmaz, müritleri uçurur. Muhammet dönemindeki mucizesizlik


Muhammet'ten sonra çığ gibi mucizeler yarattı, iki cihan Muhammet'in yüzü
suyu hürmetine yaratıldığına göre Muhammet de mucizesiz olamazdı.
Musa'nın ejder olan asası, İsa'nin ölüleri dirilten soluğu vardı. Muhammet'in
bunları aşması gerekirdi.
Muhammet'in Mescid-i Aksa düşü, dallı budaklı bir miraç harikası oldu.
Muhammet Burak adlı kanatlı ata binmişti. Cebrail'in kılavuzluğu ile kat kat
göklere çıkmıştı. Her katta bir peygamberle görüşmüştü. Hele Musa, İslam
ümmetini elli namazdan kurtarmak için Muhammet'i üç, dört kez Tanrı ile
pazarlığa yollamıştı. Miraç bir mucizeler mucizesi olarak gelişmiş, Musa'nın
asasını, İsa'nın soluğunu çok gerilerde bırakmıştı.
İslam söylencelerinde mucize salt miraçla da bitmez. Süleyman Çelebi,
Mevlüt adlı yazınsal yapıtında, daha doğarken Muhammet'e mucizeler
göstermeye başlar. Annesi, Muhammet'i doğuracağı sırada, melekler nurdan
yataklar sererler, ak kuşlar muştucu gelirler. Oysa öbür peygamberler ancak
peygamber olduktan sqnra mucizeler başlar!
Sonuçta dinler ne peygamberlerin buyruk ve uygulamalarında, ne de
kitaplarda kalır. Dinler daha çok halkın yüreğinde gelişir. Halk onu can
kafesinde büyütür, uçurur. Salt peygambere değil, sevdiği saydığı kişiye de
olağanüstülük yarattırır.
Böylece Ahmet Yesevi öğretisinin de doğrudan İslamlık olduğu
vurgulanmak istenir. Söylencesel soyağacına göre, Türkistan'ın Sayram
kentinde Hazreti Ali soyundan Şeyh İbrahim adlı bir şeyh vardır. Şeyh
ölünce, kızı Gevher Şehnaz ile, yedi yaşındaki oğlu Ahmet kalır. Ahmet,
küçük yaştan beri yaşı ile uyuşmayan olağanüstü durumlar gösterir. Hızır
ona kılavuzluk eder. Yedi yaşında yetim kalınca manevi bir baba yanında
eğitim görür. Bu Şeyh Baba Arslan'dır. Kendisi ashabın ileri
gelenlerindendir. Muhammet'in manevi göstergesi ile Sayram' a gelip
Ahmed'i irşad eylemiştir. Yine söylencelere göre iki ya da yedi yüzyıl yaşar.
Onun Ahmet Yesevi'yi aydınlatma ile görevlendirilmesi manevi bir
göstergeye dayanır. Muhammet'in savaşlarından birinde, ashab aç kalıp
onun katına gelir. Biraz yiyecek dilerler. Muhammed'in duası üzerine Cebrail
cennetten bir tabak hurma getirir. Ne ki, o hurmalardan biri yere düşer.
Cebrail, "Bu sizin ümmetinizden Ahmet Yesevi adlı birinin kısmetidir" der.
Muhammet ashabtan birini bu hurmayı Ahmet Yesevi'ye ulaştırmakla
görevlendirmek ister. Bu görevi kimse almaz. Muhammet, hurmayı Arslan
Baba'nın ağzına atar. Ahmet Yesevi'yi nasıl bulacağını anlatır. Onun eğitimi
ile uğraşmasını buyurur. Bunun üzerine Arslan Baba Sayram'a (ya da
Yesi'ye) gelir. Üzerine aldığı görevi yerine getirir ve ertesi yıl ölür. Huriler
ipek donundan kefen biçer. Yetmiş bin melek ağlaya ağlaya cennete yolcu
eder.
Yesevi'nin bundan sonraki yaşamı da olağanüstülüklerle dolu. Bu dingin,
sessiz küçük çocuğun ünü gün geçtikçe Türkistan'a yayılıyor. Günlerden bir
gün, hükümdar o bölgedeki, Karaçuk dağında avlanamadığı için dağı
kaldırmak istiyor. Bütün evliyaları dağı yerinden kaldırmakla
görevlendiriyor. Ancak evliyaların gücü dağı kaldırmaya yetmiyor. Küçük
Ahmet'i çağırmadıklarını anımsıyorlar. Ahmet'i çağırıyorlar. Ahmet bu
evliyalar toplantısına bir ekmek ile geliyor. Ekmeği o toplulukta bulunanlara
bölüyor. Evliya ve padişahın adamlarından 99.000 kişi bulunuyor. Ekmek
tümüne yetiyor. Bu keramet üzerine Ahmet'in büyüklüğüne inanıyorlar. Ve
Ahmet'in duası üzerine gökten bir yağmur boşanıyor. Karaçuk dağı ortadan
kalkıyor. Yerinde Karaçuk ilçesi doğuyor.
Hikmetlere Yesevi'nin yedi yaşından sonraki yaşamından kesitler
serpiştirilmiştir. Yine bu gizemli dörtlüklerinde Budist rahiplerin çocuklukta
başlayan eğitim evreleri sayılır. Bu dörtlükler Budist ilahilerde olduğu
gibidir. Ahmet'in yaşam serüveni yedi yaşında, Arslan Baba'nın eğitimine
girmesi ile başlar. Arslan Baba gizemli bir buyrukla çocuğun eğitimini
üstlenir. Bu belki Muhammet'in emanetidir. Aydınlanma simgesidir.
Hurmanın Ahmet Yesevi'ye dört yüz yıl sonra ulaşmasının gizemidir. Arslan
Baba, bu gizemi perdeler, saklar. "Bir sır görüp perde ile büküp örtmüştür."
hikmetlerde bundan sonraki dönemde Ahmet Yesevi, garip gibi yaşar.
Yoksullara hizmet eder. Günlük yaşamın tutkularından kaçar. Zor konularda
kan yutarak eğitim görür. On ikisinde gizem perdesi aralanır. On dördünde
toprak gibi alçakgönüllü olur. On sekizinde sevi dolusunu (aşk badesini)
kanıncaya dek içer, kanatlanıp uçar. Yirmi ikisinde Tanrı katına ulaşır. Yirmi
üç, yirmi beşinde Haktan ırak düşer. Bu yıllar Yesevi' nin yaşamının suçluluk
yıllarıdır. Bundan pişmanlık duyar, nefret eder. Ölüsünün taşlanmasını,
sürüklenip çukura atılmasını ister. Deyişlerde şu suçluluk dizeleri vardır:

Ben yirmi dörde, girdim,Hak'tan ırak,

Cenazemin ardından taşlar atın!


Ayağımdan tutup sürün, çukura itin!

Arslan Baba'nın ölümünden sonra, mürşidin ruhu, Ahmet Yesevi'ye gurbet


acısı çekmesini ister. "Babam ruhu saldı beni bu gurbete" diye dizeye yansır.
Peygamberin Muna yokuşunda Medinelilerden sığınma hakkı isteyip
vatanına göçtüğü gibi Ahmet Yesevi'de dağları aşıp gurbetçi olmuştur.
Ahmet Yesevi Buhara'ya göçmüştür. Buhara'yı o dönemde Hakani Türk
soyunun batı kolu yönetir. İslamlığın önemli kültür mer-kezlerindendir.
Hakani yazını ve uygarlığı ise, altın çağını yaşar. Büyük sanat ürünleri, yazın
ürünleri yaratılır. Buhara görkemli camileri, yapı örnekleri ile Doğu
geçmişinde özlenen yerlerden biridir. Aynı zamanda Sünni İslam öğretisinin
merkezidir.
O sırada Merv'de İslam bilgini Yusuf Hemedani yaşamaktadır. Merv
Selçukluların başkentidir. Yesevi Türkçe bilmeyen Hemedani'nin öğreti
okuluna bağlanır. Yusuf Hemedani, peygamberlerin yaşamını tek kurtuluş
yolu olarak tanımıştır. Yoksulluk içinde yaşar, günlük yemeğini bile
yoksullara dağıtır. Hakanların çevresinden kaçar. Kendisine tümüyle dinsel
bilimlere vermiştir. Selman-ı Farisi'nin kılıcını ve sarığını saklar. Doğum yeri
olan Hemedan'ı çok özlemesine karşın, dönmez. Orta Asya halkına İslamı
öğreterek yaşamını sürdürür. Ahmet Yesevi, Yusuf Hemedani'nin üçüncü
halifesi olarak, Buhara'da onun postuna oturacaktır. Bu olay, yaklaşık 1140'ta
olmalıdır. Yesevi'nin ölümü ise 1166'tadır. Böylece Yesevi yaşamının uzun
bir bölümünü Buhara'da geçirmiş olmalıdır. "Doğduğum yer o mübarek
Türkistan" dediği, iline vatanına ve mürşidinin ak türbesine özlem içindedir.
Arslan Baba'nın gizemli buyruğu ile en sonunda Ahmet Yesevi Türkistan'a
dönecektir. Gizemli deyişlerde bu olay şöyle anlatılır:
Arzularım, ben kardeşlik ilini
Ulu Babamın kutsal ak türbesini
Türkistan'a döndüğü zaman Ahmet Yesevi çoktan ermiş, manevi kılıçla,
nefsini kurban etmiş, "fena-fillah" katını aşmış, yaşlı bir "eren"dir.
Kudret ile Hak'tan bize buyruk oldu,
Dipsiz deniz içine yalnız düştüm, dostlar
O denize kadir rabbim buyurdu
Allah'a hamd olsun, sağ esen geçtim, dostlar

Yaşım ilerledi, ömrüm tükendi, göğe uçtum


Bağrım taştı, aklım şaştı, yere düştüm
Şeytani nefis tutkuyla çok vuruştum
Sabır ve rıza makamlarını aştım, dostlar.

Dokuzumda toz gibi savruldum, tükenmedim,


On yaşımda sağ yanıma dolanmadım,
On birimde kendi nefsimi zabtettim
Fark ve rıza makamlarını geçtim dostlar.

On ikimde bütün ruhlar söz söyledi,


Huriler karşı gelip bana selam verdi,
Sır şerbetini saki olup bana sundu
Onu alıp edep ile içtim dostlar

On üçümde dalgıç olup, deryaya daldım


Marifetin cevherini sırdan derdim
Mumunu görüp pervane gibi kendimi vurdum
Kendimden geçip, aklım gitti, şaştım, dostlar.

On dördümde toprak gibi, hakirlik çektim


Hu Hu deyip gözyaşımla geceleri kattım
Bin altınlık kıymetini bire sattım,
Ondan sonra kanat çırpıp uçtum dostlar.

On beşimde dergahına dönüp geldim,


Günah ile yaptığım her işi alıp geldim,
Tövbe edip Hakka boyun sunup geldim,
Tövbe edip günahlardan kaçtım dostlar

Cebrail vahiy getirdi hak resula


Ayet indi zikret diye cüz ve küle
Hızır Baba'm beni saldı işte bu yola
Ondan sonra derya olup taştım, dostlar

Şeriatın bostanında dolaşıp durdum


Tarikatın gülzarında gezinip durdum
Tarikatın pazarında uçup durdum
Marifetin döşeğini açtım dostlar

Elest şarabını pir-i mugan dosyasına verdi


Içiverdim miktarımca koyuverdi
Kul Hace Ahmet içim dışım yanıverdi
Taliplere inci cevher saçtım dostlar

Nefsini kılıçla parçalaması olayı, belki Yesevi söylencelerinde geçen, bir


evreyi vurgulamak içindir. Söylenceye göre, Yesevi, oğluna Peygamberin
ölen oğlu İbrahim'in adını verir. Muhammet'in yaşamını örnek aldığı için,
evlat acısını bile tatmak ister. Yesi yakınlarındaki Oğuzların Savran kenti
halkı Yesevi'nin bu dileğini duyar. Yesevi'nin oğlunun başını kılıçla kesip
önüne getirler. Yesevi bu zulmü de iyilikle karşılar. Yaratılış gününde,
insanlar "bela" diye Tanrının varlığını inkar etmişlerdir. Oysa Ahmet
Yesevi'nin ruhu, yaratılış nedeni olarak, acıya razı olur, boyun eğer.
Çin'de yaşayan Salarlar arasında bir söylence anlatılır. Salarlar Oğuzların 24
boyundan Salurlardan gelirler. Söylenceye göre, Salur uruğu Akman ve
Karaman diye kardeş iki boydan oluşur. Karamanlar ile Akmanlar Ahmet
Yesevi'nin oğlunu öldürürler. Ahmet Yesevi onlara kargış verir. Bunun
üzerine Salurlar Türkmenistan'da yaşayamaz olurlar. Topraklarını bırakıp
Çin'e göçerler.
Ahmet Yesevi böylece, çocukluğundan başlayarak Hz. Muhammet'in
sünnetlerine bağlı kalır. Peygamberin öldüğü 63 yaşına gelince, Mustafa'nın
yasını tutmak için ölmek ister, diri iken mezara girer. Yer altının
karanlıklarında Mustafa'nın ümmetini karşılar. Tüm yaşamını bu çile evinde
geçirir. Yaşamı boyunca bir çok keramet ve mucizat gösterir. Ölümünden
sonra da kerametleri sürer. Nitekim Timur Han'ın Yesevi türbesini
yaptırması da şeyhin ölümünden sonra gösterdiği bir kerametine dayanır.
Timur Buhara'ya giderken Türkistan'a uğrar. Ahmet Yesevi Timur'un
düşüne girer. Ahmet Yesevi, düşünde Timur'a "Ey yiğit ivedi Buhara'ya git.
Ordaki hanın ölümü senin elinden. Senin başından çok şey geçse gerektir.
Tüm Buhara halkı da seni bekliyor." der. Ertesi gün Timur düşten
uyandığında Türkistan beyini çağırtır. Ahmet Yesevi'nin mezarına görkemli
bir türbe kondurmasını buyurur.
Yesevi, gizemci görüşlerini uygun bir zamanda ve ortamda yaymaya başlar.
O çağda Asya İslam çevrelerinin her yanında tarikatlar yükselir. Doğu
Türkistan ve Yedi-Su çevresi güçlü biçimde İslamlaşma sürecine girmiştir.
Ahmet Yesevi bu elverişli ortamda Türkistan göçebe insanı arasında büyük
saygınlık kazanır. Çevresinde toplananlar İslamlığa yeni girmiş köylü ya da
göçebe Türkmenlerdir. Bu nedenle onlara anlayabilecekleri bir dil ile
seslenmesi gerekir. Türk halk yazınından aldığı nazım biçimleri; hece ölçüsü
ve duru dil ile gizemci şiirler yazar. Halk bunları gelişigüzel şiirden ayırmak
için Hikmet diye adlandırır. Bu şiirlerden bir bölümü günümüze değin gelir.
Ancak Hikmetlerin Yesevi'nin olup olmadığı kesin bilinmez. Bunlar Asya'da
Nakşibendi tarikatının kuruluşundan, hatta 15. yüzyılda Osmanlı ülkesine
yayılmasından sonra yazıya geçirilmişlerdir. Bu nedenle Ahmet Yesevi'yi
tümüyle Nakşibendi görüşüne uygun bir biçimde tanıtırlar. Nakşibendilik
Türkleri kolayca çevresine alabilmek için Yesevilikle kimi bağlar kurma
gereksinimini duymuştur. Oysa Ahmet Yesevi konusunda Babaö, Haydarö
ve Alevilerin söylenceleri daha doğru ve tarihsel gerçeklere yakındır.
Yesevi yayılmasını genellikle göçebe ve köylü bozkır Türklerine yöneltmiştir.
Argu, Harezm, Fergane yöresi, Yesevi ilkelerinin yayılma alanı olmuştur. Bu
bölgede, 11-12. yüzyıllarda Türklerle İranlı halklar yaşar. Türkler, Mazdeizm,
Mogoç, Mani gibi dinlere inanırlar. Yesevilik bu alanda, yayılma ilkelerini
çevre koşullarına uyarlar. Sözgelimi Hikmetlerde "Pir Mugan" deyimi geçer.
Bu deyim açıkça, Batı Türkistan'daki Mogoç inancının kalıntısıdır.
Yesevilikte yer altında çile doldurma geleneği vardır. Bu töre, nefsine
egemen olma gibi bir yaşam anlayışından kaynaklanır. Bu benzeri etkiler,
Türklere Budizm'den geçmiştir. Yesevi'nin yaşadığı dönemde, Balasagun'a
Budist Karahitaylar egemendir. Budizm yeniden canlanmıştır. Hikmetlerdeki
kimi terimler, Budist Türk metinlerinde de geçer. Sözgelimi "eren" terimi
bunlardandır.
Yesevi dervişlerinde baş yülüme geleneği vardır. Bu da kökende Budist
rahiplerin baş yülüme inancına dayanır. Yine Hikmetlerdeki kimi simgeler,
benzetmeler, süslerde, açıkça Budist yazınının etkisi görülür. Yesevi'nin
yaşam evrelerini sıralayan Hikmetler, Budist ilahileri anımsatır. Uygur
ilahilerin "sakınçlıg yiti kılıç" diye bir kavram geçer. Günümüz Türkçesine
"tartışmanın, düşünmenin keskin kılıcı" diye çevirebileceğimiz bu kavram,
Hikmetlerde "Batın Tığı" deyimi ile anlatılır.
Tüm araştırmacılar Yeseviliğin Türk törelerinden doğduğu konusunda
birleşirler. Fuat Köprülü'ye göre Yesevilikteki "biçki" zikri, şaman
törenlerindeki davulun yankısıdır.
Yesevilikte, Kurban kanını gömme inancı vardır. Bu ise Kagnılı
Türklerindeki Tanrı kurbanı törenlerine dayanır.
Yesevi törenlerinde dinsel oyun vardır. Alevilikteki Semah, Mevlevilikteki
Sema oyunlarının dedesi diyebileceğimiz bu oyun da çok eskilere dayanır.
Gerçi raks ile birçok eski dinde karşılaşılır. Nitekim Türk olmayan
gizemcilerde de raks bulunur. Ancak Tabgaç ve Göktürk dönemi şaman
törenlerinde belirgin biçimde ivedi dönüşlere dayanan bu oyun saptanır. 6-9.
yüzyıl arasında dinsel törenlerin en özgün özelliklerinden biri bu oyunlardır.
Böylece semahların ilk izleri belirgin biçimde ortadadır. Budist dönemde
döne döne oynanan bu dinsel dönüşler, "göksel oyun" (tengirdem oyun) adı
ile sürer.
Kendinden geçip dünyayı unutma, kadeh çizimi ile anlatılır. Bu inanç
gizemcilikte olduğu gibi sürer. Türkler arasında özellikle "ant içme" törenini
karşılar. 922 yılında İslamı seçen Bulgar Türkleri hanı Almuş, halifeyi anarak
, İskit, Hun ve Türk töresi üzerine "sucu" baş şarabı kadehi ile ant içer. İbni
Fadlan, içki ile yapılan böyle bir ant törenine karşı çıkar. Bunun üzerine
Bulgarlar bal şarabının henüz olgunlaşmadığını söylerler. Hızır ise Ahmet
Yesevi'ye kadeh sunar. Kadeh içinde yeşim taşından yapılmış, ölümsüzlük
iksiri vardır. Türkçe adı ile bu "tirilik suyu", bengisu'dur. Bu inanç ile büyük
olasılıkla Taoizme dayanır.
Hikmetlerde dünyayı unutma dolusu sunan kişilerden biri de Pir Mugan'dır.
Pir Mugan, kimileyin İslam Peygamberi, kimileyin, Hızır, kimileyin Satuk
Buğra Handır.
Yesevi, Yusuf Has Hacib'de olduğu gibi her şeyden önce İslamdır. Bu
bağlamda Tanrı ile insan arasındaki buluşmayı sağlayan bir eren-ozandır.
Çevresini, bozkırlarda at koşturan, savaşan, destan dinleyen coşkun ruhlu,
yiğit yarı göçebe Türklerle kuşatmıştır. Bu ortamda Hikmetler bu insanların
ruhuna seslenecektir. Bu dörtlükleri söyleyen "eren-ozan" şanlı bir manevi
gazi olarak belirecektir. Soyut düşünceler, kavramlar yalın bir Türkçe ile
anlatılacaktır. Eren-Ozanın böylece gizeme bürünen sesi, bozkır Türkleri ile
birlikte Orta Asya kültürünün yankısı olarak İslami huşu içinde , Tanrıya
yakarış, peygambere bağlılık okur. Türk halk ruhunun bu İslamlık anlayışı,
Yunus Emre ile birlikte Alevi deyişlerini muştular.
Yesevilik göçebe Türkler çevresinde, eski Türk boy, gelenek ve töreleri ile
paganizminin kalıntıları ile karışmıştır. Kadın ile erkeklerin bir arada
bulunması göçebe Türk yaşamının bir gereğidir. Yesevi meclislerinde kadın
ve erkekler bir arada bulunur. Yesevi tarikatında zikir biçimi ise tümüyle
Türk paganizminden alınır. Kısa sürede Türkmen boylarının yaşam ve
düşünce biçimlerine uyar. Baba, ata ya da dede adı verilen Yesevi dervişleri
İslam inançlarını yüzeysel ve yalın bir biçimde yorumlayıp yandaşlarına
sunarlar. Tüm bu konumu içinde Yeseviliği Sünni bir tarikat saymak olası
değildir. Kentlerde Yesevilik daha çok Sünnilik yönünde gelişir ve
Nakşibendiliği doğurur. Köylü ve göçebeler arasında ise yukarda
anlattığımız biçimde yayılır. Yesevilik bozkırlarda hiç bir biçimde Vahdeti
Vücut düşününün derin ve karmaşık düşünceleriyle bağdaşmaz. Göçebe
Türkmen çevrelerine uyar. Bir halk gizemciliği durumuna gelir.
Yesevi dervişlerinin Anadolu'ya ilk gelişleri 13. yüzyıldadır. Yoğun biçimde
Cengiz ordularının önünden kaçıp Anadolu'ya sığınırlar. Ahmet Yesevi ile
ilgili tüm töre ve sözlü gelenekleri de birlikte getirirler. Onun ve halifelerinin
gizemci düşüncelerini yine aynı yalınlıkla öğretirler. Bu sözlü gelenekler
aracılığı ile "kuş donuna girmek, taşları ve kayaları harekete getirmek,
ejderha öldürmek" gibi daha sonraki dönemlerde Anadolu'da kaleme alınan
söylencelerde ortaya çıkacak öğeler yayılır. Anadolu'da gezen bu babalar,
.atalar, dedeler eski Kamozanlara büyük benzerlik gösterirler. Eski
söylencelerin koruyuculuğunu yaparlar. Aynı zamanda büyücü, ozan,
doktor ve din adamı işlevindedirler. 13.Yüzyıldan sonra Anadolu'da Alevi
tarikatlerinin doğuşuna neden olurlar.
Yesevilik 15.yüzyılda Horasan'da Nakşibendiliğin ilerlemesi ile önemini
yitirir. 17. yüzyılda ise Nakşibendiliğin içinde tümden erir.
Türkistan'ın büyük Şeyhi'ni değişik tarikatlar ulu sayıyor. Bu doğal, ne ki, bu
tarikatlar arasında büyük görüş ayrılıkları var. Yesevilikten kaynaklandığını
söyleyen iki inanç yolu olarak Alevilik ve Nakşibendilik gösterilir. Karşıt
düşünceleri savunan iki tarikatın birden aynı kaynaktan geldiğini ileri
sürmesi ilk bakışta şaşırtıcı gözüküyor. Nakşilik katı Sünni bir tarikat.
Alevilik ise Batıni.
Hoca Ahmet Yesevi'nin Divanından bunu çıkarmak olanaklı değil. Çünkü
Divan çok sonraları yazıya geçmiş. Divan' daki tüm hikmetlerden hangisinin
onun olduğunu kestirmek olanaklı değil. Düşünceler de öyle. Doğrudan
Ahmet Yesevi' den kalmış belge yok. Sonradan kalan belgelerse çok
tartışmalı, iki tarikat arasındaki ortak noktaları ve koşutlukları aramak
böylece bir bütünlemeye gitmek en kestirme çözüm.
Ancak Nakşiliğin de Aleviliğin de oluşumu ve gelişimleri epeyce zaman
alıyor. Nakşilik 14.Yüzyılda Maveraünnehr'in sünni kesimlerinde yerleşip
kök salıyor. Bu bölgeler kentlerdir. Büyük kültür merkezleridir. Oysa
Alevilik sürekli göçebeler arasında kalıyor. Ve bakıyoruz ki, Nakşibendilik
gelişmiş bir tarikat olarak üst düzeylere tırmanıyor. Devlet katmanından
önemli kişileri yapısına çekiyor. Sözgelimi Ali Şir Nevai gibi büyük bir devlet
adamı, yazarı Nakşibendilik içinde görüyoruz. Şeriat kuralları ile işleniyor.
Geniş olanaklarla besleniyor. Bunca gelişmenin yanında dinler için doğal
süreci yaşıyor: Gericileşiyor. Nitekim aynı süreci daha sonra Aleviliğin
bölünmesinde izleriz. Bektaşilikte Kızılbaşlık yakın bir dönemde
kopmalarına karşılık birbirine aykırı yolları izlemeye koyulacaklardır.
Yine söylenceye göre Anadolu'ya bir dizi evliya yolluyor. Rumu irşad
etmelerini buyuruyor. Günümüzde Anadolu Alevilerinin üstad saydıkları
evliyalara söylenceye göre bu Ahmet Yesevi'nin Ruma yolladığı kişiler,
içlerinden kimilerinin adları pek ünlü. Hacı Bektaş Veli ise Pirler piri
sayılıyor. Zaman çarkı içinde adları geri plana atılmış döneminin ünlüleri
var. Gerçekte onlar, dönemlerinde Hacı Bektaş'tan daha üstün konumdalar.
Ve kimi belgelere göre Hacı Bektaş onların müridi sayılıyor. Döneminin en
üst düzeyde Alevi dedesi sayılan kişisi Dede Kargın.
Kargın adı, Oğuz Hanın altı oğlundan Bozoklu kolunu oluşturan Yıldız Han
boyuna bağlanır. Afşar, Beydilli, Kınık, Kargın oymaklarından birinin adıdır.
Oğuzlar toplam yirmi dört boydan oluşur. Yirmi dört boydan biri. Her
boyun birer damgası ve av kuşu vardır. Divan'da her nedense Kargın
boyunun adı geçmez, damgası verilmez. Kargın'ın totemi (av kuşu)
Tavşancıl'dır. Tavşancıl bir kartal türüdür. Tavşan avlayarak yaşar.
Dede Kargın 13.yüzyıl başlarında Elbistan yöresinde yaşamış bir Türkmen
dervişidir. Kendi müritleriyle Anadolu' ya gelip yerleştirmiştir. Zamanla
büyük ün kazanır. Birçok mürit edinir. Dönemin sultanı onun yeteneklerini
görüp dostluk kurar. Kendisine 17 köyü vakıf olarak veriyor. Dede Kargın
yıllar boyu burda düşüncelerini yayıyor. Müritlerini artırıyor. Baba İlyas da
dahil, Rum'a giden dört yüz halifesi oluyor. Dede Kargın kendi halifeleri
arasında Hacı Mihman, Bağdın Hacı, Şeyh Osman ve Ayna Dola adlarında
dört kişi seçiyor. Baba İlyas'ın buyruğuna veriyor. Onları Rum'u irşad etmek
üzere görevlendiriyor. Rum diyarına gelen Baba İlyas, yanındaki dört
halifeyi çeşitli yerlere yolluyor. Yerleşmelerini sağlıyor.
Hacı Bektaş Rum diyarında Zülkadir iline gelmeden önce Elbistan'da kalır.
Hacı Bektaş'ın, İbrahim Hacı adında bir müridi vardır. Hacı Bektaş ona geyik
derisinden yapılma bir başlık verir. Onun ölümünden sonra bu başlık,
oğulları ile Dede Kargın müritleri arasında bir anlaşmazlığa neden olur.
Onlar da aynı tür başlıklar kullanırlar. Çekişme sonucu yalnız Dede Kargın
müritleri başlığı kendileri giyebileceklerini kabul ettirirler. Çünkü bu başlık
onların tarikatının göstergesidir.134
Bu olay Velayetname'de şöyle anlatılır:

Hacı Bektaş Veli önce Rum'a geldikleri vakit, Bozok canibinden gider iken,
yol üzerinde Dulkadirli'den Türkmen içinde bir çoban koyun güdüyordu.
Hazreti Hünkâr'ın kokusunu alan koyuncuklar birbiri ardına kümelenip
ardına düştüler. Çoban ise önce koyunların önüne geçti. Yanına dönderdi.
Öbür yanındaki koyunlar Hünkar'ın ardına düşüp gitmeye başladı. Çoban
ne ölçüde çaba gösterdiyse de koyunları döndüremedi. Ve sonra aklına geldi
ki, bu koyunların gösterdiği işaretler boş değildir. Ola ki, yoldan giden kimse
ermişlerden, erenlerdendir. Bir koyun kadar aklım yok mu ki, eline ayağına
düşmeyeyim. Belki bana bir kez bakar, himmet eder dedi. Koyunu bırakıp
koştu. Ulu Hünkarın ardından yetişip elini öptü. Ayaklarına yüz sürdü.
"Ey gerçek erenler" diye seslendi. "Bana da lütuf eyle, safa nazar eyle" dedi.
Bunun üzerine Hünkar bir yere oturdu:
Adın nedir söyle bakalım dedi. Çoban:
Adım İbrahim Hacı'dır diye karşılık verdi.
Ulu Hünkar başındakini çıkardı. Söylendiğine göre İbrahim Hacı'nın başında
Geyik derisinden börkü vardı. Hünkâr'ın önüne koydu. Hazreti Hünkar
mücerret tekbirini edip başına giydirdi. Ve de gözlerini sıvadı. Sırtını
tapışladı. Erenlerin nazarı kimyadır. Kara toprağa nazar etse altın olur. O
zaman İbrahim Hacı nasibini aldı. Tüm utançları yüceldi. Erenler katına ayak
bastı. Ve de Hünkar şöyle buyurdu:
Yürü, öyle ki, sana Bozok ve Üçok'u yurt verdik. Etmeklik olsun ve o
koyuncuklar da seninle birlikte varsınlar.
Sonra (Hacı İbrahim) o vilayete vardı. Nice ilginç ve değişik ermişlik,
keramet gösterdi. Dulkadirli arasında adını Hacı İbrahim diye çağırttı.
Hünkar'ın gösterdiği gibi Bozok ile Üçok kendisinin etmeği oldu. Ayağına
taş dokunan "ya Hacı İbrahim" diye çağırdı. Ve de bir zamana değin bu adla
ünlüdür.
Yaşamı boyu Hz.Hünkar'ın kendisine giydirdiği geyik derisini başından
çıkarmadı. Ölmeden kendisi de müritlerine geyik derisi başlık giydirdi.
Kendileri bu dünyadan göçtükten sonra Dede Kargın oğulları geldiler. Hacı
İbrahim oğullarına şöyle dediler:
Bu geyik derisi Taç Dede Kargın sultanındır, siz bunu ner-den aldınız?
Onlar:
Atamız Hacı'ya, Hazreti Hünkar Hacı Bektaş Veli nazar etmiştir. Bizim
meşrebimiz ondandır dediler. Dede Kargın oğulları:
Bektaşilerin tacı, elifi ve hüseynîdir. Geyik derisi taç ünlü ceddimiz Dede
Kargın'ındır diye karşılık verdiler.
Arada çok tartışma oldu. Sonuçta çaresiz kaldılar. Giydikleri geyik derisini
Dede Kargınlara tapşırdılar. Kesinlikle saptanmıştır ki, Hacı İbrahim'in ilk
meşrebi Hünkar Hacı Bektaş Veli'dendir.

Hacı Bektaş ve müritlerinin yaşamları düşlerle süslenir. Eski Türk motifleri


bunların desenlerini oluşturur. Sözgelimi, Hacı Bektaş Veli'nin Bozgeyikli ile
ilişkisi böyle bir söylence ile süslüdür. Bozgeyikli sanı ile ünlü ermiş, Emir
Sultan'dır.
Hacı Bektaş Veli, darı çeci üstünde namaz kılarken, darının içinden bir darı
artar. Bu darı Emir Sultan olur. Hacı Bektaş Veli Urum erenlerinin nasiplerini
dağıtırken, yatıp kalkar dua eder. Sonra bir yattığında, aklına Hacı Bektaş'tan
nasip istemek gelir. Hacı Bektaş Veli'ye:
-Şu çevgeni sen mi atarsın, ben mi atayım, der.
Hacı Bektaş Veli Sultan "destur" deyip çevgeni atarken:
-Erciyes tut...der.
Çevgen Erciyes'e takılır. Bir bölümü kırılır. Kalanı Suriye'de Beşir denen yere
düşer. Orda Mevaliler aşireti yaşar. Aşiret bir çevgenin yurtlarına düştüğünü
görünce kaldırmak ister. Ancak kaldıramazlar. Bir süre sonra Emir Sultan
çevgeni aramaya gelir. Çevgeni kaldırır. Böylece çevgenin kendisinin
olduğunu da kanıtlamış olur.

Emir Sultan da post sahibidir. Ne ki sonradan Hacı Bektaş ocağından


kopuyor.
Alevilik içinde Eski Türk inançları, Müslüman giysisine bürünerek yaşamını
sürdürür. Sözgelimi Orta Asya kökenli yolkardeşliği kurumu, Musahiplik
adı altında İslami bir görüntü kazanır. Ancak musahiplik ya da yolkardeşliği
kurumu, Arap ülkelerinde bulunmaz. Yalnız Aleviliğe özgüdür.
Yolkardeşliğinin kimi izleri ile Orta Asya'da karşılaşılır. Divan-ü Lugat-it
Türk'te "biste" diye bir sözcük geçer. Sözcük Sogutçadır. Bu sözcük esnaf
kardeşliğini karşılar. Soğurlar İç-Asya'nın en eski tüccar halklarındandır.
Hint-Avrupa kökenli olup Parslara yakındır. Esnaf arasında dayanışmayı
sağlayan bu kurum Türkler arasında yayılır. Samanlık içinde dinsel bir işlev
kazanır. Türklerin Anadolu'ya yayılmaları sırasında savaşçı gaziler aracılığı
ile Anadolu'ya taşınır. Savaşçı gaziler arasında sonradan kazanılan kardeşlik
kurumu olarak işlevini sürdürür. Daha sonra Ahilikte esnaf, usta
dayanışması biçiminde yaşar. Alevilikte ise dinsel işlevi ile ayakta kalır.
Aleviliğe Ahilik üzerinden geçmesi söz konusudur. Çünkü Ahilerin piri Ahi
Evran ile Şeyh Edibali yolkardeşidir. Hacı Bektaş dergahı aracılığı ile
Aleviliğe girmiş olabilir. Ancak Alevilik doğrudan eski dinin bu kurumunu
sürdürebilir.
Bütün tarikatlarda olduğu gibi, Ahilerin Muhammet'e ve onun soyuna
saygıları sonsuzdur. Ali'ye yürekten bağlılardır. Füttühatname adlı gizli
dinsel törenlerinde Ali'nin baş olduğunu kabul ederler. İbni Batuta, Ahilerin
sosyal ve ve ekonomik örgütlenmesinden büyük saygı ve heyecanla söz eder.
Ahiler Anadolu'yu türkleştirmek için gerekli sosyal ve ekonomik varlığa
dayanma gereksinimini çok önceden sezmişlerdir. Kooperatifçiliğin ilk
büyük örneğini verirler. Tarım ve sanayinin bütün dallarında pir, nakip,
yiğitbaş, usta, zırak gibi emek ve alınteri düzeni olan loncada birleşirler.
Bugünkü sendikacılığın gerçekleşmiş amaçları orada çözüme bağlanır.
Selçukluların en görkemli dönemlerinde bile, Ahiler kentlerin yönetimini
ellerine alacak ölçüde, etkinlik gösterirler. Böylelikle Türkçülük ve
Bektaşiliğin çıkışında, birer manevi kaynak olurlar. Ahilikte, yiğitçe
yardımseverlik ve soylu insanlığın yol yordamı Türkçe olarak ortaya konur.
Esnaf ve zenaatçı örgütlerinin uyması gereken kuralları Fütüvvetname adlı
bir eserde toplanır. Ahi fütüvvet erenlerinin 16 inanç kuralı, Bektaşi
meydanlarınında temel ilkeleri olur. 135
Karahanlılarda Müslüman olduktan sonra da Türkler arasında eski inanaçlar
yaşar. Zerdüşt, Mani, Buda, Şaman, Hıristiyan inançları yeni dinde
kendilerine yer açarlar. Eskiden kalan, gelenek, inanç ve görenekler kimi
dinsel tapınmalarda yaşama ortamı bulurlar. Sözgelimi, Doğu Türkistan'da
Buda manastırı olarak kullanılmış bir mağara Ashab-ı kef mağarası olarak
kutsal bir ziyaret yerine dönüşür. Belh'te Budist Bermekoğullarının
Nevbahar manastırı Hz. Ali'nin mezarı sayılarak günümüzde de ziyaret
yeridir. Kökende Bermekoğullarının İslamı kabulleri de oldukça sancılı
olmuştur. Muaviye döneminde bu manastır yıkılmıştır. İslama girdikten
sonra da eski inançlarını sürdürmüşlerdir. Söz konusu tapınak daha sonra
yeniden onarılmıştır. Nitekim, Bermekoğulları da kendilerini Arap soyuna
bağlamayı unutmamışlardır.136
Türkistan'ın dağlık yerlerindeki Buda yontusuna Senk Hoca diye saygı
gösterilir.137
Yatırlara mum yakmak Hıristiyanlıktan kalır. Muskalar nazar boncukları
takmak Budizm'den, kimi ağaçları, pınarları kutlu sayıp buralardan medet
ummak, yatırlara bez bağlamak İslam öncesi dinlerden kalır.138
Toharistan'daki Sasani prensi Firuz'un Şii söylencelerindeki Hz.Ali ile
bağlantısı ilginçtir. Söylenceye göre, Firuz'un kızı Şahribanu, Hz.Hüseyin ile
evlenmiştir. Böylece Hz. Hüseyin'den sonra gelenler, hem Peygamber hem
de İran imparatoru soyuna bağlanmış olurlar.
Böylece iç Asya'dan Anadolu topraklarına uzanan geniş alanda eski dinlerin
kalıntıları sürer. Şamanist gelenekler yaşar, iç Asya'da şu yakın dönemlere
yapılan incelemelerde, şamanlığın İslam görüntüsü altında yaşamını
sürdürüşüne tanık olunur. Doğu Türkistanlı bakıcılar pir olarak Fatma anayı
tanırlar. Sözde, Fatma anaya bu sanatı Cebrail öğretmiştir. Oysa yaptıkları bu
iş tümüyle şamanist inanca dayanır. Kendileri Müslüman olmalarına karşın,
lonca oluşturmuşlardır. Tüzük olarak bir kitapçık yazmışlardır. Bu kitapçığa
"Peri hanlık risalesi" adını vermişlerdir. Bu ad, Budizmdeki Burhan adının
kitaba uyarlamasıdır. Burhan'ı 'peri okuyan' biçimine sokmuşlardır. Sözde
buna İslam görüntüsü vermişlerdir.
Yakut oyunları tören ve ayinlerinde Müslüman sayılan şamanlar "işe
başladım bismillah" diyorlar. Altaylı kamlar Tanrıları yerine peygamber ve
İslam azizlerini söylerler. Zaman ve çevrenin gereklerine uyarak eski
Tanrılarını atmışlardır. Bunların yerine peygamber ve velileri sokmakla
yetinirler. Böylece sanatlarını yaşatırlar. Bunların parlak törenleri, kimi
kendinden geçtiklerinde yaptıkları harikalar, cahil halk için üfürükçü
hocalardan daha çekicidir. Kökende üfürükçülük de samanlığın kalıntısıdır.
Ancak zorla İslam kılığına girmeye uğraştığı için güdük kalmıştır.
Samanlığın gerçek temsilciliği bulunduğu yerlerde üfürükçülük
tutunamıyor. Doğu ve Batı Türkistan Müslümanları arasında eski şamanlığın
kalıntıları yaşıyor.
Mezarlara ve ağaçlara paçavra bağlama en ilkel şaman geleneklerinden biri.
Bu gelenek tüm Müslüman Türklerde yaygın. Şamanist, dağ, orman, ağaç, su
ruhlarına genellikle "yer su" denen Tanrıya bağışlar. Yer su ruhları
bağışlayıcı ve koruyucu ruhlardır. Darılmadıkça kanlı kurban istemezler.
Müslüman Türkler bununla bir velinin ruhundan yardım isterler. Artık "Yer-
Su" Tanrıları gerçek ya da uydurma velilerin mezarlarına yerleşmişlerdir.
Böylece şamanlık döneminin paçavralarını almayı sürdürürler. Kimi pınar
başlarında görülen çalılar aynı işlevi sürdürürler. Müslümanlığa inanan pek
çok insan bunun şamanist bir gelenek olduğunu bilmez.
En yaygın şamanist geleneklerden biri ise yağmur, dolu yağdırma; fırtına
çıkarmadır. Şamanlığın bu önemli geleneği "Yada" taşı denen yağmur taşı ile
yapılıyor. Gerektiğinde savaşlarda ortaya atılıyor ve yağmur yağıyor, fırtına
kopuyor, göz gözü görmez oluyor. Çin kaynakları Göktürklerde bu
geleneğin bulunduğunu yazıyorlar. Göktürk hakanı, ya da taşı ile yağmur
yağdıran şamanlar gibi, su ve yel yaratır. Bir Budist Uygur yazıtında, su
tapınım yerini betimlenir. Uygurlarda su tapınım yeri, toparlak ak renkte bir
yerdir. Orta çağ boyunca tüm İslam kaynaklarında İslam bilginlerinde
sürekli anılıp duruyor. Bir çok ünlü İslam bilgini bu taşı gördüklerini
söylüyorlar. Aralarında taşı İslamlığa bağlamaya çalışanlar da var. İslama
bağlamak isteyenler bir de söylence uyduruyorlar. Bu taşı, Nuh peygamber,
ismi azam duasını okuyarak oğlu Yasef'e vermiş. Batı Türkleri yağmur taşını
unutmuşlar. Ama yağmur duasını unutmamışlar. Kuraklığın alabildiğince
arttığı, umutsuzluğa düşülen yıllarda halk bu inancı İslam inancı olarak
yerine getirir.
Şamanik öğeler Orta Asya'ya doğru gidildikçe yaygınlık kazanıyor. Yalnız
oralarda bu öğeler kurumlaşamamış. Anadolu da ise kurumlaşma evresine
girmiş. Orta Asya Türkleri içinde Şamanik öğelerini en çok koruyan
halklardan biri de Kazak ve Kırgızlar. Yoğun şamanik gelenek içinde
yaşıyorlar. Müslümanlığa gireli yüzyıllar olmuş. Tüm halk inançlı Sünni
Müslüman. Buna karşın Anadolu Alevi inançlarını andıran gelenekler
yaşayıp duruyor.
Dinsel menkıbe ve öyküler bile şamanik öğelerle dolu. Hazreti Ali'nin
kâfirlerle savaşı, Hasan ile Hüseyin'in öldürülmelerini anlatan şiirsel
öyküler, destanlar yine şamanist öğelerle yüklü. Bu kahramanların Kazak ya
da Kırgız olduklarına inanıyorlar. Bunların yardımcı ruhları var. Matem
yaptıklarında tıpkı Kazak Kırgızlar gibi matem yapıyorlar. Sözgelimi Kerbela
olayını anlatan bir öyküde Hüseyin için ruhların yaptıkları yas şöyle
anlatılıyor:

Üçüncü kat gök üstünden


Yakasını parçalayıp İsa geldi
İnleyip, yaka yırtıp, feryat edip
İbrahim'le İsmail dahi geldi

Yas töreninde İsa peygamber yakasını parçalıyor. Çünkü Kazak ve


Kırgızlarda yas töreninde yakanın yırtılması gerekir.
19.Yüzyıl başında Kazaklar arasında Hazreti Ali ve Kerbela olayı söylenceleri
yayılıyor. Bu öykülerde Hz. Ali eski Türk masal kahramanlarında olduğu
gibi 7 gün uyuyor. Düşmanla yedi gün, yedi gece vuruşur. Kimileyin kadın
düşmanla güreşir. Onu yendikten sonra evlenir. Kazak halk ozanları eski
alpların, yiğitlerin yerine Hamza, Ali, Hasan Hüseyin gibi İslam
kahramanlarını yerleştirirler. Eski ulusal destanların bir bölümüne İslam
giysisi giydirirler. Bu destanlar İslami giysiye bürünerek yaşar. Ayrıca resmi
İslamlığın Altay içlerine yayılmasına yardımcı olur. Öykülerin konuları, İran
folklorundan alınmıştır. Sünni Kazakların hoşlarına gidecek biçimde
işlenmiştir.
Anadolu Türkleri arasında giysinin ters giyilmesi inancı yakın zamana kadar
sürer. Genellikle kendine büyü yapılan kişi büyünün etkisine girmemek için
giysisini ters giyer. İbni batuta Sinop'ta gördüğü ölüm törenini şöyle anlatır:

"Bu şehre gelişimizin dördüncü günüydü ki, İbrahim Beyin anası vefat etti.
Onun cenaze törenine ben de katıldım. Bey, cenazeyi başı açık ve yaya olarak
takip ediyordu. Öteki beylerle kapı kulları ise hem başlarını açmışlar, hem de
kaftanlarını ters giymişlerdi. Kadı ve hatip efendilerle hocalar ise giysilerini
ters giymelerine karşın, başlarını açmamışlar, sarıkları yerine siyah yünden
yapılma bir çevre dolamışlardı. Bu çevre halkı arasında yas, kırk gün
sürmekte ve her gün sofralar kurularak ziyafetler verilmekte idi ki, bu kez de
öyle yapıldı" 139

Al karısı denen kötü ruhun bulunduğu inanç da çok yaygın. Al karısı,


albastı, inançları tüm Müslüman Türkler arasında yaygındır. İslamın
kaldıramadığı canlı şaman kalıntılarındandır.
Çocuğu olmayan Yakut kadın bir çam ağacına tapınarak dua eder. Benzer
inanç da Anadolu'da yaşıyor.
Kurşun dökme yine bunlardan.
Yüzlerce inanç İslam görünümü altında yaşamını sürdürüyor. Zaten inanç da
bu.
Alevi inancına göre dedeler peygamber soyundan gelirler. Bu durumda
sözkonusu dedelerin Arap olmaları gerekir. Çağların akışı içinde değişik
uluslar içinde eridikleri düşünülebilir. Ancak bu kez önemli bir sorun çıkıyor
karşımıza. Oldukça sağlam soy kütüklerine dayanarak peygamber soyundan
geldikleri belirlenen Haşimi ailesinin Alevi olması gerekir. Gerçi soy zinciri,
oldukça karışık ve dağınıktır. Yine de Haşimi ailesinin Peygamberin Ali ile
evlenen kızı, Fatima'dan geldiğine inanılır.140 Haşimi ailesi, Haşimi Ürdün
Kralı Hüseyin iyi bir Alevi olmalıdır. Ailenin uzun süre Sünniler arasında,
inançlarını yitirip eridikleri düşünülebilir. Ancak bu kez başka bir sorunla
karşılaşırız. Suriye dışında hiçbir Arap ülkesinde Anadolu Aleviliği
görülmez. Oysa Suriye Muaviye egemenliğinin merkezidir. En koyu Sünni
olması gereken bir ülkede Alevilik yaşar. Ama doğrudan Hüseyin'in
öldürüldüğü, Irak topraklarında Alevilik bulunmaz. Ne Yemen'deki Şii
eylemler, ne de Fas'ta ki Ali yandaşlığı Anadolu Aleviliğidir.
Türkiye'de, şeriatçıların yaygın inancına göre Anadolu Aleviliği, Şiiliğin bir
koludur. Şiiliğin kurucusu ise İbni Sebe adlı bir Yahudi dönmesidir. İbni
Sebe görünürde Müslüman olmuştur. Sonra Müslümanlığı bozmak için Şiilik
fitnesini ortaya atmıştır.
Oysa bir inanç birinin isteği ile kolayca bölünemez. Yüzeysel bakıldığında
dinlerin kimi ilkelerde ayrılmalar nedeniyle bölündükleri sanılır. Gerçekte
bölünmenin derinlerinde ulusal, kültürel ve ekonomik nedenler yatar.
İslamda Şiilik ayrımı ise tümüyle ulusal kimlik arayışına dayanır. Peygamber
soyunun ve 12 imamların en ateşli savunucuları İran'dan çıkar. Emevilerin
şoven Arap ulusçuluğuna en büyük direniş İran'dan gelir. Bu tümüyle
İran'ın köklü bir kültüre sahip olmasından kaynaklanır. Nitekim birçok
bilimadamı bu gerçeği doğrular. Sözgelimi Leon Cahen'a göre İran kendi
inançlarını olduğu gibi yeni dine (İslama) aktarmıştır. Muhammet
Zerdüşt'ün mirasçısı olmuştur.141 İngiliz doğubilimci Arnold'da aynı
görüştedir.

Ulusal tapınağın yapısını şimdiye dek elinde tutan soy (Sasaniler) ile birlikte
çökmüştür. Sığınacak başka bir merkez kalmadığı için Zerdüşt inancından
olanlar eski dinden yeni dine kolay ve yalın bir geçiş yolu bulurlar. Çünkü
İranlılar eski din ilkelerinin bir çoğunu, Kur'an'da bulduklarına inanırlar.
Ahuramazda'yı Allah, Ehrimen'i İblis görürler. Evrenin altı evrede
oluşumunu, melek ve şeytanla eski dinlerine yabancı kavramlar değildir.
Cennet ve cehennem ile yeni dinde de karşılaşırlar. İslamla birlikte gelen beş
vakit namaz ise, eski kutsal kitapları Avesta'daki günlük beş kez tapınımın
yeniden düzenlenmiş bir biçimi gibidir.142
644'lerde 12 yıllık savaş sonunda boylu boyunca İslam yayılmasına uğrayan,
devletini ve ülkesini baş döndürücü biçimde yitiren İran'da ulusal ruh, işte
bu biçimde Zerdüşt ilkelerini İslama uyarlar. Kimliğini bu yöntemle
korumaya çalışır. Bu durum yenik ve çökmüş Sasani ülkesinin ulusal
duygularla şiileşmesine neden olur. Gobineau'ya göre İran'ın Sünniliği
benimsememesinin tek nedeni, ulusal duygulardır. Gaudefroy-Demombynes
İran Şiiliğinin kaynağını şöyle anlatır:

Şii ilkelerinin başarısını, Babil inancının ardılı olmasında aramalıdır. Çünkü


Sasani soyu orada kutsal ve Tanrısal bir saltanat üzerine ilkelerini
oturtmuştur.

İranlı Şiiler kutsal saltanattan yola çıkarak, halifelik hakkının Hz. Ali soyuna
özgü kalmasını savunurlar. Sasanilere, eski Babil'den kalan bu inanç, İslam
giysisi giyerek Şiilikte yaşam bulur. Hz. Hüseyin'in Sasani soyunun son hanı,
Yezdicard'ın kızı Şehbanu ile evliliği İran halkının yüreğinde yeni umut
ışıkları yakar. İranlılar Şehbanu ile Hüseyin'in soyunu, hep eski sultanlarının
ardılı olarak görürler. Böylece İran halkının Hz. Ali soyuna bağlılığı son
derece güçlenir.
Araplar, Müslümanlığı İran'a götürdüklerinde, Medayin sarayları ve Giyan
Cemşid törenlerinin görkemi karşısında irkilmişlerdir. Eski İran
tapınaklarının bilgin ve din adamları olan Mubitler, Müslümanlığın temel
düşüncelerini kendi davranışlarına uydurarak, yayarlar. Eski İranlılar,
Araplara "tazı" derler. Bu, Arabın vücut özellikleri, hızlı koşması, mücadele
azmini de anlatır.143
Sonuçta Müslüman Arap ordularına yenilip bağımsızlığını yitiren İran halkı,
İslamı kendine göre ulusal bir din durumuna sokar. Başlangıçta Şiilik gizli
bir öğreti gibi İran'da yayılır. 10. yüzyılda Samanoğullarının hoşgörülü
yönetimi ile tümüyle ortaya çıkar. 16. yüzyılda Safevilik ile birlikte resmi
devlet dini olur.144 Safevi soyunun kurucusu Şah İsmail, bir Kızılbaş
olmasına karşın, İran'a Kızılbaşlığı benimsetmeyi başaramaz. Fars kültürü,
Türk kültüründen baskın çıkar. Tıpkı dil alanında olduğu gibi, din alanında
da yenilenin dinini, yenenin dini eritir. İran Şiiliği, Türk Kızılbaşlığını eritir.
Yakın dönemler, Tahran'ın aydın bayanlarından biri diplomat Yakup Kadri
Karaosmanoğlu' na şöyle der:

"Bizim kendimize mahsus binlerce yıllık dinimiz ve törelerimiz vardır,


istilacı Arap orduları bize, İslâmiyeti kılıç zoruyla kabul ettirmişlerdir. Gerçi
şimdi İranlılar samimiyetle Müslümandırlar. Ateşperestlik devrinden kalma
bir çok inanları bu yeni dinimize sokmuş bulunuyoruz. Siz Sünniler buna
şialık diyorsunuz. Şialıkta doğrudan doğruya bir tabiat dininin bayramı olan
nevruz'un ve ondan beş on gün önce ateş yakıp üstünden atlamak
âdetlerimizin, her şeye rağmen vahdânö bir mezhep telâkki edilmesi lazım
gelen şialıkta yeri nedir?145 »

Gerçek budur. Şiilik, ilke olarak, tapınım ve inanç bakımından Sünnilikten


büyük ayrım göstermez. Şiilik, tavşanı kirli sayma ve yememe bakımından
Sünnilikten ayrılır. Tavşan yasağı Musevilikten kaynaklanır. Öte yandan,
İslam, Museviliği yadsımaz ki! Musevilikten bir dizi inanç ve tapınımı
almakta sakınca görmez. Doğrudan, Muhammet'in uygulamalarında ortaya
konan Musevi dostluğu daha sonra Yahudi düşmanlığına dönüşür.
Bu sav tümüyle tutarsızdır. Sünnilik zamanla Arap şovenliğine dayanarak
gelişmişse, Şiilik de İran ırkçılığına ve Fars ulusçuluğuna yaslanıp
genişlemek ister.146 Şiilikle Anadolu Aleviliğinin kan bağı da burdan gelir.
Kökende ikisinin ortak yanı, ırkçı Arap ulusçuluğuna karşı olmalarıdır. Bu
birinde, Şiilik öbüründe Alevilik olarak gelişecektir.
Tüm bunlara karşın, Şiiliğin kurucuları Farslar değildir. Şiilik Araplardan
çıkmıştır. Ancak, Farslar ulusal duygularını Sünnilikten daha çok doyuran
bu mezhebe dört elle sarılmışlardır. Sasanilerden edindikleri kutsal saltanat
geleneğini Hz. Ali soyunda sürdürmek istemişlerdir. Söylence kahramanları
Zaloğlu Rüstem ile Hz. Ali'yi birleştirmişlerdir, İslam tarihi boyunca İran'ın
gelenek görenekleriyle, yaşam biçimi ve sanatlarını bu mezhebe
işlemişlerdir. Bu yüzden İran, İslam kültürü içinde Fars kültürü çemberi içine
girer.
Şiilik, Ali ve Peygamberin ailesine bağlılık savı ile ortaya çıkar. İslam olup
olmadığı bile kuşkulu olan Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye'nin kurduğu Emevi
saltanatı, Peygamberin aile bireylerine karşı amansız bir savaş açmıştır. Kine
dayalı bu çatışma sonucunda İslam yetmiş üç kola ayrılır. Şiilik bu bölünme
sonrası yirmisini çatısı altında toplamayı başarır. Sözde Abdullah İbni Sebe,
İslam inançları arasına bir ayrılık sokmayı bu sırada başarmıştır. Müellife
diye anılan aşırı bir akımı Şiiliğe sokmuştur. Bu kol Ali'yi Tanrı tanır. Ali
yaşamında bu düşünceye karşı savaşmıştır.147 Gerçekte insanı Tanrı sayma
inancı da eski dinlerden kaynaklanır. Eski inancın etkin olduğu bölgelerde
yandaş bulmuştur.
Şiilikteki Mehdi, kavramının kökeni de çok eskilere iner. Mehdi kavramı
"yarının kurtarıcısı" umudu ile ortaya çıkar. Tüm insanlıkta var olan bir
umut kavramıdır. Bu özellikte ulusların destanlarında çok açık olarak
vurgulanır. Tevrat'ta ahir zaman peygamberi geleceği bildirilir. Bu son
peygamber Mesih olacaktır. Mesih gelip, Yahudilerin başına geçecek, Yahudi
ulusunu dünyaya egemen kılacaktır. Aynı inanç değişik biçimde
Hıristiyanlıkta sürer.
İslamda, eski inançların beklediği "Mehdi" kavramı da İran'da gelişir. İranlı
bilginler, Müslümanlığın günün birinde yetmiş üçe ayrılacağını, bunlar
arasından bir "fırka-i naciye" (kurtarıcı topluluk) çıkacağını savunurlar.
Bilginler peygamberin bir hadisini bu sava dayanak gösterirler. Aynı sava
göre, kurtarıcı topluluğun başında Ali'nin değerini bilenler bulunacaktır. Ali
bilim şehrinin kapısıdır. Ona el vermeyen, Tanrısal bilime giremez. Ali
Allah'ın arslanıdır. Ali, manevi dünyanın aynasıdır. Ali, mezarsız şehittir. Ali
ölüsünü kendi taşıyan gözden ırak olmuş bir kişidir. Beklenilmeye hak
kazanandır. Ali gözüken değil, gönülde bulunandır.
Bu duygular, dinlerin kumkuması bir bölgeden kopup gelmiştir. Zerdüşt ve
Buda inançlarından esinlenerek, manevi bir veraset yoluna dökülmüştür.
Eski İran uygarlıkları ile beslenen bu düşünceler en parlak ve abartmalı bir
biçimde, halk ruhunda canlanır.
Mehdi kavramı, Anadolu'da daha değişik motiflerle süslenir. Anadolu
Alevisinde Mehdi, elinde hak ve adalet kılıcı taşıyan, vardığı yere bolluklar
ve şenlikler götürecek olan güçlü bir varlıktır. Bu yüce varlık, kimsenin
hakkını kimsede koymayan, mistik kurallarına sahip çıkacak olan Tanrıdır.
Bu kavram Alevi deyişlerinde en güzel sözcüklerle süslenir:

Mehdi dedem gelse gerek


Yüce divan kursa gerek
Haksızları kırsa gerek.

Bu, Anadolu bolluk Tanrılarının nitelikleri ile donatılan yüce varlıktır. Bir
yürüyüş eyleyip gelse, Şah gülleri açacak, bol rahmet yağacak, kutlu günler
doğacak, Urum'da ağlayan sefiller şad olup gülecektir. Padişah masumları
boğdurmayacak, halkın feryadına sağır olmayacaktır. Paşalar hak söyleyen
dili kesmeyecektir. Yetimin, yoksulun hakkı yenmeyecek, adalet dağıtanlar
haksızlığın kapılarını açmayacaklardır. Zulüm olmayacak, Tanrı adaleti
yürüyecektir. Bu Mehdi imam Hasan oğlu , Muhammet Mehdi'dir. 10.
yüzyılda yedi (ya da dokuz) yaşında ölmüştür. Ama dünyanın sonunda
yeniden gelecektir. O gelince Tanrı düzeni yeryüzüne inecek, kurt kuzu ile
gezer olacaktır. Kişi ancak özemeği ile övünecektir. Kimse kimsenin hakkını
yemeyecektir. Kimi tokluktan, kimi yokluktan ölmeyecektir.
İslam dininin kendi içindeki sorunları ve çelişkileri, daha sonra etkisini
gösterir. Bu özellikle Ali ve ailesine karşı yapılan haksızlıktır. Haklı bir kişiye
yapılan haksızlık, Türk ruhunda o kişinin söylencesel bir kişilik kazanmasına
neden olur. Nitekim Türk halkı arasında Ali, eski kahramanların kimliğine
bürünür. Kimi zaman bir Dede Korkut gibi bilge, kimi zaman Oğuz Han gibi
yiğit söylencesel bir kişilik kazanır. Arap şovenizmine karşı İslam içindeki
seçenek, hep Ali yandaşlığı olur. Türk belleğinde Ali başka nakışlarla işlenir.
Geçmişte iyi, güzel, erdemli ne varsa tümü Ali'nin görüntüsüne yerleşir.
Türk destan ışıkları ile donatılan bu Ali, gerçeklerden sıyrılmış, pırıl pırıl bir
görüntü biçimini almıştır. Kul Himmet, Ali'nin insanları yiyen devi
bağlayışını, çok ustaca uzun bir deyişte anlatır. Bu deyişin kimi dörtlükleri
şöyledir:

Yerde insan, gökte melek yok iken


Kudretten bir nur indi süzüldü
Cümle mahluk kandildeki nur iken
Ayın Ali, mim Muhammet yazıldı.

Ol dem yaratıldı dev ile peri


Kaftan Kafa hükmederdi her biri
Vardı hem onların bir sultanları
Gayet pehlivandı, zurbazu idi.

Üç yüz elli batman gürzü çekerdi


Uzun kargı, Kuh-u Kafi yıkardı
Cümle devler anın hayfın çekerdi
Yedi iklim dört köşede raz idi.

Kaf dağında bir dağ vardı, hurmadan


Ol vakit yok idi, dünyada insan
Gördü bağ içinde bir taze civan
Şad ü hurrem olup gayet sevindi

Nigar mısın deyip sundu elini

Benliğinden geçti sındı halini


Özge bilemedi hiç ahvalini
Tezden hemen yüzüstü yıkıldı

Nice bin yıl geçti, nice bin saat


Yer duruldu, karşı geldi yedi kat
Zahir oldu Ali ile Muhammet
Karşısında dev dirildi, dizildi

Dev de derki "beni aldı bir merak"


Gelemem bir daha menzilim ırak
Aradığım oğlan burada mutlak
Yana yana şu vücudum köz oldu.

Selman donunda da Ali'yi gördü


Dev Muhammet hırkasına sarıldı
Yerde insan gökte melek yok iken
Duyar idim, çok dev başın keserdi

Büyük küçük bu haberi işitti


Ali'nin sırrına kim erdi yetti
Dev Müslüman oldu, sılaya gitti
Cemeat dağıldı, bozuldu.

Deyişteki öğeler Anadolu Alevileri arasında değişik biçimlerde işlenir. Konu


genel çizgileri ile şöyledir:

Yerde insan, gökte melek olmadığı dönemde , bir nur süzülüp iner. Tüm
yaratılacaklar henüz kandildeki nurdur. O çağda bir devle bir peri
yaratılmıştır. Her biri Kaf Dağından Kaf Dağına egemendir. Ama onların bir
de padişahları vardır. Padişah üç yüz altmış arşın boyundadır. Görkemi,
hiçbir kula benzemez. Yüzü yetmiş yedi arşındır. Baktığı zaman doğudan
batıya her yer düz olur. Bu yiğit üç yüz elli batman gürzü çeker. Kafdağında
Hurmadan bir dağ vardır. Bağın içinde genç bir çocuk görür. Sevinir, mutlu
olur. "Görüntü müsün, sevgili misin" diye elini uzatır. Kendinden geçip
bayılır. Yedi günden sonra kendine gelir. Eli bağlı, gözleri kan doludur.
Bağlarını çözmesi için, Sultan Süleyman'a başvurur. Süleyman, Dev'e
kendisini kimin bağladığını sorar. Dev, akıl mantık alır bir olay olmadığını
söyler. Kendisini bir çocuk bağlamıştır. Süleyman bu işin gizemini bildiğini
bildirir. O işi yapanın kim olduğumu sezmiştir. Dev'e "Muhammet
peygamber var, o gelecek, sorununu o çözebilir" der. Aradan binlerce yıl,
binlerce saat geçer. Yer durulur yedi kat olur. Ali ile Muhammet yeryüzünde
gözükür. Dev dirilip Muhammet'in karşısına çıkar. Dev kendisini bağlayan
oğlanı görmek ister. Oğlanı görünce şaşkınlıktan çığlık atar.

Bu söylencenin değişik anlatıları da vardır. Erzincan yöresinden bir dedeye


göre, çocuk, bir devi değil Kaf Dağı'nın ardındaki tüm devleri eğitmiştir.
Devler her sabah kalktıklarında Kaf Dağını aşıp Dünya'ya gelmek isterler.
"Ali dünyada mı?" diye sorarlar. "Evet" yanıtını alırlar ve dağı aşma
düşüncesinden dönerler.
Ali'nin kendi ölüsünü götürmesi söylencesi de Türk destan ışıkları ile
donanmıştır. Olay şöyle geçer:

Ali şehit edilmeden kısa süre önce, oğulları Hasan ile Hüseyin'i yanına
çağırır. Yakında bu dünyadan ayrılacağını bildirir. "Ben öldükten sonra, bir
deve ile yüzü peçeli biri gelecek. Sizden ölümü isteyecek. Ona karşı
koymaksızın ölümü verin. Herhangi birşey sormayın" diye öğüt verir.
Gerçekten Ali'nin öldüğü sabah, peçeli bir adam, bir deve ile gelir. Ali'nin
ölüsünü deveye yükleyip götürür. Adam gittikten sonra Hasan ile Hüseyin
kuşkulanırlar. Pişmanlık duyarlar. Ölünün ardından koşarlar. Peçeli adamın
yüzünü görmek isterler. Adam onların kuşkusunu anlayışla karşılar.
Yüzündeki peçeyi kaldırır. Deve ile ölüyü taşıyan Ali'dir. Oğullar, ölünün
de, peçeli adamın da -kimi anlatılarda devenin de- babaları olduğunu
anlarlar.

İster Türk, ister İranlı halklar olsun tümü özbenliklerini Ali yandaşlığında
bulurlar. 12 imam ve peygamber soyunun en ateşli savunucuları İran'dan
çıkar. Emevi egemenliğini İran yıkar. Abbasileri İran diriltir.
Merv'den çıkan Horasanlı Eba Müslüm Emevi yönetimine son verip
Abbasoğullarına verdi. Abbasoğulları zamanında, Müslüman uluslara belli
bir özgürlük tanınır. Arap toplumsal ve siyasal baskısı belli ölçülerde kırılır.
Arap olmayan Müslüman yazarlar, Araplara karşı kendi ulusal geleneklerini
ve tarihsel onurlarını, dillerini savunmaya başlarlar. Bu amaçla kitaplar
yazarlar. Buna karşı Araplar da harekete geçerler. İki kesim de birbirini
küçümseyen yayınlara baş vurur.
Daha önceki bölümde ayrıntılı biçimde açıklandığı gibi, Türkler öyle davulla,
zurnayla İslamı karşılamamışlardır. Türklerin İslamı uzun direnişin sonunda
benimserler. Bu süre sancılı ve acılıdır. 642 yılındaki bu karşılaşmadan sonra,
Emeviler döneminde Türk, Arap çatışması doruklara çıkar. Emevilerin
yıkılması ile Türklerle İslam imparatorluğu arasında bir yumuşama olur. 300
yıl gibi uzun bir süreçte ve ancak 940 yılında bu din değiştirme
tamamlanacaktır. Bunun böyle olması da kaçınılmazdır. Tek tek bireylerin
olduğu toplumların, ulusların yeni çıkan din, felsefe, sanat gibi alanlardaki
akımları ideolojileri hemen benimsemeleri düşünülemez, insanlar ve
toplumlar eski alışkanlıklarından, değerlerinden kolay kolay kopamazlar.
İslam yayılması "cihad" diye adlandırılan kutsal savaş ilkesine dayanır.
Silahla gelir. Öbür uluslar, İslam'ı seçip Arap imparatorluğuna
bağlanacaklardır. Bağımsızlıklarına son derece düşkün Türklerin bağımsız
devletlerini kendi elleri ile teslimleri düşünülemez. Kaldı ki Türklerin
İslamlıkla karşılaştıkları dönemde Arap imparatorluğunun yönetimini
doğrudan Arap milliyetçiliği yapan Emevi ailesi yürütür. Bu ortamda
Türklerin gönüllü olarak bağımsızlıklarını bırakıp, Araplara teslim olmaları
olanaksızdır. Üstelik din adına bir de Araplara vergi üstüne vergi
vereceklerdir.
Tüm bu nedenlerle Türklerin İslama geçişleri uzun bir süreç içinde olacaktır.
Bu geçişi Şerafettin Turan üç evreye ayırır.148 Birinci evrede Türkler
arasında İslamı bireysel seçişler olur. Bu yaklaşık (642-761) yıllarındadır.
ikinci dönemde kimi Türk boyları değiştirir, İslam ordusunda ve
yönetiminde görevler üstlenmeye başlarlar (751-868). Üçüncü evrede toplu
din değiştirme başlar. İlk İslam Türk devletleri kurulur (868-940). Bu arada
eski inançlarla İslam inançları karışır. Yeni bireşimler ortaya çıkar. Gerçekte
hiç bir inanç kendinden önceki inancı tümü ile ortadan silemez. Bütün dinler
kendilerinden önceki dinlerin inanç ve geleneklerini kendi içlerinde eriterek
gelişir. Kitaplı dinlerin hiçbiri, ilkel dinlerin kalıntılarından arınamaz.
Kökende kitaplı dinler, bir evrime dayanır. Eski dinlerin töre ve törenlerini
yaşatırlar.
Hıristiyanlık, Ortaçağda Luther ve Erasmus gibi büyük aydınlıkçı din
adamları yetiştirir. Bu aydınlıkçılar dönemlerindeki dinsel gerilikleri
eleştirirler. Hıristiyanlık, dinadamları, boşinançlar bu iki düşünürün ağır
saldırılarına uğrar. Her ikisi de bireyin kişiliğinden ve özgürlüğünden yola
çıkarlar. Luther bu kişiliğin daha çok Tanrısal yönüne ağırlık verir. Erasmus
ise insancıl yönünü merkez alır. Her ikisi de insan ve dinbilimci olarak İncil
ve İsa öğretisine büyük değer verir. Luther için kutsal kitaplar herşeydir.
Erasmus ise Yunan ve Romalı düşünürlerin birçok yapıtını elden geçirmiştir.
Ona göre İncil son sözü söylemez. Bu ilerici çıkışlar sonrasında Luther Roma
kilisesinden kopar. Eleştirici düşünceleri ile, Protestan kilisesi adı ile yeni bir
kilise zincirinin öncülüğünü yapar. Yenilikçi dinadamları bu çizgiyi daha da
belirgin biçime sokarlar. Kalvin'den sonra Erasmus. Luther'i izlemeye karşı
çıkar. Luther ile Erasmus'un gezdikleri yerler bakımından bir ayrım bulunur.
Yazık ki, Luther çok az ülkeyi gezip görmüştür. Oysa din adamlarının çok
yer görmeleri gerekir.
Muhammet, kendisini Yahudi ve Hıristiyan peygamberlerin ardılı gösterir.
Bir ayrıcalıkla Muhammet öğretisini, Hıristiyanlığın yayılmadığı bölgelerde
yayar, İslam Arapların ve Muhammet'in kişiliğine uygun olduğu için o
bölgede çıkar. Ancak asıl belirleyici neden, o bölgede inanç boşluğu
bulunmasıdır. Dinsel düşünceler suya benzer. Ulaşılması kolay yere akar.
Hıristiyanlığın yayılmasında olduğunca, İslamın yayılmasında da Yahudilik
büyük önem taşır. Dünyada o zamanlar Yahudiler ve dinleri vardı. Mekke ve
Medine'de önceleri Yahudi gelenekleri sürdü. Ama sonunda Halk Hıristiyan,
Müslümanlar diye ikiye ayrıldı. Hıristiyanlığın sınırı Roma-Yunan
kültürünün sınırı oldu. İslamlık ise Türk bayrağı altında Avrupa'ya dayandı,
işin en ilginç yanı Hıristiyanlık da İslamda da Yahudilikten kaynaklandı,
ikisi dünyada değişik ülkelerde büyük güç odakları oluşturdu, ikisinin de
asıl kaynağı olan Yahudilik ise tümden güdük kaldı.
Noel Paskalya, Pingster inançları Batı Avrupa halkları arasında çok önceleri
vardır. Paskalya, eski insanların doğaya taptıkları çağdaki evrensel yaz
bayramıdır, İsa'dan üç bin yıl önceki, göçebe Yahudi halk bu bayrama
"Pesah" adını verirler. Tanrının acımasını sağlamak için, davarların ilk
dölünden kurban keserler. Yahudiler Filistin'e yerleşip tarıma
başlamalarından sonra, bu kurban törenine hamursuz ekmek geleneği
eklenir. Daha sonra bu tören, Yahudilerin Mısır'dan çıkışlarının mutlu günü
anısına dinsel bir bayram kimliğine bürünür. Oysa kökende bu bayram kışın
ölüp ilkyazda dirilen doğa Tanrısı adına verilen doğa inancıdır.
Hıristiyanlar bu doğaya tapınım bayramını "kitaba uydurup" İsa'nın ölüp
dirilmesi onuruna yapılan görkemli bir dinsel bayrama dönüştürürler.
İranlıların Mihrigan ve Nevruz bayramları da aynı kaynaktan gelen
bayramlardır. Türkler arasındaki Hıdırellez bayramı da aynı kökendendir.
Eski inancın izi, "Hızır" (yeşillik) adına korunmuştur. Türk folklorındaki
Hızır-İlyas gelenekleri en eski Mitra kültürünün izlerini taşır.
Bu bağlamda, Roma ve Helen putatapar gelenekleri, Hıristiyan kültürüne
sızmayı başarır. Hıristiyan dinadamları halkın eğilimine dayanamayıp
putların yerine İsa, Meryem, havari ve azizlerin resim ve yontuları ile birlikte
haçı korlar. Böylece Hıristiyanlık, putataparlığın birçok geleneğini kilisenin
baş kösesine yerleştirir.149

h. Ekber Şah
Türklerde eski bir dinsel tartışma geleneği olduğunu anlıyoruz. Nitekim 17.
yüzyılda Hindistan sarayında benzer bir dinsel tartışmaya tanık oluyoruz.
Bu dinsel tartışmaya bir gözatalım:
Ekber, Türk-Hint imparatorlarının üçüncüsüdür. 1542-1605 yılları arasında
yaşamıştır. Son derece zeki ve açık zihinli bir kişidir. Çevresindekileri
okutarak sürekli tarih, felsefe, din kuralları üzerine bilgiler edinir. Mistik
ruhlu bir yapıdadır. Hindistan gibi dünyanın büyük dinlerinin karıştığı bir
ülkede dinsel inançlara ve çatışmalara büyük ilgi gösterir. Ta başlangıçtan
beri en içtenlikli dileği çeşitli din ve mezheplerle ırklar arasında hoşgörüye
dayalı dostluk kurulmasını düşlemektedir. 1573'lerde Ekber'de İslam'a karşı
kuşkular beliriyor, iki üç yıl sonra sarayında bir divan yaptırıyor. Buraya
ibadethane adını veriyor. Gerçekte buranın tapınakla bir ilgisi bulunmuyor.
Burda dinsel tartışmalar yapılıyor. Buraya şeyhleri, seyitleri, bilginleri ve
saray mensuplarını, din ile ilgilenenleri topluyor. Tartışmalar düzenliyor.
Başlangıçta bu tartışmalara salt Müslümanlar katılıyor. 1576'da da Hacca
gitmek istiyor, ama caydırıyorlar. Ancak bilincinde kuşkular sürekli cirit
atıyor. Bir süre sonra et yeme alışkanlığını bırakmak istiyorsa da
başaramıyor. Aynı dönemde bir ırmak kıyısında sürek avı düzenliyor. Av
dört gün sürüyor. Birçok hayvan öldürülüyor. Dördüncü gün çember
daraltılıyor. Ortaya sıkıştırılan hayvanların toptan öldürülmesi başlıyor. Bu
anda Ekber Han birden bire avı durduruyor ve canlı yaratık öldürmeyi ya da
yaralamayı yasaklıyor. Av olayından sonra dinsel tartışmalar yeniden
başlıyor. Dinsel tartışmaya ilk kez Hıristiyan, Hindu, Zerdüşt, Sabiler
katılıyor. Zerdüşt dinbilgini Mahyarci tartışmaların en etkin kişisi oluyor.
Ekber üzerine de etkileri açıktan seziliyor. O günlerde güneşe tapınım ve
kandil yanımında törenler yapılması buyruluyor. Kimileri Ekber'in Zerdüşt
olduğunu sanıyorlar, sultan onları yine yanıltıyor ve bir mevlüt gününde
hutbe okuyor. Ardından ise bir Hıristiyan heyetini içtenlikle karşılıyor.
Oğullarının da Hıristiyanlığı öğrenmesini buyuruyor. Hıristiyanlar sultanı
kazandıkları için büyük umut bağlıyorlar, ama bu umutları boşa çıkıyor,
çünkü Ekber Şah İslama olan bağlılığını sürdürüyor.
Ama Ekber, İslam, Hindu, Cayni, Zerdüşt, Buda ve Hıristiyan dinlerinin ilke,
kural ve törenlerini artırıyor. Her biri üzerinde uzun uzun düşünüyor.
Herbirini yeterli ve ve doyurucu buluyor. En çok İslamlığı beğeniyor, ama
din bilginlerinin biçimciliği ve hoşgörüsüzlüğü yüzünden ondan da soğuyor.
Öte yandan Zerdüşt, hindu, cayni dinlerinin de bir çok ilkesini beğeniyor.
Ancak hiç birine girmiyor. Sonuçta tüm dinlerin bileşiminden oluşan bir din
ortaya atıyor. Buna "ilahi din" diyor. Yeni dinin açıklanması için büyük bir
meclis topluyor. Orda dinler arasındaki ayrılıklara değiniyor. Dinsel
kavgaların kötülüklerini anlatıyor. Tüm dinlerin bir olacağı, ama hiçbirinin
yitip gitmeyeceği bir dinde birleşmelerini savunuyor. Böylece Tanrı
gerçekleşmiş olacaktır. Böylece insanlar barışa, ülkeler güvene kavuşmuş
olacaktır. Bu yeni dinsel arayışın önemli bir yararı oluyor: Hinduların
kocaları ölen kadınları yakma ve küçük çocukları evlendirme törelerini de
yasaklıyor.
Ekber Şah öz dinini yaymak için az çok uğraş veriyor. Ama zora baş
vurmuyor. Süt kardeşini de bu dine kazanmak istiyor. Ama sütkardeşi bu
baskılara dayanamayıp Mekke'ye kaçıyor. Ancak Mekke'de gördüğü aç
gözlülükten tiksiniyor. Hac dönüşü o da Din-i İlahiyi seçiyor. Ama Din-i
İlahi'yi seçenlerin sayısı birkaç bini aşmıyor. 1605'te Ekber'in ölümü üzerine
Din-i İlahi tümden ortadan siliniyor .
Niyazi Berkes bu olaya biraz daha iyimser bakar. Ona göre Ekber resmi
ulemanın eline girmemiş bir hükümdardır. Hindistan gibi dinler kumkuması
bir ülkede, "din nedir", "neye yarar" "neye yaramaz" sorularını soracak
ölçüde açık kafalıdır. Ekber, Çişti tarikatının, Nakşibendilik karşısında
yeniden dirildiği dönemde o tarikatın o zamanki ünlü adamı Şeyh Selim'e
katılmıştır. Çiştilik o dönemde bağnaz ulemadan çok, Hinduları kendisine
çeken bir yol olmuştur. Ekber bunu siyasal imparatorluk birliği yaratma,
amacıyla kullanmak ister. En çok ticaret, tanıma ve belki de misyonerlik
amaçlarıyla Ekber gibi kendini dünyanın en güçlü imparatoru sayan bir
kişinin bu adamların din savlarını tanımak istemesini sapıklık görmez.
Berkes, Ekber'in kendine taptıran bir din kurduğuna ve onu yaydığına
inanmaz.150
Toplu olarak değerlendirecek olursak, yeryüzünde dine böylesine ilgili ulus
pek azdır. Türk kimliği, bilinmeyeni açıklama çabasındaki inançlara, her
dönemde büyük ilgi duyuyor. Son durak olacak İslamlığı bulmalarına değin,
birbiri ardına dünyanın bütün dinlerini deniyorlar. Din, inanç bağlamında
sonuna değin hoşgörülü yaşıyorlar. Ayrı ve çeşitli dinsel anlayışa bağlı
kalmakla yetinmiyorlar. Birbiri ardına çeşitli dinlere giriyorlar. Büyük
ülkelerin halkları arasında ayrı dinsel inançların insanları oldular.
Kendilerine uygun görmedikleri dini bırakıp, yerine uygun bulduklarını
almakta sakınca görmüyorlar. Değişik din ve mezhepte olmayı düşmanlık ya
da yabancılık nedeni saymıyorlar. Müslüman olmalarından sonra bile,
öncekinde olduğunca sık olmamakla birlikte, öbür dinsel inançlara ilgi
göstermeyi sürdürüyorlar. Dinsel metinleri dillerine çeviriyorlar.
Tanrıbilimcilere sorular soruyorlar. Dinsel konularda tartışmalı söyleşiler
düzenliyorlar. Bu toplantılara, değişik dinsel inançlardan olabildiğince çok
sayıda sözcü çağırıyorlar.
Sonuçta Türk ruhuna inanç bakımından kökende evrensellik egemen. Bu
anlayışa göre, tüm inançlar, bir arada, barış içinde kesinlikle yaşayabilir ve
yaşamalıdır. Savundukları görüş budur. Anlayışları çağdaş laiklik kavramına
yakın bir düşüncedir. Fransız bilimadamı Jean-Paul Roux'a göre "Bu onların
uygarlığa en büyük katkılarından biri olmuştur."151 Bu ilgi nedeniyle
Türkler pekçok dini denemekte sakınca görmezler, işin ilginç yanı, Türklerde
dini halktan çok beyler seçer. Bu durumu Şevket Süreyya Aydemir şöyle
açıklar:

Bu bizim ulus topluluğumuzun bir özelliğidir. Tarihimizin akışı böyle bir


özelliği geliştirmiştir. Çağlarca içinde yaşadığımız yayla ve ordu yaşamı,
bizde toplumsal bir buyurum (komuta) ve disiplin düzenini her şeyin üstüne
çıkarmıştır. Bu toplum vicdanını temsil edecek otorite bir hakan mı olur, bir
şef mi yoksa bir kurultay mı? Elverir ki iradesini tüm ulusa egemen kılacak
bir makam bulunsun... O zaman ondan gelecek yasalar tüm yaşam düzenini
bile değiştirse bunlar, ulusun ruhuna bir su gibi kolayca akarlar.
Hatta yukardan gelen bu iradeyi, bizim önceden sezmemize, ya da
onaylamamıza da gerek yoktur. Biz padişaha bağlı görünürken bize
"Padişahını at" derse, biz şapkadan nefret ederken o bize "Şapka giyeceksin"
derse, biz kadınlarımızı kafes arkasında saklarken o bize "Kadınlar günlük
yaşama karışacak" derse her zaman onun dediği olur. Bizde gelişmenin
tarihsel çarkı öyle görünüyor ki budur. " 152

Yazarın yargısı şudur:


"Türkiye'de her türlü devrim olur, ancak yasa yoluyla!.
Böylesine hoşgörülü bir ulus, nasıl oluyor da günümüzde bağnaz bir toplum
yapısı gösteriyor?
Bu, Doğu toplumlarını saran yüzlerce yıllık ortaçağ dumanından
kaynaklanır. Şevket Süreyya Aydemir ve Niyazi Berkes gibi değerli
araştırmacılar bu toplum yapımızı iyi görmüşlerdir. Tüm ilerleme çabaları
karşısına sürekli "din elden gidiyor" savı ile karşı çıkılmıştır. Söz gelimi şu
satırları 1958 yılında Niyazi Berkes Pakistan'dan yazıyor:
Sakallı, hacıbaba kılıklı binlerce insan çayhanelerde. Yattığı yerde
başparmağı ile gramofon çalanlar. Sokak kenarına apaçık oturup işeyen,
aptestini yapanlar. Böylesini Karaçi'de ilk gördüğüm zaman gözlerime
inanamamıştım da "Ne yapıyor bu adam orada?" demiştim. Daha dikkatle
bakınca anladım; herif oturmuş yapıyor gelenin geçenin önünde. Keyli keyfli
seyrediyor gelip geçenleri.
Halbuki oradaki o yol bir asfalt yoldu. Ama kaldırımı yok. Asfalt boyunca
koyu mavi renkli bir çirkef deresi akıyor. Adam başına çirkefin içine iyi
rastlatılamamış insan pisliği kulecikleri. Çirkef ve sidik kokusu. Sorma.
Bunları sana yazıyorum. Buranın aydınlarına söylesem beni katlederler. En
insaflısı "Yok böyle şey; yanlış gördün" der de seni bir de kör, yalancı,
müfteri yerine kor.
İşte bunların İslam medeniyeti dediği şey bunlar. Bunların üstüne "İslami
Devlet" kuracak. Kanunlar Kıır'an ve Şariat'a göre olacak!
Üniversitelerdeki birçok hocalar (ki çoğu Oxford'da, Cambiridge'de, pek azı
Almanya'da okumuş kişilerdir) böyle bir İslami devlet kurmuş olmanın
ideolojisini tartışıyorlar harıl harıl. Dinlediğim bazı konuşmaları bana zırdeli
saçması gibi geldi, zaman zaman. Bunlar da dış görünüşlerinden bir âlem.
Kimi fesli, kimi siyah kalpaklı. Kimi sakallı, kimi sarıklı. Birkaçı da kınalı.
Bazıları hacı-babalara benzer. Ama hepsi "doktor". Bazıları "allâme". Bizde bu
kelime hafif tertip alay manası taşır. Bıırda öyle değil. Bizdeki "Ord.Prof.Dr."
gibi olanların mukabili, ama "İslami Devlet" ideolojisi bahsinde hepsini
geride bırakmış olması şart!
Üniversitelerin dışındaki "allâme"ler daha çok. istediklerini yaptıracak güçte
kişiler. Bunların bir tanesi (çok gürültülü bir adı vardı, ama unuttum. Meselâ
"İftiharı-ı islâm", "Allâme-i cihan" cinsinden adlar. Çok olduğu için bu
anlatacağımın adının hangisi olduğunu aklımda tutamadım) evet, bu allâme
bir gün Mc Leod Bulvarı gibi bir bulvarın ortasında değneğini dikmiş:
-Dün akşam rüyamda bana malum oldu; şeyh bilmem kim hazretleri hurda
yatıyor- demiş.
Haddin varsa "hayır" de. Herif oraya bir türbe mi, zaviye mi neyse yaptırmış,
insafına kalmış bir şey.
Okumuş aydın kişiler anlatıyor bunları bana. inanamıyorum anlattıklarına.
-Olur mu böyle şeyler?- diyorum.
-Olur- diyorlar.
Bu din "allâme"lerinin asıl rolünün ne olduğunu yavaş yavaş anlıyorum.
İslami Devlet totalitaryanizmin din terörcülüğü. Bunların sürdürdüğü terör
sayesindedir ki, üniversitede konuştuğum hocalar o kadar zırva
konuşuyorlar. Öyle konuşmayanların vay haline! Yoksa, bu hocalar arasında
akıllı, bilgili kişiler var. Belki de çok. Ama açıkça fikir özgürlüğü yok.
Üstelik, İslâmi Devlet ideolojisi üstüne bir tartışma başladığı zaman öyle bir
yarış başlıyor ki sorma. Bu ideolojiyi kim en çok boş lafla, kim en çok
demagoji ile, kim en çok Batı medeniyetine söverse en çok o meşhur olur.
Bu itibarla bana öyle geliyor ki, Almanya'larda okumuş profesörlerin o kadar
saçma şeyler söylemeleri cahillikten değil, korkudandır.
Düşün bir kere, Enver, eğer günün birinde bu Menderes devri gibi
başlangıçlara gidilir de bu din "allâme"lerinin kafasındaki kişiler meydanı
alırsa Türkiye'de de böyle şeyler olacak. Takkeli din politikaları türeyecek.
Şeriat devleti lafları başlayacak. Atatürkçülük, laiklik gibi laflar ağıza
alınamayacak. Şeriatçıların dediklerine aykırı laf edenler gâvur, kızıl,
komünist olacak. Zaten şimdiden böyle kişilere "Sol" denmiyor mu? Bizler iki
yıl gazetelerde "solcu profesörler" diye sergilenmedik mi? Bir gün gelecek
bütün aydınlar aynı damgayı yiyecekler. Çünkü biliyorum ki nasıl
Pakistan'da sana anlattığım hallerin toplumda kökleri varsa, bizde de
tohumları vardır. Ve bir gün gelecek bu tohumlar yeşerecek; Pakistan'da
olduğu gibi aydınlar saçmalar ya da susarsa bu yermeler boy verecek. Artık
tahmin et, ortalığı kapsayacak hezeyanları." 153

Toplumbilimci Niyazi Berkes'in Pakistan'dan anlattığı durumların


Türkiye'de de tohumları vardır. 1958 yılından 1995'le köprülerin altından çok
su geçmiştir. Devlet, "Yeşil Kuşak" önlemi ile Komünizme karşı bir cephe
oluşturmak istemiştir. Amerika'nın denetiminde Komünizme karşı, en etkin
güç olarak "Türk-İslam" bileşimi ortaya atılmıştır. Ne ölçüde İslam, ne ölçüde
Türkçü olduğu bir türlü anlaşılmayan bu düşünce, devletin eğitim izlencesini
oluşturmuştur. Kısa süreli, ucuz siyasal başarı yöntemi biçiminde gelişmiştir.
Liberal sağcı partilerden seçilen taşralı politikacıların seçim bölgelerine en
kolay ulaşma aracı din sömürüsü olmuştur. Ancak taşrada sıra bekleyen ağzı
kalabalık politikacılar her zaman kamutaydakileri geri bırakmışlardır.
Gittikçe artan bu geri dönüşler sonucu Sivas'ta Madımak oteli yakılıp
içindeki yazar ve sanatçılar öldürülebilmiştir. Prof. Berkes'i 1959 Martında
Pakistan'da şaşırtan olaylar Türkiye'de yaşanır olmuştur. Bu kez kendi
kendimize şu soruları sormanın zamanı gelmiştir:
"Maddi medeniyetin asfalt yolları, demiryolları, limanları, madenleri,
fabrikaları ve üniversiteleri ile yayıldığı bir ülkede kafalarda ve toplum
yapısında neden hiçbir devrim olmamıştır? Nasıl oluyor da çağdaş
uygarlıkla ortaçağ bu ülkede kucak kucağa? Nasıl oluyor da gerilik namına
ne varsa -büyük ve derin bir toplumsal devrimden başka kurtuluş yolu
kalmamış bir ülkede- baştacı edilen değerler haline getiriliyor? Gelecekte
bunun içinden nasıl çıkılacak? Meselâ, şimdi Ramazan. Üniversitede çoktan
hazırlıklar başladı. Merakla takip ediyorum. Rektörün yazılı talimatını
okudum. Yatılı öğrenci yerlerinde sabah, öğle yemeği yok. Oruç mecbur.
Profesör toplantılarında çay, kahve, sigara, su yasak. Radyo çalınmayacak.
Mahallin Komünist Partisi'nde resmen üye olan profesörler var. Hepsinin
kanları "purda" altında ve oruçlu. Kendileri de bu kafada. Peki, böyle bir
dualizm nasıl mümkün oluyor? Bana öyle geliyor ki, bizde bir Atatürk
gelmeseydi ve onun evveliyatı olmasaydı, biz de tıpkı böyle olacaktık.
Nitekim bugün bu istikamete doğru gitmiyor muyuz? belki bir gün gelecek
bizde de kızlar üniversiteye çarşafla gelmeye zorlanacak. Şimdiden kızların
imtihana gireceği yerler perdelerle kapatılmaya başladı. "Purda" altında olan
kızlar -olmayanlar daha çok- perdeli talika arabalı ile bile derslere girmekten
muaf. Evlerine hususi muallimler gidiyor, imtihanlara hazır hale
geldiklerinde perdelerle sımsıkı kapalı arabalar içinde gelip bu perde gerili
yerlerde imtihana giriyorlar. Demokrasi var ya, kimsenin keyfine karışılmaz.
Benim ders verdiğim sınıfta "çadır" denen örtü altında üç tane kız öğrenci
var. Ne yüzlerini gördüm, ne de bir kere olsun seslerini duydum. Sınıfta ayrı
bir yerde oturuyorlar. Zil çalınca önce onlar çıkıyor, sonra erkek öğrenciler."
154

1990 Türkiye'sinde, 1958-59'larda Pakistan'da yaşanan tüm olaylar yaşanır


olmuştur. Laik devlette din dersi zorunlu kılınmıştır. Türk'ün kamutayında
Atatürk'e en ağır hakaretler yapılabilmiştir. Devletbaşkanı koltuğunda
oturan bir kişi, gericiliğin sembolü durumuna gelmiş bir meczupun
mevlüdüne telgraf yollamıştır. Cuma namazları saatlerinin dinlence dilimine
alınması için, kolej çıkışlı, uygar görünümlü bir saylav yasa önerisi
sunmuştur. Atatürk'ü gerici sayan solcular, Atatürk devrimlerinin
durağanlığından söz etmeye başlamışlardır. Tüm bu ortamda Niyazi Berkes
gibi isyan edip şöyle seslenmek geliyor:
"Ey Atatürk nerdesin? Yetiştirdiğin kuşağından olanlar ancak Şark diyarına
geldikleri zaman mı seni daha iyi anlayacaklar? Senin, hani o damarlarındaki
saf kanla öğündüğün gençlerin kimileri şimdi benim gördüğüm gerilikleri
getirme istikametine şimdiden dönmüş değiller mi? Aman, buralara
gelmesinler seni anlamak için. Öyle marifetler öğrenebilirler ki, senin adını
Türk tarihinin sayfalarından bir daha okunmayacak derinlikte kazıyacaklar.
Daha şimdiden hissediyorum ki, tuttukları yol Türkiye'ye de aynı şeyleri
getirmeye doğru gidiyor. " 155

NOTLAR

1 Şerif Mardin: Din ve İdeoloji, İstanbul 1983, s. 54


2 Şevket Süreyya Aydemir: Suyu Arayan Adam, İstanbul 1967, s. 400
3 İsmet Bozdağ: Kemal Tahir'in Sohbetleri, Ankara 1980, s. 146 10
4 Şerif Mardin: y. a. g. e., s. 24
5 İbrahim Kafesoğlu: Eski Türk Dini, 1980, s. 14
6 Sedat Veyis Örnek: 100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, İstanbul
1977, s. 38-39
7 İbn Fazlan Seyahatnamesi (Hazırlayan: Ramazan Şeşen), İstanbul 1975, s.
43
8 İbrahim Kafesoğlu: y. a. g. e., s. 17-21
9 İbrahim Kafesoğlu: y. a. g. e., s. 49
10 İsaac Asimov: "Boş İnançlar ve Bilim", Bilim ve Sanat, sayı 38, Ankara,
Şubat 1984, s. 23
11 Emel Esin: "İslamiyetten Önce Eski Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş,
İstanbul 1975 s. 94
12 Emel Esin: y. a. g. y., s.102
13 K. Dietrich: Byzantinische Quellen zur Lander und Völkerkunde, Leipzig
1912'den aktaran Emel Esin y. a. g. y., s.101
14 W. Eberhard: "Eski Türk Dini", Türk Dili Edebiyatı Dergisi XIII, İstanbul
1964, s. 87
15 İbrahim Kafesoğlu: Eski Türk Dini, İstanbul 1980, s. 43-44
16 Abdülkadir İnan: Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul 1976 , s. 165
17 Abdülkadir İnan: y. a. g. e., s. 31-38
18 Abdülkadir İnan: y. a. g. e., s. 165
19 Abdülkadir İnan: y. a. g. e., s. 122
20 Abdülkadir İnan: y. a. g. e., s. 38-40
21 Abdülkadir İnan: y. a. g. e., s. 40-41
22 Abdülkadir İnan: y. a. g. e., s. 41-44
23 Abdülkadir İnan: y. a. g. e., s. 116
24 Emel Esin: İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş,
İstanbul 1975, s.104
25 Emel Esin: İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş,
İstanbul 1975, s. 59
26 Emel Esin: y. a. g. y., s. 62
27 Emel Esin: y. a. g. y., 133
28 Şinasi Tekin: Mani dininin Uygurlar tarafından devlet dini olarak kabul
edilişinin 1200. yıldönümü dolayısı ile birkaç not (762-1962), Türk Dili
Araştırmaları Yıllığı 1962, Ankara 1962, s. 5
29 Zekeriya Kitapçı: Türkistan'da İslamiyet ve Türkler, Konya 1988, s. 63
30 Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e., s. 61
31 Emel Esin: y. a. g. y. ,s. 124
32 Zekeriya Kitapçı: Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler, İstanbul 1986, s.
64, Zekeriya Kitapçı: Türkistanda İslamiyet ve Türkler: Konya 1988, s. 95-96
33 İsmail Hami Danişmend: Türklük Meseleleri, İstanbul 1966, s. 76-78
34 İlhan Arsel: Arap Milliyetçiliği ve Türkler, İstanbul 1977, s. 77-78
35 Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e, s. 88
36 Arthur Koestler: Onüçüncü Kabile, İstanbul 1976, s. 74-76
37 Şemseddin Günaltay, TTK, Belleten, c. VII, sayı 25
38 İlhan Arsel, peygamberlik sanatının Araplarda bir meslek olduğunu
söyler. Gerçekten,. Muhammet'ten sonra da Arabistan'da bir dizi peygamber
ortaya çıkar. Bahriye Üçok "İslamdan Dönenler ve Yalancı Peygamberler",
İstanbul 1982, kitabında Muhammet'ten sonra ortaya çıkan peygamberleri
sıralar. Yazara göre, gerçek peygamberle, yalancı peygamberleri birbirinden
ayıracak tam ölçüt bulunmaz. Yaklaşık olarak gerçek peygamberleri şöyle
tanımlar: Öldükten sonra da eseri yaşayan, fikirleri büyük kütleleri
hakimiyeti altına alan ve eserlerinin izleri hiçbir suretle silinip kaldırılması
mümkün olmayan kimseler gerçek peygamberlerdir. Sahte peygamberlerin
en tehlikelisi ve ilkeli Yemenli Esved'dir. Esved'in olağanüstü yetenek ve
becerileri bulunur. Kahinlik bilir, güzel konuşur, hokkabaz ve ipnotizmacıdır
(s. 38-39). Müslümanlar kendi dinini yayan Esved'i, zor bir suikast
sonucunda öldürebilirler.
39 Auguste Bebel: Hz.Muhammed ve İslam Kültürü, İstanbul 1987, s. 16
40 Auguste Bebel: y. a. g. e., s. 24
41 Auguste Bebel: y. a. g. e., s. 26
42 Auguste Bebel: y. a. g. e., s. 33
43 Bernard Lewis: İslam'ın Siyasal Söylemi, İstanbul 1993, s. 46
44 Leone Caetani: İslam Tarihi, (Çev. Hüseyin Cahit), C. 3, s. 244, Aktaran
İsmail Habib, Avrupa Edebiyatı ve Biz, c. l, s. 188, İstanbul 1940 Aleviler
yolkardeşliği kurumunun bu olaydan kaldığına inanırlar.
46 Auguste Bebel: y. a. g. e., s. 34
47 İlhan Arsel: Arap Milliyetçiliği ve Türkler, İstanbul 1977, s. 397
48 L. Ligeti: Bilinmeyen İçAsya,I, Ankara 1970, s. 172
49 İlhan Arsel: y. a. g. e., s. 174
50 İlhan Arsel: y. a. g. e., s. 45
51 Süleyman Ateş: Kur'anı Kerim ve Yüce Meali, Ankara 1975, s. 21
52 Auguste Bebel: y. a. g. e., s. 22-23
53 Süleyman Ateş: Kur'anı Kerim ve Yüce Meali, Ankara 1975, s. 21
54 İsmail Habib: Avrupa Edebiyatı ve Biz, İstanbul 1940, s. 202-203
55.İsmail Habib: y. a. g. e., s. 203
56 Auguste Bebel: y. a. g. e., s. 38
57 Auguste Bebel: y. a. g. e., s. 36
58 Auguste Bebel: y. a. g. e., s. 21
59 İsmail Habib: Avrupa Edebiyatı ve Biz, İstanbul 1940 s. 191
60 İsmail Habib: y. a. g. e., s.192
61 Muazzez İlmiye Çığ: Kutsal Kitapların Sümer'deki Kökleri, Bilim ve
Ütopya Dergisi, Sayı 9, Mart 1995, s. 89.
62 Turan Dursun: Din Bu 2, Tabu Can Çekişiyor, İstanbul 1991, s. 209.
63 İlhan Arsel: Aydın ve Aydın, İstanbul 1993, s. 107
64 İlhan Arsel: y. a. g. e., s. 107
65 Muazzez İlmiye Çığ: Kutsal Kitapların Sümer'deki Kökleri, Bilim ve
Ütopya Dergisi, Sayı 9, Mart 1995, s. 11
66 Muzazzez İlmiye Çığ: y. a. g. y., s 12
67 Noah Kramer: Tarih Sümer'de Başlar, Ankara 1990, s. 96-98
68 Muazzez İlmiye Çığ: y. a. g. y., s. 15
69 Muazzez İlmiye Çığ: y. a. g. y., s. 15
70 Muazzez İlmiye Çığ: y. a. g. y.,s. 16
71 Muazzez İlmiye Çığ: y. a. g. y., s. 15-16
72 Cemil Sena: Hazreti Muhammed'in Felsefesi, İstanbul 1989, s. 40-44
73 Cemil Sena: y. a. g. e., s. 42
74 Corci Zeydan: İslam Medeniyeti Tarihi (Çev. Zeki Megamiz) C. 4, İstanbul
1978, s. 50
75 Aytunç Altındal: Laiklik, İstanbul 1986, s. 40-42
76 Auguste Bebel: y. a. g. e., s. 45-46
77 Auguste Bebel: y. a. g. e., s. 36
78 Auguste Bebel: y. a. g. e., s. 36
79 Auguste Bebel: y, a. g. e., s. 43
80Corci Zeydan: y. a. g. e., s. 44
81Corci Zeydan: y. a. g. e., s. 44-45
82Corci Zeydan: y. a. g. e., s. 47
83 Corci Zeydan: y. a. g. e., s. 99
84 Bernard Lewis: İslamın Siyasal Söylemi, İstanbul 1993, s. 80
85 Ali Mazaheri: Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları, İstanbul 1972, s. 51
86 Corci Zeydan: y. a. g. e. s. 79-84
87 Corci Zeydan: y. a. g. e., s. 159
88 Şemsettin Günaltay: TTK Belleten c. VII, sayı 25'den Cemal Kutay,
Müslüman Kardeşler Hareketi, İstanbul 1977 s. 133-134
89 Emel Esin: İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş,
İstanbul 1978, s. 144
90 Esin: y. a. g. y. , s. 28
91 Zekeriya Kitapçı: Türkistan'da İslamiyet ve Türkler, Konya 1988, s. 59
92 Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e., s. 76
93 Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e., s. 76
94 L. Ligeti: Bilinmeyen İç-Asya I, İstanbul 1970, s. 172
95 Abdülkadir İnan; Eski Türk Dini Tarihi, Ankara 1976, s. 189
96 Abdülkadir İnan: y. e. g. e. , 189-190
97 Bahriye Üçok: a. g. e., s.54
98 Zekeriya Kitapçı: Türkistan'da İslamiyet ve Türkler, Konya 1988, s.99
99 Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e., s. 216-217
100 Abdülkadir İnan: y. a. g. e., s. 190
101 Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e., s..220
102 H. A. R. Gibb: Orta Asya'da Arap Füttühattı, İstanbul 1930, s. 37-38
103 Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e., s. 221
104 Taberi"den aktaran Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e., s. 102 ve Erdoğan Aydın:
Nasıl Müslüman Olduk? ,Ankara 1994, s. 71
105 Abdülkadir İnan: y. a. g. e., s. 191
106 Bahriye Üçok: y. a. g. e., s. 55
107 Bahriye Üçok: İslam Tarihi: Emeviler-Abbasiler, Ankara 1983, s. 53
108 Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e. ,s. 120, Kitapçı Buhara halkının bu tutumunu
gayri samimi bulur. Erdoğan Aydın, İçi yanarak şeriatçının Türkün direnişini
kınamasını eleştirir: Erdoğan Aydın: y. a. g. e., s. 75
109 Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e., s. 121. Erdoğan Aydın, Kitapçı'nın Naraşi'den
aktardığı bu bilgileri, Kitapçının onaylayıcı anlatımı karşısında yer yer
kendini tutamayıp isyan eder!
110 Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e., s. 125
111 Abdülkadir İnan: y. a. g. e., s. 193
112 Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e., s. 145
113 Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e., s. 147
114 Zekeriya Kitapçı: y. a. g. e., s. 152
115 Bahriye Üçok: y. a. g. e., s. 54
116 H. A. R. Gibb: y. a. g. e. s, 39
117 H. A. R. Gibb: y. a. g. e., s. 53
118 A. R. Gibb: y. a. g. e., s. 62
119 Bahriye Üçok: İslam Tarihi, Ankara 1983, s. 56
120 Emel Esin: y. a. g. y., s. 147
121 L. Ligeti: a. g. e. I, s. 173
122 Ali Mazaheri: y. a. g. e, s. 188
123 Corci Zeydan: y. a. g. e., s. 257
124 İsmail Habib: Avrupa Edebiyatı ve Biz, İstanbul 1940
125 Ali Mazaheri: Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları, İstanbul 1972, s. 55
126 Emel Esin: y. a. g. y. ,s. 163-164
127 Emel Esin: y. a. g. y., s 161-162
128 Emel Esin: y. a. g. y., s 161
129 İlhan Arsel: Arap Milliyetçiliği ve Türkler,lstanbul 1977, s. 287
130 Bernard Lewis: y. a. g. e., 13
131 Besim Atalay : Divan-ü Lügat İt Türk Ankara 1975, s. 4
132 Besim Atalay: y. a. g. e., s. 35
133 Mustafa Canpolat: "Divan-ü Lugat-it Türk'te Şamanizmin İzleri", Türk
Folkloru Araştırmaları Yıllığı, 1974, Ankara 1975, s. 22, Abdülkadir İnan:
"Divan-ü Lugat-it Türk'te Şamanizme Ait Kelimeler", Eski Türk Dini Tarihi,
s. 129-136.
134 Ahmet Yaşar Ocak: Babailer İsyanı, İstanbul 1977, s.90-95
135 Cemal Kutay: Müslüman Kardeşler Hareketi, İstanbul 1977, s. 215
136 Bartold: Bermekiler, İslam Ans. İstanbul 1993, c. 2, s. 561
137 Abdülkadir İnan: Kur'an'ı Kerimin Türkçe tercümeleri üzerine bir
inceleme, Diyanet İşleri, Ankara 1961
138 Bahriye Üçok: y. a. g. e., s. 55
139 İbni Batuta Seyahatnamesi, (Haz. Ramazan Şeşen). İstanbul 1976, s. 65
140 Şevket Süreyya Aydemir: Enver Paşa 3, İstanbul 1972, s. 288
141 İsmail Hami Danişmend: Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu, Konya 1978, s.
46
142 İsmail Hami Danişmend: y .a. g. e., s.46-47
141 İsmail Hami Danişmend: Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu, Konya 1978, s.
46
142 İsmail Hami Danişmend: y .a. g. e., s.46-47
143 Cemal Kutay: y. a. g. e., s. 190
144 İsmail Hami Danişmend: y. a. g. e., s. 48
145 Yakup Kadri Karaosmanoğlu: Zoraki Diplomat, İstanbul 1984, s. 377-378
146 Cemal Kutay: Müslüman Kardeşler Hareketi, İstanbul 1977, s. 186
147 Cemal Kutay: y. a. g. e., s. 187
148 Şerafettin Turan: Türk Kültür Tarihi, Ankara 1990, s. 113
149 Abdülkadir İnan: Eski Türk Dini, İstanbul 1976, s. 176-177
150 Niyazi Berkes: Asya Mektupları, İstanbul 1975, s.100
151 Jean-Paul Roux: Türklerin Tarihi, İstanbul 1989, s. 34-35
152 Şevket Süreyye Aydemir: Suyu Arayan Adam, İstanbul 1967, s. 399-400
153 Niyazi Herkes: Asya Mektupları, İstanbul 1976, s . 28-30
154 Niyazi Berkes: Asya Mektupları, İstanbul 1976, s. 199-200
155 Niyazi Berkes: y. a. g. e., s. 65