You are on page 1of 102

Künye İçindekiler

altZine
Üç Aylık Edebiyat ve
Kültür Dergisi
Ücretsiz
Sonbahar 2018 Lütfen - Aslı Tohumcu
Zaman∞Değişim Sizin Zamanınızda - Mustafa Çevikdoğan
Aristokratlar - Emirhan Burak Aydın
Sayı Editörleri Uvatiarru - Melike Uzun
Akın Çetin Tedirgin - Deniz Poyraz
Ata Tuncer
Semih Gümüş ile Edebiyat ve
Engin Türkgeldi Yayıncılığımızdaki Değişim Üzerine Söyleşi –
Engin Türkgeldi
Yayın Kurulu
Kabristan - Derya Erkenci
Su Başbuğu, Özge
Calafato, Tuğba Çelik, Üzgün Vampir - Zeynep Alpaslan
Hande Ortaç, Engin Yeni Bir Yıl - Dilek Türker
Türkgeldi, Mevsim Yenice Dedem Bir Uzaylı - Mehmet Fatih Özbey
Öyle Bir Doğum - Emir Çubukçu
Görseller Dokunduğumda Açıklık - Ömer İzgeç
Özge Calafato, Derya
Panta Rhei - İlay Bilgili
Erkenci, Ömer İzgeç,
Engin Türkgeldi, El Sallamıyordum - Recep Şener
Mevsim Yenice Daha Doğru, Daha Aşınmış - Pınar İlkiz
Sakin Onur’un Değişimi - Akın Çetin
Tasarım&Uygulama Safiye’nin Gidişi - Pervin Yıldırım
Su Başbuğu “Kuş Misali Özgürlük Halleri…” İlke Kodal
Söyleşisi – Ata Tuncer
Yapıtın tüm yayın hakları saklıdır.
Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar Ne Demişti Rocky? “Herkes Değişebilir” - Nazlı
dışında yayıncının izni olmaksızın Erdol
hiçbir yolla çoğaltılamaz. Tüm içerik
CC Attribution-NonCommercial 3.0 Kesin Dönüş - Pelin Kıvrak
Unported License altındadır.
Bora Bey’in Ölümü - Ezgi Polat
Kemik III: Suzi - Hande Ortaç
dergi.altzine.net
Önsöz

Bozulan bir süt, çürüyen bir elma, yüzyıllara karşı koyan


bir mumya, bir kehribarın içine hapsolmuş bir böcek. Değişen mo-
dalar, her yıl yenisi çıkan telefon modelleri, zamana meydan oku-
yan klasikler, yıllar geçtikçe olgunlaşan şaraplar ve dakikalar içinde
eriyen dondurma.
Uzayan boyumuz, yüzümüze eklenen çizgiler, büyüyen
kamburumuz, çürüyen bedenimiz. Yaşam döngümüz içisinde de-
ğişen rollerimiz, düşüncelerimiz, duygularımız. Kendimizle beraber
herkesin, sokağın, kentin, ülkenin, dünyanın değişmesini izlemek.
Öte yandan zamana rağmen değişmeyenler de var. Ku-
şaklar boyu boy gösteren karakteristik bir burun, birbirinin kopyası
iş günleri, sadece oyuncuların değiştiği ama kendileri değişmeyen
doğum, evlilik, üreme ve ölüm törenleri, her gece tekrar tekrar gö-
rülen rüyalar. Ve yine kendimizle beraber herkesin, sokağın, kentin,
ülkenin, dünyanın değişmediğini izlemek.
Kimisi algılayamayacağımız kadar yavaş, kimisi göz kırpın-
caya kadar olup bitecek kadar hızlı, kimisi ise sadece tekrardan iba-
ret.
altZine olarak zaman üzerine düşünmeye devam ediyo-
ruz. Sonbahar sayımızın temasını Zaman∞Değişim olarak belirle-
dik; değişen, değişmeyen ve tekrar eden her şeyin peşinde düştük.
Yirmi dört farklı bakış açısından zaman ve değişime baktık. Emeği
geçen herkese teşekkürler.
Keyifli okumalar dileğiyle,

Sayı Editörleri
Akın Çetin, Ata Tuncer ve Engin Türkgeldi

2
Lütfen
altKurmaca Aslı Tohumcu

Bir bu eksikti. Gözünün ta bebeğine giriyordu güneş. İna-


dına yapar gibi. Gözlerini de kapatamazdı. Takla atmıştı değil mi?
Taklaydı o herhâlde. Bir şey mi çıkmıştı arabanın önüne? Hayvan
mıydı? Çarpmış mıydı acaba, yoksa direksiyonu düşünmeden kır-
maktan mı olmuştu? Çok mu süratli dönmüştü yoldan içeri? Süratli
mi gidiyordu sahi? Ne olmuştu? Çok hızlı olmuştu ne olduysa.
Ah, güneş, … belası! Bayıla bayıla seyrettiği dizi ve film-
lerde, esas oğlan veya kız, böyle anlarda hep demez miydi: “Göz-
lerini kapama, lütfen benimle kal!” Onunla kalmalıydı. Lütfen. Daha
başından onunla kalsaydı böyle olmayacaktı. Telefonda nasıl da
boğulacak gibi ağlıyordu. “Anne gel beni al, n’olur! Annecim gelip
beni alabilir misin? Lüt-fennn. Alır mısın?” Arabanın anahtarıyla
çantasını kaptığı gibi, üzerindekilerle yola koyulmuştu. Yolda da
aramıştı dört kere. Ne dediği her defasında daha zor anlaşılıyordu.
Üç saatlik yol ne uzamış, ne uzamıştı yarabbi. Yedi yaşındaki bir
insanın vücudundan ne kadar gözyaşı çıkabilirdi, ağlamaktan katıl-
mak dedikleri şey gerçekten var mıydı, merak etmişti.
Dünya tersine duruyordu, yorucuydu bu çok. Gözlerini
kapatıp dinlenmek istiyordu. Boynu kafasının üzerinde yarım ya-
malak, bir yana bükülü duruyor, vücudunun kendini taşıyamayan
ağırlığı altında acıyordu. Ayaklarını aşağı alırsa camdan dışarı çı-
kabileceğini düşündü. Denediğinde, gayrihtiyari boğuk bir çığlık
fırladı gırtlağından. Yok, kıpırdayamayacaktı, ama cep telefonu!
Evet ya, cep telefonu tabii! Kafasını da kıpırdatamıyordu, boynu
onu öldürüyordu zaten. Gözlerinin ulaşabildiğince inceledi sağı
solu. Yoktu.
Gözlerini kapayıp açtı.
“Sadece iki dakika,” dedi, “iki dakika önce olsaydı.”
3
İki dakika önce ana yoldan ayrılmış, masını duymuştu. Onu ilk gördüğü
Yediuyurlar tabelasından sağa gir- ânı unutması mümkün değildi. Hem-
mişti. Ana yolda olsaydı kaza, şimdiye şire bebeği sedyeye yaklaştırmış,
insanlar başına toplanmış, ambulans bebeğini, burnunu burnuna dokun-
yola koyulmuştu. Bir çocuk ağlaması duracak şekilde tutmuş, bebek o ân,
geldi kulağına, yalandan olduğunu o temasla susmuştu. Bebek susmuş,
biliyordu ağlamanın, can çekişen o ağlamaya başlamıştı. Ancak şimdi
zihninin aptal bir oyunuydu, yine ikisi de ağlıyordu.
de tutamadı kendini sessiz sessiz “Kucağıma alabilir miyim?”
ağlamaya başladı. Bu arabadan canlı diye sormuştu da hemşireye, kadın
çıkamazsa kızı daha ne kadar ağlardı gülmüştü.
kim bilir… “Çocuk senin, istediğini
“Anne gel beni al, n’olur! yaparsın,” demişti. Yüzü bir anlığına
Annecim gelip beni alabilir misin? buruşsun bile istemezdi, bir damla
Lüt-fennn. Alır mısın?” gözyaşı döksün, azıcık mutsuz olsun
Oysa kızı onu görünce hep bile istemezdi. Böyle düşünmekle
susardı. Doğduğu gün de, sol elinin hata mı etmişti? Kendi çocukluğunda
bileğini kırdığı gün de, oğlanların hiç bakmazlardı çocukların mutlu-
onu kız diye futbol takımına almadık- luğuna da gözünün yaşına da, ayak
ları gün de, hint bülbülünün kafesinin altında dolaşmasınlar yeterdi, can
dibinde cansız yattığı sabah da… sıktı mı basıverirlerdi tokadı, ağladı
Burnunu onun o düğme gibi, küçü- mı indiriverirlerdi terliği. “Hık de-
cük, güzelim burnuna değdirdiğinde miş, babasının burnundan düşmüş,”
hep bırakırdı ağlamayı. Onu en kötü demişlerdi görenler. Hep öyle der-
günlerinde neşelendirmekle hata mı lerdi. Babasının artık ağaç olduğunu
etmişti? İyi de, hangi anne isterdi söyleyerek, hangi ağaç olduğunu
çocuğunu bırakmayı? Hangi anne sorduğunda, “Babaannenin yazlı-
bile isteye bırakırdı çocuğunu? Hele ğındaki kiraz ağacı,” diyerek hata
böyle güzel bir çocuğu. Yaş aldıkça mı etmişti? … belası kiraz ağacı! Ne
daha da güzelleşmişti. Kalben de. vardı kuruyacak? O ağacı kız doğdu-
Kalp. Ah, kalbi duracak gibi ğunda dikmişlerdi üstelik. Daha uzun
oluyordu kızından ayrılma düşün- ömürlü bir şey dikmeyi neden akıl
cesiyle. Kalbi daha önce bir kere edememişlerdi? Ama tabii nereden
durmuştu oysa. Onu doğururken. bilecekti, ağaca babasından daha
Sonra tekrar çalışmıştı. Doktorlar çok ağlayacağını? Bilememişti. “Ben
onunla ilgilenirken, odaya çıkarmış- babamın burnundan düşmedim,
lardı bebeği. Durmadan ağlamıştı annemin karnından çıktım,” diye de
bebek odada, öyle anlatmışlardı. ağlamıştı bir keresinde. Bir tek o gün
Sedyeyle odaya getirildiğinde bütün gülmüştü kızının ağlamasına.
sesler içinde bir tek bebeğinin ağla- Telefon çalmaya başladı
4
tekrar, çanta arka koltuğa fırlamıştı malıklara inanan türde biri olsaydı.
herhâlde, ses o taraftan geliyordu. Ama inanmıyordu ve güneşe ihtiyacı
Uzanmasına imkan yoktu. Az önceki vardı, burada kaldığını anlamak için
gayretinin verdiği acının anısıyla, ihtiyacı vardı güneşi görmeye. Güne-
buna yeltenmedi bile. Telefonun şi ilk gördüğü değilse de, gördüğünü
melodisinde kaybolmamak ister gibi ilk hatırladığı gün geldi aklına. Hayatı
artırdı sesini çocuk ağlaması. “Anne boyunca kendini ne zaman değersiz
gel beni al, n’olur! Annecim gelip beni hissetse, hafızasının derinlerinden
alabilir misin? Lüt-fennn. Alır mısın?” çekip çıkardığı, sonraları kocasının
Gelmeyince merak ederler miydi? yokluğunu ve bunun değiştirilemez-
Tam olarak ne kadar sonra aramayı liğini idrak ettikçe kullanmaya başla-
akıl ederlerdi? Akıl ederler miydi? O dığı o anı…
kadar dayanır mıydı bu hâlde? Aptal Güneş bile solgun kalırdı
kiraz ağacı, aptal kafası! Ah, kafası… saçlarının sarısının yanında çocuk-
Beklemekten başka şey ken. O yüzden kapı önüne çıktıkla-
yoktu yapacak. Köye biri gelir veya rında aydınlanıyor bütün mahalle.
biri şehre çıkmaya kalkarsa bulacak- Kapı önünde biraz durup bakıyorlar,
lardı herhâlde onu. O da epey düşük sokağın uyku mahmuru evlerine. O
ihtimaldi, çok düşük. O zamana dursa bile bukleleri durmuyor ama.
kadar, bir on dakika kestirse kendine Derken dedesi nasırlı, tütün kokulu
gelirdi, iyi gelirdi aslında, dinlenirdi. parmaklarıyla elini kavrıyor ve adım-
En son ne zaman deliksiz uyumuştu larını atıyorlar taşlık yola. Mahallenin
hatırlamıyordu. Kız gerçekten de meydanındaki koca çınara kadar
babasına benziyordu. Utanmasa, her konuşmadan yürüyorlar. Sessizliğin,
gece kıza sarılır uyurdu. Kocası da bir başa başa olmanın keyfini sürüyorlar.
kötü rüya kapanı gibiydi. Onun nefe- Koca çınarı görünce, göğsü, başka
sini duymak yeterdi deliksiz uyumak hiçbir türlü deneyimlemediği bir
için. Ama kızın uyku ve yatak eğitimi sıcaklıkla nasıl da tatlı tatlı ısınıyor,
önemliydi. Az uğraşmamışlardı, ken- göğsünde bir şey nasıl da güçleniyor.
di yatağında, kendi kendine uyusun İşte, moral bulmak için devamını uy-
diye. Bu arabadan sağ çıkarsa tak- durduğu bu anıyı düşünüyor şimdi,
mayacaktı eğitimi falan. Her gece güneşi gözlerine çağırmak için.
koynuna alacaktı kızı. Ah, sabahları Yeni anısında dedesiyle bir-
nasıl da… likte kıraathaneye değil, tek başına o
Sahi, sabah fırlamıştı evden. ağaca, çınara doğru yürüyor, güneş
Şimdiyse hava kararıyordu! Şimdi- geldiğini anlamış gibi ağacın üzerine
den? Daha demin güneş batmıyor düşüyor, yeryüzünde güneşe muhtaç
muydu gözlerine? Güneşe ihtiyacı başka yerler, ağaçlar, insanlar varmış,
vardı, burada kalmak için. Keşke hiçççç umursamıyor güneş, saçlarıyla
ölünce kocasına kavuşacağı gibi saç- bütün oluyor, o sırada ağaca iyice
5
yaklaşmış oluyor, kollarını iki yana duyamaz oluyor. “Anne gel beni al,
açıp elleriyle gövdesine dokunuyor, n’olur! Annecim gelip beni alabilir
ağaç parmak uçlarından başlayarak misin? Lüt-fennn. Alır mısın?” Yine de,
kucaklıyor onu, ağacın içinde ol- gayret ederse, kendi sesini adama
duğunu, hayır hayır ağacın kendisi duyurabileceğine inanıyor.
olduğunu hissediyor, ama öyle sert “Lütfen çıkarın beni burdan.
bir kabuk yığını değil, yumuşak bir öz Lütfen çıkarın. Çünkü ağaç,” diyor,
gibi, artık ona kimse bir fenalık yapa- “ölmüş, yaşayan bir tanesine gitme-
maz, o kadar mutlu ki bunu hiçbir şey miz gerek. Uzun yıllar yaşayacak bir
bozamaz. tanesine gideceğiz kızımla. Lütfen
Birden, dedesinin eli alnın- çıkar beni buradan, lütfen benimle
daki saçlarını geriye atıyor. Hayret. kal.”
Adeti değildir saç okşamak. Zaten Tıpkı kocası öldüğünden bu
saçları da kuzguni, muntazam buk- yana defalarca gördüğü o kabustaki
leleri çoktan pırasa gibi olmuşlar, gibi. Elini tutan adam, parçacıklarına,
bir de tuhaf bir ıslaklıkta, kokusu da atomlarına mı demeli, ayrılıyor, yağ
passı. Mutluluk bozuldu bozulacak, o gibi akıyor dört bir yana, kül gibi
yüzden sıkı sıkı tutunuyor ağaca. havaya karışıyor, simsiyah tanecikler
“İyi misiniz bayan?” diyor bir hâlinde, elle tutulur bir gölge gibi da-
ses. Bir erkek sesi, ama dedesininki ğılıyor, ne yana dönse o yanda tekrar
değil, dedesi hiçbir anısında konuş- bütünleniyor, kabusunda, o adamın
maz çünkü, konuşamaz. İnsan neden Azrail olduğunu, ne yana dönse
hep önce sesini unutur ölenin? Kızı- karşısında bütünleneceğini, ondan
nın, sesini unutması ne kadar sürer kaçışının olmayacağını biliyor, şimdi
buradan çıkamazsa? de adamın elini görüyor hayal meyal
“İyi misiniz bayan? Bayan?” ama adamın kendisi bulanık, sınırları
diyor aynı ses. Gözlerini sesin gel- belirsiz:
diğini yana çeviriyor, bir bulanıklık “Lütfen bırak kalayım,” diye
dışında bir şey göremiyor. Çabalıyor yalvarıyor gözlerini sımsıkı yumarak.
ama odaklayamıyor gözlerini, kapatı- “Bırak kalayım, ağaca gitmemiz ge-
yor tekrar. rek.”
“Ambulans yolda, biraz sıkın
dişinizi.”
Herhâlde aynı el, elini
tutuyor, parmaklarından bir ya da
ikisi kırılmış olacak, çok canı acıyor,
gözleri o acıyla açılıveriyor. Ağaçtan
kopuyor, ağaç hızla uzaklaşıyor, mut-
luluk kayboluyor. Ah. Çocuk ağla-
ması doluyor yine kulaklarına, adamı
6
Sizin Zamanınızda
altKurmaca Mustafa Çevikdoğan

Çiçeği burnunda matematik öğretmeni Kemalettin Bey,


göreve başlamadan önceki son gecesinde yerini yadırgadığından
mıdır nedir, bir türlü uykuya dalamadı. Yatakta doğrulup gece lam-
basını yaktı. Ayakları ateş gibiydi. Başta ağustos ayında yorganla
yatılmasına anlam verememişti ama pencereleri kapalı tutmasına
bakılırsa öyle yaz mevsiminin aman aman yaşandığı bir yerde olma-
dığının da farkındaydı. İlçe halkının iftihar kaynağı, otelden başka
her şeye benzeyen sekiz odalı binayı işleten otelcinin gündüz bin
bir tembihle –öğretmen, geceleri serin olur burada, sakın üstünü
örtmezlik etme!– verdiği yorganı üzerinden attı, pencereyi açıp or-
man havasını içine çekti, bir sigara yaktı. İskemlenin üzerine bırak-
tığı çantasına eğilip üç gün önce aldığı kitabı çantasından çıkardı
ve iç kapağına kitabı aldığı yerle tarihi –İyidere nahiyesi, Rize. 22
Ağustos 1960– not düştü.
*
Elimdeki sayfaları sararmış kitabın ön kapağında, bun-
dan tam 58 sene önce benden kilometrelerce uzakta birinin alıp
özenerek attığı imzaya, “İyidere nahiyesi, Rize. 22 Ağustos 1960”
yazısına bakıp düşünüyorum. İmzadan isim seçilemiyor, kitabın so-
nuna geçiyorum hemen. Bir imza da burada var ama isim yine yok:
“Pazar, 25 Ağustos 1960, 06.50.” Buradaki Pazar belli ki Rize’nin
ilçesi. Telefonumun takviminden kontrol ediyorum, haklıyım. İsmi
cismi belirsiz dostumun Rize’de alıp bitirdiği ve benim Manisa’daki
bir sahaftan satın aldığım bu kitap, Ali Nizami Bey’in Alafranga-
lığı ve Şeyhliği, tam da Abdülhak Şinasi’nin kalemine yakışacak
tahayyüller uyandırıyor zihnimde. Bunu yazmalıyım diyorum ama
darbe sonrası bir ülkeyi, yalan yanlış anlatılanlardan başka hakkın-
da neredeyse hiçbir şey bilmediğim bir dönemi, sadece bir defa
7
geçerken gördüğüm, muhtemelen o larla öğretmen oldunuz! Yazar olmak
zamanlar bugünkü pespaye hâliyle istiyordunuz, sabahlara kadar kitap
kıyas götürmeyecek kadar güzel olan okumanızdan belli. Ama görev, cum-
bir şehri nasıl anlatabilirim? Lambaya huriyeti kalkındırma, memlekete bir
“gece lambası” deyip elektrikli mi daha kötü tecrübeler yaşatmamak
gazlı mı olduğu meselesini muğlak için taşraya medeniyet götürme
bırakmak kolay kolay olmasına da görevi kişisel heveslerinize baskın
1960’ta Rize’nin Pazar’ında otel var geldi. Ukdeniz olan sanat aşkını bu
mıydı acaba? 27 Mayıs Darbesi’nden kitapları okuyarak mı bastırıyordu-
üç ay sonra. Sıkıyönetim ilan edilmiş nuz? Hem de Abdülhak Şinasi Hisar
miydi? İyidere’den Pazar’a hangi yolla gibi, çoğu kişinin kitaplarının sonunu
gitti Kemalettin Bey? O zaman da bile getiremeyeceği, sonunu getire-
deniz yoluyla mı gidiliyordu Rize’ye? nin kolay kolay hazmedemeyeceği,
Belki de bu yüzden İyidere’ye indi. hazmedenin hemencecik derinliğine
İyidere’de ne işi vardı? Pazar’da ne işi vâkıf olamayacağı bir yazarı sabah-
var? Kitaba “nahiyesi” yazdığına göre lara kadar uyanık kalarak, arzuyla,
oranın yabancısı. Belli ki bir memur. hevesle nasıl da okudunuz.
Memursa neden öğretmen olmasın? Belki de hakkınızda yanılı-
Mademki öğretmen oldu, adı neden yorum, belki de sırf vakit geçirmek
Kemalettin olmasın? için kitapçı rafından herhangi bir
Kemalettin Bey’in öyküsü- kitap seçtiniz, macera romanı olsaydı
nün altyapısını kurmak için gerekli daha iyiydi; ya da eğlenceli bir şeyler
bilgilere ulaşmam yarım günümü alır ama işte şansınıza Ali Nizami Bey’in
en fazla. Evden çıkmama bile gerek Alafrangalığı ve Şeyhliği çıktı. Belki
kalmayabilir, Google’dan iki yerleşim ismindeki muzipliğe aldandınız. Ya
arasındaki mesafeyi bulabilir, çeşitli da birine âşıktınız da o yüzden uyu-
sitelerden yolları, tarihleri kontrol yamadınız sabahın yedisine kadar.
edebilirim. Bölgeyle ilgili birkaç ma- Kitap da işin bahanesi oldu.
kale okurum, çok sıkışırsam evimin 1960’ta, İyidere’de Abdülhak
yanı başındaki kütüphaneye gider, Şinasi Hisar kitabı satılıyor olması
birkaç saat araştırma yapar, konuyla mucizesini derkenar edip Kemalettin
ilgili bütün ayrıntıları öğrenirim. Ama Bey’i sabahın yedisine kadar bu kita-
yapmayacağım. Elimdeki nüshayı bı okumaya iten şeyin ne olduğunu
58 sene önce elinde tutan ve şimdi kestirmeye çalışıyorum. Ona eşlik
okunamayan bir imzadan ibaret bu etmek için aşağı yukarı onunla aynı
okuyucu, benim genç öğretmenim, saatte bitirmek üzere kitaba başlı-
Kemalettin Bey’im olacak. yorum. Onun 58 sene önce Rize’de
Konyalı Kemalettin Bey, hiçbir yerini incitmeden okuduğu,
enstitülerin son çocuğu, devrimci benim şansıma sonraki yıllarda da,
Kemalettin Bey, kim bilir ne zorluk- Manisa’daki sahafa, ondan İstan-
8
bul’a, benim elime ulaşana kadarki Ankara’ya tayin edildiğinizde İstan-
diğer sahiplerinin, belki edebiyat bul’u nasıl da özlemiştiniz de dayana-
heveslisi öğrencilerin, belki kıymet mayıp kaçarcasına geri dönmüştünüz
bilir kütüphanecilerin de hiçbir yerini sevdiğiniz şehre. Belki Kemalettin
incitmeden bugüne taşıdıkları nüs- Bey de özledi ama orada, Rize’de
hayı, bende de emaneten kaldığının yapması gereken bir görevi olduğu-
bilinciyle bir kez daha açıyorum. O nu biliyordu, memleket hasretini rafa
acı tatlı mazi cennetinde, nostalji ve kaldırdı, edebiyat sevgisini. Belki o
malihulyayla insanı, hele de benim da sizin gibi Beyoğlu’na âşıktı. Sahi
gibi türedi romantikleri şıp diye içine Beyoğlu. Siz Beyoğlu’na çıkışları –gi-
çekiveren hatıralar evreninde, bugün dişleri değil çıkışları– ne tatlı anlat-
turist teknelerinin, düğün teknele- mıştınız. Şimdi gelin de görün. İstiklal
rinin çirkin müziklerle içinde kalan Caddesi’nde, hiçbir albenisi olmayan,
azıcık saflığı da korkudan inim inim sahnedeki ucubelerin türdeşlerinin
inlettikleri Boğaz’da, hem İstanbul’da misafir koltuklarını da işgal ettiği bir
hem bir rüya diyarında olma hissini panayırı andıran bu garip caddede,
tüm misafirlerine yaşatan Adalar’da, medeniyetsizliğin revaçta olduğu
Kemalettin Bey’in göz izlerini ara- bu caddede yürüyün hele. Emekle-
yarak Abdülhak Şinasi’nin rehber- yerek ilerleyen, bir elinde hamam
liğinde geziniyor, günlük hayatta tası benzeri bir kap tutan, açık yaralı
bir benzeri karşıma çıksa yüzüne ayakları eciş bücüş dilenciyi; elinde
bakmaya bile tenezzül etmeyeceğim mikrofonla bağıra çağıra türkü söy-
ama yazarının kaleminde dayanılmaz leyen ve sırf gözleri görmüyor diye
bir cazibeye bürünen mirasyedi, de- iğrenç sesine tahammül etmemiz ge-
lişmen, işe yaramaz Ali Nizami Bey’in rektiğini düşünen kör kadını; göğüs
maceralarını okumaya çalışıyorum. hizasında tuttuğu zilli tefe usulsüzce
Çok geçmiyor, Kemalettin vurarak para toplamaya çalışan ve
Bey’in ne olduğu, Kemalettin Bey’e yaptığı şeyi kendi de anlamıyormuş
ne olduğu düşüncesi beni tekrar gibi boş gözlerle etrafa bakan yaşlı
kendine çekiyor, öyküsünü yazmak teyzeyi dinleyin. Arapları, Arapları,
için uydurduğum karakterini gerçek dondurma yalayanları, alışveriş po-
kabul edip bir kez daha bilgisayarı- şetleri kollarından taşanları, yolun
mın başına geçiyorum. Kemalettin ortasında, baklavacıların kapılarında
Bey, çağdaşı Ziya Osman Saba’yla dikilenleri; bize neyi kaybettirdiğin-
tanışmış mıydı mesela? Onu okumuş den habersiz, turistleri gördükçe
muydu? Okumuşsa sevmiş miydi? avuç ovuşturan, teklifsizce insanların
İstanbul’dan ayrılırken, yeni görevine koluna girip dükkânlarına sürükle-
giderken o da Ziya Osman gibi zor- meye çalışan şarlatan işletmecileri;
lanmış mıydı? yavşak hanutçuları; allahsız taksicileri
Sayın Ziya Osman Saba, siz görün. Kenardaki ambulansa, hemen
9
dibinde toplanan kalabalığa bakın bir güzeli görmeyi başarmıştınız.
de. Biz çok değiştik, artık Ortadoğu *
ülkesiyiz Ziya Osman Bey. Meğer sa- Bakın, Kemalettin Bey’den
vaş değil, Ortadoğulu olmanın bizzat ve hatıralar âleminden nasıl uzaklaş-
kendisiymiş, buralıların başına gelen tım. Ziya Osman Bey, hüzünlerinizi
en kötü şey. Tepelerindeki çanlarına hissediyorum ama sizin gibi yazamı-
çan çan vurup korkunç sesler çıkaran yorum; incelikleri, buruklukları sizin
dondurmacıları; kafalarında fes, aptal gibi göremiyorum. Düşüncelerim bir
aptal sırıtarak etraflarına bakınan, anda orospu bohçasına dönüveriyor,
ceplerindeki 50 euro’yla buranın o kadar uğraşıp kurduğum tertemiz
efendisi olduklarını zanneden küs- yapı terlemiş kıçlarla, sidik kokula-
tah Avrupalıları; aptal aptal sırıtan, rıyla kirleniveriyor. Kemalettin Bey
güzelliği azaldıkça dekolteleri artan de ulvi bir görevi olduğunu sandı
İranlı botoks kızlarını; mendil satan hep ya, ondan başka kimsenin haberi
Arap çocukları, mendil satan Kürt ço- olmadı bundan. Avrupa’daki muadil-
cukları, mendil satan Türk çocukları; lerinin iki yüzyıl önce hâlledip bir ke-
iki kadeh rakının efeliğiyle sataşacak nara koydukları yükü Kemalettin Bey
adam arayan beş para etmez erkek hep yeniden omuzlandı. Bir yandan
güruhlarını; ayakkabılarının topukları öğretmenlikle büyük bir iş yaptığını
kırılmış sarhoş kızları; hepsini yararak düşündü, bir yandan ailesinin geçimi-
geçen polis arabasını; kıllı bacakları, ni sağladı ve hiçbir zaman yazmak is-
terlemiş kıçları, çıplak kolları, kimi tediği büyük romanı yazamadı. Kendi
siyah örtülerin altına gizlenmiş kimi mazi cennetini, geçmiş, bir daha geri
yarım meydanda memeleri görün. gelmeyecek zamanlarını, kayıp zama-
Yırtıp kaldırımlara, cumhuriyet anı- nını kendine sakladı, sizleri okuyarak
tının dibindeki çimenlere serdikleri hüzünlenmeyi, sizden hüzünlerinizi
McDonalds kâğıtlarından yaptıkları ödünç almayı tercih etti.
yer sofrasında hamburger yiyen ka- Yazmak masraflı ama hü-
labalık aileyi ve pusetleri, pusetleri, zünlenmek bedava ne de olsa. Taşra
pusetleri de. Ter kokusunu, alkol hüznü, bozkır hüznü, yaz hüznü, güz
kokusunu, nargile kokusunu, çöp hüznü, Kılavuz Mahallesi hüznü, ilko-
kokusunu, kusmuk kokusunu, sidik kul aşkı hüznü, paralı bando kıyafeti
kokusunu. Obeziteyi de. Sizin vapur- hüznü, köy otobüsü hüznü, köy evi
larınız vardı. Okullarınız, bankalarınız, hüznü, yurt odasında kulaklıktan acılı
sokaklarınız vardı. Kerhaneleriniz bile müzikler dinleyen öğrenci hüznü,
güzeldi sizin. Üstadınız Abdülhak Şi- namaza ara verilince ucu kıvrılan
nasi’nin Adalar’ı, Boğaziçi’ni anlattığı seccade hüznü, lise aşkı hüznü, şe-
gibi siz de Beyoğlu’nu anlatmıştınız. hirlerarası yollarda otobüs camından
Belki sizin zamanınızda da güllük görülen dağ başındaki kulübe hüznü,
gülistanlık değildi her şey ama siz tren garı hüznü, Bilkent hüznü, Kur-
10
tuluş Parkı hüznü, Cebeci Dörtyol şünüşümde zihnimi tavlıyor. Marcel
cehennemine hoş geldiniz hüznü, parkta Gilbert’le oturduğu yaştayken
hüzünlenecek bir şey bulamama hüz- ben çarşıda simit satıyordum oysa,
nü, geceleri yıldızlar yıldızlar hüznü. Kemalettin Bey tarlada çalışıyordu.
1960’ta bir kitabın sayfaları Marcel’in halasının mirasına konduğu
arasına sıkışıp kalmış, kurtulmak için yaşta Kemalettin Bey enstitüde uy-
en olmayacak kişiden yardım bekle- gun adım yürümeyi, trigonometriyi
yen Kemalettin Bey’i Rize’ye, mem- ve keman çalmayı öğreniyordu; ben
leketin kuş uçmaz kervan göçmez çarşıda, sınıf arkadaşlarımın hiçbirine
yerlerine sürükleyen şeyler beni de o görünmeden bir an önce menzilime
meseleden bu meseleye sürüklüyor. varmak umuduyla cam taşıyordum.
Abdülhak Şinasi’nin mazi cennetini Bizim sefil çocukluğumuzla Marcel’in
hissedebiliyorum ama ne kadar St. Germain muhitinde geçen ço-
istesem de yazarken lafın kubbesini cukluğunu birbirine bağlayabilecek
çeviremiyorum. Ziya Osman gibi, kadar güçlü mü bu sanat dediğimiz
Selim İleri gibi yazamıyorum. Proust şey?
gibi de yazamıyorum. Oysa Marcel’in Çopur yüzlü Kemalettin
Gilbert’le oturdukları bankla ne Bey, kıtlıkta büyümüş, serpileme-
kadar da alakadarım, sahilde gezen miş, elbiseleri ucuz tütün kokan
çiçek açmış genç kızları; Swann’ın Kemalettin Bey, bir sakatlığınız
tüm gece Odette’in peşinden koşup varmış ama kimse ne olduğunu size
Paris’i baştanbaşa kat etmesinin se- söylemeye cesaret edemiyormuş
bebinin, onu bulabileceği düşüncesi gibi hissediyorsunuz siz de değil
değil, aramaktan vazgeçmeye katla- mi? Bütün yazarlar bana bir şeyler
namaması olmasını; Marcel’in gaze- bıraktı, sizin garibanlığınız ve bozkır
tede ilk defa yazısı yayımlandığında miras kaldı; oysa insanlar denizlere
duyduğu heyecanı okudukça kalbim çıkan sokaklar arıyor. Ben bu deniz
burukluk mu delimsirek bir çırpınma düşkünleriyle nasıl aşık atacağım?
mı olduğunu bilemediğim o garip Proust’la aynı çağda yaşasam beni
hisle nasıl da daralıyor. Neden Mar- kapısına arabacı diye bile almazdı. Bir
cel’in benim dünyama tamamen ya- imzanın, her şeyini benim yarattığım
bancı dertleri, kendim yaşamışım gibi benliğinizin ardına saklanmayı bıra-
hüzünlendiriyor beni? Neden geçmiş kıp bir akıl verseniz keşke. Biz hiçbir
zamanı –sadece kendi geçmiş zama- noktayla diğeri arasında gezemedik,
nımı da değil, insanın olduğu bütün bir noktadan diğerine gittik sadece.
geçmiş zamanları, yalnızlıkları– her Dünyanın en kaliteli şarabını verseler
düşünüşümde içimde kıpırdanmalar elimize sadece sarhoş oluruz. Aklım
oluyor? Ben ne kadar kaçmak, ger- dört rüzgâr arasında hangi tarafa
çeklere, bugüne sığınmak istesem döneceğini bilemeyen fırıldak gibi
de Proust’un rüyalar haritası her dü- kararsız. İradem, çocukluk denen
11
savaşın ganimeti. Ama yetmiyor. Kitaplarına hapsettikleri zamansa
Hangi inceliği, hangi acı tatlı düşleri her açışımızda bizleri sihirlemeye
yazabilirim ki! Belagati hakikate feda devam ediyor.
ettim. Yazıları gerçeğe göre değil, Yaralı Cemil Şevket Bey,
gerçeğin edebiyatta en çok kullanı- acılar annesi Solmaz Hanım, bütün
lan hâline göre yazıyorum. Bir şeyi derdimin üstüne bir de sizinkileri
anlatamamaktan değil, anlatacak bir ekledim. Geçmiş zamanlara, bir
şeye sahip olmamaktan korkuyorum. daha geri gelmeyecek zamanlara,
Ya Abdülhak Şinasi’nin ara- künhüne bir türlü tam manasıyla
larında medeniyetleri, kıtaları ayıran varamadığım o maziye bir de sizin
koca bir Boğaz yokmuş gibi, bir ağırlığınızı ekledim yıllardır. Artık
mahalleyi anlatırmış gibi Boğaziçi’ni hayatı taklit etmemem gerektiğini bi-
anlatması? Benim için, bugün sadece liyorum. Hayat bir başkasının projesi.
kusurlarını affettirmek istediklerinde Her ânın geçmiş zamanın senteziyle
dadılarının boynuna sarılan, dadıla- geçtiğine, gerçek zamanın hiçbir za-
rının da önce yalandan kızıp sonra, man yaşanmayacağına inanacağım.
“Aman deli kız!” diye belli belirsiz Benim için sizlerden başka, Kema-
gülümsedikleri şımarık, hazır yiyici lettin Bey’den başka sarılacak kimse
zengin kızlarını ve benzerlerini içinde olmayacak artık. Hayır, Nahid Sırrı
barındıran ve kapılarının önünden Bey’in yalnızlığını da hepten yok sa-
geçmeyi bile yadırgadığım o yalılar, o yacağım. Para dilendiği mektuplarını,
köşkler. Benim gözlerim, Kemalettin kakavan şairler tarafından sarakaya
Bey’in gözleri Abdülhamid devrinde alınmalarını görmezden geleceğim.
istibdattan başka bir şey göremezken Cemil Şevket Bey bana yetecek.
Abdülhak Şinasi Bey’in o köşkleri, iç- Mösyö, siz beni arabacınız
lerinde yaşanmış hikâyeleri, kayıkları, bile yapmadınız ama ben sizi de
mehtap sefaları nasıl bamtelimize Abdülhak Şinasi’yi de Ziya Osman’ı
dokunabildi? Onlar yazınca her şey da, Selim İleri’yi de, Nahid Sırrı’yı
ne sevimli ne güzel. Bizce yaşanmış da sevmeye devam ediyorum. Lüks
olma ihtimali neredeyse hiç olmayan bir arabanın otobüs durağında bek-
hayalî geçmiş zamanlardan kendi za- leyenlerin üzerine su sıçratıp oralı
manlarına gönderilen Kayıp Zaman bile olmadan uzaklaşması gibi siz de
yazarı, Boğaziçi Mehtapları yazarı, nöbetleşe tuttuğunuz mazi nöbetini,
Geçmiş, Bir Daha Geri Gelmeyecek o harika kitapları bizim kafamıza
Zamanlar yazarı; onlar, yalvarırcası- kafamıza fırlatıp kaçtınız. Sizi, lüks
na, kaçmasın diye tutmaya çalıştıkları arabaları seven varoş çocuğu gibi
ama her teşebbüslerinde ellerinden seviyorum. Sizi büyük yeğenimin
kaçıveren ve adına mazi denen o şey- küçük kardeşini sevdiği gibi seviyo-
tan tüyüne her defasında biraz daha rum. Hani, seni o kadar seviyorum
yaklaşıyor ama asla yakalayamıyorlar. ki şu denize sokup boğasım geliyor
12
demişti.
*
Kemalettin Bey, Ali Nizami
Bey’in keyifli maceralarını okuyup bi-
tirdikten sonra, kitabın son sayfanın
altına “Pazar, 25 Ağustos 1960, 06.50”
tarihini düştü, imzasını atıp kapağını
kapadı. Yerinden kımıldamadan, uzun
uzun seyretti kitabı, sonra da yazmak
istediği romanın taslaklarını sakladığı
çantasına baktı. Umutsuzluğa kapıldı.
Güneş çoktan doğmuştu ama kapalı
kalın perdelerin ardından henüz
içeriye nüfuz edememişti. Perdeyi
aralayıp uzakta görünen ve az sonra
müstakbel öğrencilerinin cıvıltılarıyla
dolacak olan okul bahçesine göz
gezdirdi Kemalettin Bey. Banyoya gi-
dip yıkandı, tıraş oldu. Aynada tıraşlı
yüzüne bakıp bir kez daha doğru
olanı yaptığına inandırmaya çalıştı
kendini. Giyindi. Notlarını aldı. Kapıyı
açtı. Güneş içeri girdi. Aydınlık dışarı
çıktı.

13
Aristokratlar
altKurmaca Emirhan Burak Aydın

Çirkinleşmişti. Binalar. Taşınanlar. Mahalle. Her şey hiç


olmadığı kadar çirkindi. Nilgün çocukluğunun geçtiği ve nasıl
olduysa yıkılıp yerine yenisinin yapılmadığı apartmanın demir kapı-
sının fotoğrafını çekti, sokaktan çıktı. Yol da yükselmişti. Ona öyle
geldi en azından. Çocukluğunun sokağı. Artık değil. Bu yakada bile
değillerdi artık, Avrupa’da, Eyüp, Yeşilpınar’daydılar. Küt kesilmiş
saçlarını kabarttı. Çiçekli, “hippi” elbisesiyle yürüyüşünü arabala-
rın siyah camlarında izledi. Hazal’ın teklifini düşündü. Azizaziz.88.
Instagram adresi. Sıfır gönderi. Takipçi sayısı: otuz altı. Burayı takip
etmesi, sonra da “Nerede?” mesajını atması yeterliydi. Telefonunu
çıkardı, arabanın camındaki yansımasının fotoğrafını çekti. Filtre,
Sepya. Paylaştı. Bir çeşit huzur arıyordu, bir çeşit kavga, bir çeşit
şehvet, bir çeşit onaylanma, bir çeşit oyun, bir çeşit kural kitabı, bir
çeşit isyan, bir çeşit değişim, bir çeşit öze dönüş. Zaman geriye sa-
rılsın, kıpırdamayan mermer heykel yontulmadan öncesine, büyük
taş blok hâline dönsün, geriye sadece fikir kalsın. Azizaziz.88. Takip
et? Çocukluğunun apartmanı. Aynı ama kapı farklı. Zenginlermiş
bir zamanlar. Büyük büyük dedesi Osmanlı’da müstantikmiş, sorgu
hâkimi. Kadıköy’deki şu tarihi şekercinin sahibini Üsküdar meyda-
nında astırmış. Hem de haksız yere. Nasıl olduysa işler bir noktada
bozulmuştu. Hukukun bu topraklardaki köklerinde yer alan aile
en son mübaşirliğe kadar düşmüştü. Nilgün’ün dedesi mesela
şofördü, tamircilik de yapmıştı. Öyle bir kopuş. Nikelajın fabrika
işi olmadığı yıllarda iyi para kazanmışlardı. Sonra Nilgün’ün babası
askere gitmiş, dükkân kapanmıştı. Dede zaten kafası farklı çalışan
bir adamdı. Tır şoförlüğü de yapmıştı. Mekke’den Berlin’e, Kars’tan
Suriye’ye. Bütün yolları GPS’in falan olmadığı yıllarda avucunun
içi gibi biliyordu adam. Hey gidi Rıza Usta. Nilgün’ün ehliyeti bile
14
yoktu. Dedesinden geriye kalan anı: Azizaziz.88. Vapurla Beşiktaş’ta indi.
üstünde Varyemez Amca resimleri Simitçiden su aldı. Limuzini gördü.
olan sallanan bir sandalye. Şoförü de. Nilgün’ün babası aşçıydı.
Ağlamaya başladı. Aziza- Bir tekstil firmasında. Bu adam ise bir
ziz.88. Takip et. Mesaj gönder: “Ne- gardiyandı, bir savaşçıydı, şövalyeydi,
rede?” Bu kadar. Annesinin azarlarını aynı zamanda araba da kullanıyordu.
dinleyeli kaç saat olmuştu? Sabah Öyle olmalıydı en azından. O kadar
dokuz. Şimdi saat kaçtı? En az sekiz yakışıklıydı. Adam elinde bir tabela
saat geçmiştir, diye düşündü. Hami- tutuyordu. Tabelada Nilgün Arı yazı-
leliğin öncesine dönmek istiyordu, yordu.
annesinin suratındaki tuhaf neşenin Bu kadarını beklemiyordu.
gerisine, bebeği düşürdükten sonra Adamlar hızlıydı gerçekten. Kalaba-
babasının yüzüne yerleşen olgun lığın içinde, simitçinin yanında do-
acının öncesine. Bir yıl geçti, dedi nakaldı. Limuzinin fotoğrafını çeken
içinden, unutun artık, kardeşim turistlerin önünde donakaldı. Şofö-
olmayacak ve ben ne olursa olsun, rün bakışlarının karşısında donakaldı.
gideceğim Yeşilpınar’dan. Bugün Sabah evde, salonun tozunu alırken,
arefe. Yarın bayramın ilk günü. Cad- televizyonun camını temizlerken, ka-
deye çıktı. Bir mesajı vardı. Kabul et. festeki muhabbet kuşunun “Mavicik”
Buluşma noktası. Beşiktaş. İskele. deyişini sonsuza kadar dinleyeceğini
Üsküdar’a katlanamamıştı zaten. Bu- düşünürken annesinin azarlarını
rası onu anlamıyordu. Peki, diye dü- dinlemişti. Evde balkon olmadığı için
şündü Nilgün, geliyorum Azizaziz.88. kadın çamaşırları onun odasındaki
Rıhtıma indi, minibüsten inince elini çamaşırlığa asıyordu.
kokladı, demir boruların kokusu de- Hâlâ elimden harçlık alı-
risine işlemişti, sırt çantasını kanguru yorsun, demişti annesi, evin hiçbir
cebi gibi ön tarafında tutuyordu, faturasına katkın yok, masayı hazırla-
göğüsleri küçük olduğu için sorun maz, toplamazsın, yemek yapmazsın,
değildi. Ön cepten ıslak mendil kendi odan haricinde hiçbir yerin
paketi çıkardı. Boştu. Ellerini temiz- temizliğine dokunmazsın, bunlara
leyemedi. Öğrenci akbilini makineye rağmen kimsenin sana karıştığı
okuttu. Artık akbil de denmiyordu yok! Biraz saygı bekliyorum ama ne
buna. İstanbul Kart. Vapura bindi. Bu desem bağırıyorsun, ne desem aptal-
vapur karşıya geçmeseydi de, sürekli mışım gibi bakıyorsun. Arada sırada
ilerleseydi, açık denizlere çıksaydı, iki toz alıp bana kendini acındırma!
okyanusu aşsaydı mesela. Bir şey Daha ne istiyorsun? Bu kadarına ye-
değişecekse, tamamen değişsin, iyi tiyor gücümüz kızım, bu kadarına!
bir şeye dönüşsün, diye düşündü. Nilgün cevap vermemişti.
Öyle bir kopuş. Yaşandığı anda geç- Sesini yükseltmişti o sabah. Öfkeli
mişi silen an. Bunun peşindeydi işte. uyanmıştı. Ne var yani? Akranları
15
Avrupa’da dolaşırken o burada, böyle “Ablan nasıl, toparladı mı
yaşıyordu. Yeterince cesur davran- biraz daha?”
mamıştı, buradaki yaşıtlarına baka- “Biyopsi yapacaklar. Off.
rak bir şeyleri kabullenmişti. Aylak Boş ver. Şimdi aklıma getirme.”
olmaya hakkı yoktu. Uslu kız olarak “İçerisi ter kokmuyor mu
yeğenine ders vermek için evden ya?”
çıkmış, onun yerine Üsküdar’a gitmiş “Limuzin olsa ne yazar,”
ve sonunda da bu limuzinin karşısına dedi Hazal. “Hayvan terli.”
çıkmıştı. Üç kız daha aldılar. Kızıl
Benden haber almadıkları saçlı olan içeri girdiğinden beri bir
için deliriyorlardır, diye düşündü. Bu şişe şampanya bitirmişti. Sürekli
korku hoşuna gitti. Hermes’in başörtülerinin ne kadar
“Beni bekliyorsunuz.” dedi kaliteli olduğundan bahsediyordu.
şoföre. Diğer iki kız ikizdi. Birbirlerinin yüzü-
“Kimliğinizi görebilir mi- ne bakarak makyaj tazeliyorlardı. Biri
yim?” dedi adam. saçını sarıya boyatmıştı, diğeri ise
Limuzinde yalnız değildi. pembeye. Orijinalleri neydi acaba?
İçeride Nilgün’ün o güne kadar Nilgün bir süre bunu düşündü, sonra
karşılaştığı en uzun boylu kız vardı. Uzun Kız’dan ıslak mendil rica etti.
Kız simsiyah, dar, dekoltesi derin bir Kız cevap bile vermedi. Belki onun
gece elbisesi giymişti, elbette topuk- da Türkçesi yoktu.
lu ayakkabı giymemişti. Ellerini ıslak “Yok ya,” dedi Hazal. “O
mendille siliyordu. Yanında siyahi, bildiğin orospu.”
bonus saçlı bir kız vardı. Nilgün içeri En son aldıkları kız İstanbul
girdiğinde kız gözlerine bir şey dam- TRT binasının önünde bekliyordu.
latıyordu. Limuzinin şoföre yakın kö- Tedirgin olduğu belliydi. Yaşı Hazal’la
şesinde ise içinde pembe şarap olan Nilgün’e en yakın olandı ya da diğer-
kadehini Nilgün’ün şerefine kaldıran leri kadar makyajlı değildi. Limuzine
Hazal oturuyordu. bindiği gibi sigara yaktı. Otele gel-
“Kızım ilk defa limuzine bini- diklerinde sigarayı boş şampanya
yorum.” dedi Nilgün. şişesinin içine attı. Kendi kendine bir
“Ben daha uzununa da bin- şey mırıldandı. Arabadan en son o
miştim.” dedi Hazal da. çıktı.
“Güzel şaka.” “Merhaba,” dedi Nilgün
“Yarım saat sonra mesaj at- kıza, bir yoldaş daha arıyordu belki,
san kaçıracaktın biliyor musun? Son ne acayip ortam değil mi?
anda buraya gelmemizi söylediler “Her kadının hayatında bir
şoföre. Ben buradan dinliyorum.” an gelir,” dedi kız titreyen elleriyle
“Bu kadar mıyız?” Nilgün’ün yüzünü kavrayarak. “Ne ka-
“Birkaç kişiyi daha alacağız.” dar çalışırsan çalış, erişemeyeceğin
16
bir refah düzeyi olduğunu görürsün, Hülya Semerci. Bugün burada bulun-
bazısı sağlam karakterlidir, erdemle- ma sebebiniz olan Sayın Abdülaziz
rinden vazgeçmez, çalışmaya devam Hamane’nin Türkiye’deki avukatıyım.
eder.” Sizlere bugün ben yardımcı olacağım.
“Diğerleri?” Hepinizi tebrik ediyorum. Gerçekten
“Diğerleri de birey olmaktan çok sayıda talep içinden özel olarak
vazgeçer, zengin biriyle evlenir. Du- buraya çağırıldınız. Bugünün sonucu
rumun ciddiyetini kavradın mı tatlım? nasıl olursa olsun, lütfen üzülmeyin.
Buraya arkadaş bulmaya gelmedim. Belki bazılarınızla başka bir gün
Önüme çıkarsan ezer geçerim.“ tekrar karşılaşacağız. Seçmelerimiz
“Felsefe öğrencisi misin?” üç aşamalı olacak. Her aşamada üçer
diye sordu Nilgün. kişilik grupları çağıracağız. İlk iki
“Evet.” kısımda sizinle ben görüşeceğim. Sa-
“Anlaşılıyor, çok boş konuşu- yın Hamane de bizi izleyecek elbette.
yorsun.” Son safhaya kalanlar ise kendisiyle
Asansörle en üst kata özel olarak görüşecek.”
çıktılar. Şövalye/Şoför’den aşağı Hülya konuşurken koru-
kalmayacak ciddi adamlarla dolu bir malardan birkaçı odada dolaşarak
koridorda yürüdüler. Azizaziz.88 her herkese şeffaf dosya içinde bazı bel-
kimse bütün katı kendine kapatmıştı geler dağıtıyordu. Nilgün, Hazal’la
anlaşılan. Odalardan birine girdiler. yan yanaydı. Ayaklarının altındaki
İçeride en az otuz kız daha vardı. Ki- halının yumuşaklığını hissetmek için
misi yatağa oturmuştu. Kimisi elinde babetlerini çıkarmıştı. Daha önce bu
şarj aletiyle piriz arıyordu. Birçoğu kadar yüksek bir binanın bu kadar
aynada kendilerini inceliyordu. Bir yüksek bir katında hiç olmamıştı.
tanesi pencerenin önünde ağlıyordu. Elini pencereye değdirdi. Hazal onun
Nilgün, Felsefeci Kız’ın dediklerini aklının başka bir yerde olduğunu
düşündü. Bu cümleleri kuramayacak anlayınca omzundan dürttü. Nilgün
biçimde yetişenleri düşündü. Bir elini pencereden çekti, karşısındaki
seçim, irade yok, dedi kendine, akışa koruma öfkeli bir yüzle ona şeffaf
bırak. dosya ile belgeleri uzatıyordu.
Seçmeler başlamadan önce,
• Birinci Safha diye devam etti Hülya Semerci, arka-
“Arkadaşlar hoş geldiniz,” daşlarımızın sizler için dağıttığı gayet
dedi kadın. “Öncelikle bir sıkıntısı standart olan bu gizlilik anlaşmasını
olan var mı?” imzalayacaksınız. Türkiye Cumhuri-
Kimseden ses çıkmadı. yeti kimlik numarasını hatırlamayan
“Pekâlâ,” diye devam etti ya da kimlik kartı yanında olmayan
kadın. “Herhangi bir derdiniz olursa, var mı?
doğrudan bana gelebilirsiniz. Ben İki kız ellerini havaya kaldır-
17
dı. Hülya Semerci ikisini de şöyle bir sapan duruyor.”
inceledi. Denileni yaptılar. Hülya
“Üzgünüm kızlar,” dedi ka- iskender yemeye devam etti. Böyle
dın. “Sizler elendiniz.” beş dakika geçti.
Elenenlerden bir tanesi li- “Sizi dinliyoruz,” dedi Nil-
muzinde Hermes başörtülerden bah- gün. “Yemeğinizi bitirdikten sonra mı
sedendi. İkisinin yanına bir kız daha başlayacağız?”
katıldı. Üç kişi beraber bir korumayla “Ne zaman istersem o
odadan çıktılar. zaman başlayacağız,” dedi kadın.
“Kararını bir daha düşün- Sonra da ayağa kalktı ve üçünün
mek isteyen var mı?” karşısında dikildi. Ayağa kalkmalarını
Kimseden yine ses çıkmadı. istedi. Üçünü de şöyle bir döndürüp
Herkes gizlilik anlaşmalarını imzaladı. bedenlerini inceledi. Yalnız kalan
Daha sonra üçerli gruplar hâlinde ikizin göğüslerine dokundu, sutyen
odadan çağrıldılar. Bu sırada herkes markasını öğrendi. Kız utanmıştı.
telefonlarından Abdülaziz Hamane’yi “Niye kızarıyorsun yavrum,”
aratmış, telefonlarda adamın birçok diye bağırdı Hülya. “İş yapıyoruz,
modelle beraber çekilen fotoğrafla- canımı sıkma.”
rına bakıyorlardı. Hamane gezmeyi Kız tek kelime etmedi. Ka-
seven bir zengindi. Bitcoin fikrini dın daha sert hareketle kızı birkaç
destekliyordu. Elon Musk’ın Tesla kere daha çevirdi. Eteğini hafiften
şirketinde hissesi vardı. Dubai’yi kaldırdı, baldırını kavradı, yukarıya
çok seviyor, siyasetle görünürde doğru çıktı.
ilgilenmiyordu. Nilgün’le Hazal ayrı “Daha devam edecek misi-
gruplara düşmüşlerdi. Nilgün kendi niz,” dedi Nilgün. “Bu kadarı yeterli
ismi söylendiğinde Hazal’ın elini sıkı değil mi?”
sıkı tuttu. Birbirlerinin gözlerine uzun Hülya başını kaldırdı, Nil-
uzun baktılar. Rekabet yoktu. Yıkılan gün’e iyice yaklaştı.
köprü kim toprağa ilk adımı atarsa, “Sana mı soracağım? Neyse.
düşenin elinden tutup onu da kur- Aranızda hanginiz bakire?”
tarmaya çalışacaktı. Nilgün yanında “Bakireyim,” dedi Nilgün.
ikiz kızlardan biri ve tanımadığı bir Tanımadığı kız da öyleydi.
diğeriyle koridordaki başka bir oda- Yalnız İkiz ise hâlâ konuşmuyordu.
ya girdi. Hülya Semerci’nin oturduğu “Sen değil misin,” diye sor-
masanın önündeki üç sandalyeye du Hülya ona.
oturdular. Kadın iskender yiyordu. “Değilim efendim,” dedi
“Canım, sen, yeşil bilekliği Yalnız İkiz.
olan,” dedi Hülya. “Sen kalk, sağ kol- “Tamam. Yavrum sen çıkabi-
tuğa otur. Sağda oturan, sen de onun lirsin.” elendin.
yerine geç. Boylarınız böyle saçma İşaret ettiği kişi Nilgün’ün
18
tanımadığı kızdı. İkizler de dahil grubun bir kısmı Uzun
Boylu Kız’ın yanında kaldı. Nilgün aç-
• İkinci Safha lıktan geberecek gibiydi, omuzlarını
Geriye on iki kişi kalmıştı. silkti, masaya geçti. Tabağına levrek
Hazal da ilk elenenlerdendi. Nilgün aldı. Yanına da bir kadeh şarap. Her-
anlayamıyordu. Gururu bir kenara kes zevkine göre tabağını düzenledi.
bırakırsak ondan çok daha güzel bir Yemeğin ardından sigaralar yakıldı.
kız olduğunu da biliyordu. Seçmeler Kahveler içildi. Masaya gelmeyen-
de bir garip ilerliyordu. Hülya Semer- lerden bazıları fikirlerini değiştirdi,
ci’nin ofisine giren üç kızın elendiği kalanlardan yediler. Bütün bu süre
de olmuştu, aralarından sadece bi- boyunca Hülya Semerci bir kenarda
rinin diğer aşamaya kaldığı da. Bu oturuyor, telefonuyla ilgileniyordu.
safhada ise hepsi beraber ilk odada Kadının ilgisizliği, otoriteyi sevdiğini
duruyorlardı, doktor kontrolünden saklamayışı, kızları sırf genç ve güzel
geçmişlerdi. Koşu, tıbbi geçmişle oldukları için aşağılaması Nilgün’ün
ilgili sorular, hastanelerden bu bilgi- hoşuna gitmemişti. Hepsi teste dahil
lerin teyidi derken epey bir zaman olsa bile bunlar eskimiş psikolojik
geçmiş, hava kararmıştı. Bütün bu oyunlardı. Masadan kalkmadan kadı-
işlemler boyunca korumalardan na doğru döndü, bacaklarını üst üste
birisi elinde kamerayla çekim yap- attı.
mıştı. Çıplakken görüntüye alınmak “Arkadaşlar,” dedi Hülya bir
istemediğini söyleyen kızlardan anda ayağa kalkarak. “Finale kalanlar
birine ise Hülya Semerci tarafından belirlendi. İsmini söylediklerim ayağa
elendiği söylenmişti. Annesi Nilgün’ü kalksın. Sevil Piraye.”
birçok kere aramıştı, o da kısa bir me- “Felsefeci.”
sajla meşgul olduğunu, eve yarın ge- “Nilgün Arı.”
leceğini söylemişti. Annesi aramaya O. Nilgün’ün bir anda duru-
devam edince telefonunu kapatmıştı. şu değişti, sırıtmaya başladı. Böyle
“Kızlar,” dedi Hülya Semerci saat on iğrenç bir yarışta bu kadar ilerlediği
bire doğru. “Acıkmışsınızdır herhâl- için gururlanmaması gerekiyordu
de.” belki ama bir şeyi kazanmaya yakındı.
Odaya giren garsonlar Bunun için üzülmeyecek, hatta ka-
içeriye büyük bir masa taşıdılar ve zanacaktı. Yeşilpınar’dan gidecekti.
üzerine akla gelebilecek her çeşit Türkiye’den. Ucuzluktan. Çirkinlikten.
yemeği koydular. Istakoz. Kokoreç. Hesap vermezlerin diyarından. Ya da
Suşi. Ördek. Kuru fasulye, pilav. Her her şeyi yakacaktı.
şey vardı. “Ve Sümeyra Özgü,” dedi
“Bu da test,” diye fısıldadı Hülya Semerci.
Uzun Boylu Kız. “Kesin öyle. Ben “Uzun Boylu Kız.”
yemeyeceğim bir şey.”
19
• Üçüncü Safha ladım,” dedi adam. “Kulağınızı dile
İkizleri yerde sürükleye- alıştırmak için daha uygun bir ortam
rek çıkarabilmişlerdi. Salya sümük olamaz. Stewart Lee izledim. Tuhaf
ağlıyorlardı. Siyahi kız ise herhangi adamdır, şaka matematiğiyle dalga-
bir Avrupa diline ait olmadığı bariz sını geçer. Şakası odur. İnternetten
olan kelimeler bağırarak gitmişti. Bu Amerikan gösterilerine de sardım.
kelimeler küfür olsa gerekti. Geriye Türkçemi de aynı şekilde geliştirdim.
sadece üçü kalmıştı. Felsefeci Sevil, Komikleri dinledim. İstediğim şeye
yani öfkeli. Uzun boylu Sümeyra, yani ulaşmak için en eğlenceli yolu iyi se-
kibirli. Ve Nilgün’ün kendisi. Ben de çerim ve kendimi işime veririm. Otuz
dürüstüm, diye düşündü, benim kuv- altı yaşındayım. Olağan yöntemlerle
vetim de bu, dürüstüm ve prezantab- tanışmadığımızın farkındayım. Ancak
lım. Doğarken ailem kiradaydı, şimdi benim hayatımda hiçbir şey olağan
de öyle. Babamın o zaman da arabası değil. Bu odadan, elini tutup çıka-
yoktu, şimdi de yok. Annem o zaman cağım kadının hayatında da o andan
da ev hanımıydı, şimdi de. Ailemde itibaren hiçbir şey olağan olmayacak.
ilk üniversiteye giden kişi benim. Şu Çaresiz anlar, radikal çözümler ge-
hayatta ailemden aldığım tek avantaj rektirir. Sizden anlayışlı olmanızı rica
var, güzelliğim. Onu da kullanacağım, ediyorum. Hepimiz eğitimli insanla-
emin olun bundan, öyle güzel baka- rız, konuşalım.”
cağım ki ve öyle güzel konuşacağım “Hayatı şaka olarak mı gö-
ki, kelimelerimin kuvveti yüzümün rüyorsunuz,” dedi Sümeyra. “Evliliği
hatlarına karışacak, aklınızı alacağım. ciddiye almıyor musunuz?”
Abdülaziz Hamane yakışıklı adamdı. “Evlilik bir sınıf meselesidir,”
Kirli sakal, gamze, kemik çerçeve diye araya girdi Sevil. “Ciddiye alına-
gözlük, geniş bir göğüs, üstünde cak bir şey yok ortada. Günü geçiri-
bej rengi, yazlık bir gömlek, altında yoruz, onu hangi etiketle yaptığımız
kahverengi bir pantolon. Alabrus önemli değil.”
kesim saçlar. Muzip bir sırıtış. Cetvel- “Katılıyorum,” dedi Abdü-
le çizilmiş gibi bir burun. Kemikli ve laziz. “Zenginseniz evlilik, bazı du-
damarlı bir el. Nilgün sonuncusunu rumlar haricinde, o kadar ölüm kalım
niye seksi bulduğunu bilmiyordu. Bu meselesi değil bence de. Kişiler daha
adam zenginlik yayıyordu etrafına. bağımsız, seçenekleri var. Ancak bu
Yakışıklılığını parlatan, her özelliğini da bütün ilişkileri hafife almamız ge-
bir hikâyeye dönüştüren buydu el- rektiği anlamına gelmiyor. Evliyseniz
bette. Yoksa aynı tipten Yeşilpınar’da gerçekten ama gerçekten, ölecek
da görüyordu. Belki de görmüyordu gibi, filmlerdeki gibi, karikatür bir
ama oradaydılar. aşka sahip olmanız gerekir. En zor
“Londra’dayken oranın türden olanına.”
stand-up gösterilerine gitmeye baş- “Gerçekçi olmayanına,”
20
dedi Sevil. bu sonsuzluğa ekleyecek bir kadın
“Etkilenmeniz gerekir,” dedi arıyorsun. “
Nilgün, hafifçe öne eğildi, gözlerini “Anlatacaksınız,” dedi
Abdülaziz’in gözlerine sabitledi. “Bu- Abdülaziz Hamane. “Öfkeyle ya da
raya sizi etkilemek için geldik değil istekle, eğlenerek ya da beceriksiz-
mi?” ce heyecanlanarak. Anlatın. Çünkü
“Bir şaka var,” dedi Abdü- paranın içine doğmak sizi milletlerin
laziz Hamane. “Belirli kısımları hiç üstüne çıkarır. Çünkü dünyanın güya
değişmiyor ve dönemden döneme özgür bir ülkesinde fakir olmaktansa
aktarılıyor. Komedyenler arasında. büyük ihtimalle özgür olmayan başka
Vodvil döneminden beri dönen bir bir ülkede zengin olmayı yeğlerim.
şaka. Gelenek. Hakkında çekilmiş bir Çünkü kolay dil öğrenirsiniz. Ne
belgesel bile var. Şaka şöyle: Bir aile, kadar gezersen kendini geliştirmek
bir yetenek avcısının ofisine gider. için o kadar fazla araç edinirsin. An-
Adam bunlara ne yaptıklarını sorar. latacaksınız, çünkü artık yoruldunuz,
Aile de avcının önünde gösterilerini saat geç oldu ve beni istiyorsunuz.”
yaparlar. Bu kısımda, komedyen “Anne, baba, oğul, kız, nine
istediği gibi doğaçlama yapabilir. ve köpekleri bir yetenek avcısına
Ancak anlatılan gösteri ne kadar gider,” diye anlatmaya başladı Sü-
iğrenç olursa o kadar iyidir. Ensest, meyra. “Adam ne yaptıklarını sorar.
zoofili, nekrofili, taciz, cinayet, her Aile soyunur, nine de, sarkık göğüs-
şeyi tanımlayabilirsiniz. En sonunda leri, elinde bastonu falan. Baba eğilir,
gösteri biter. Yetenek avcısı, aileye köpeği yere yatırır, o sırada anne
gösterinin ismini sorar. Baba gururla vajinasına bir kavanoz tutarak...”
ellerini kaldırır ve şöyle der: ARİS- *
TOKRATLAR!” Nilgün ertesi gün bayram
Nilgün anladı. Adam bu şa- ziyareti için anneannesine gitti. An-
kanın en iyi versiyonunu mu anlatanı neannesinin de apartmanı yıkılmış,
seçecekti. binanın bulunduğu arazi devasa bir
“Sana karşılık verecek bir siteye dahil edilmişti. Yüzme havuzu,
kadın arıyorsun,” dedi. “Şaşırtacak, çardağı, bekçisi, bahçıvanı olan bir
sinirini bozacak, bağımsızlığı olan, site. Eskisinden güzel olmuş aslın-
seni her zaman umursamayan ama da, diye düşündü Nilgün. Dayıları,
umursadığı zaman tek odağının sen teyzeleri, herkes oradaydı. Dayının
olacağı bir kadın. Bir çeşit kontrol minibüsü vardı, onunla gelmişlerdi.
mekanizması, kimse kimseyi zorlama- Nilgün içeri girmeden önce minibü-
yacak, başlatan sensin, durduracak sün arkasındaki Osmanlı tuğrası çı-
da sen olacaksın. Suudi Arabistan’ın kartmasının fotoğrafını çekip Hazal’a
en eski ailelerindensin çünkü. Za- yolladı. Dünden beri konuşmamışlar-
manı zenginliğinle birleştirmişsin, dı. Pazar günü. Televizyonda magazin
21
programları dönüyordu. Kuzenler görmek istemiyorum. Nilgün’ün haya-
dedeyle özçekim yaptılar. Anneanne tında bundan sonra hiçbir şey olağan
arka odada yatıyordu. Dede fosur hâlinde ilerlemeyecekti. Şakayı anlat-
fosur sigara içiyordu. Adam sürekli tıktan sonra Abdülaziz Hamane ona
anneanneyi şikâyet ediyordu. Çok yaklaşmış, parmağını dudaklarının
bağırıyormuş, sürekli yemek istiyor- çevresinde dolaştırmıştı. Nilgün’ün
muş, altını temizlemek iyice zulme nefes alıp verişi hızlanmıştı.
dönmüş falan filan. “Şakayı anlamadın sanırım,”
* demişti adam.
“...sonra oğul köpeğin bir “Bence siz anlamadınız,”
bacağını kırar,” dedi Sevil. “Bu bacağı demişti Nilgün. “Soyun manasının
babasının makatına sokar, o sırada kalmadığı bir dünyada, hâlâ eskinin
oğlanın penisini ağzına alan kız hikâyelerine tutunarak hayatının peri-
kardeşi kanlı pedini köpeğin ağzına şanlığını görmezden gelmek zavallıca
sıkıştırır, anne de oğlunun etek tıra- değil mi?”
şını yapar. Hepsi fena terlemiştir bu Fazla kör göze parmak oldu
arada, off hem de ne ter…” belki ama neyi vaat ettiğimi anlıyor-
* sun sanırım.
Nilgün’ün annesiyle teyzesi “Evet,” demişti Nilgün. “Sana
anneanneyi duşa götürdüler. Onu da uzun uzun anlatırım.”
da çağırdılar ama kız sadece başını *
iki yana sallayabilirdi. Anneannesini “Ellerinde market torbaları
öyle görmeye dayanamazdı. Dünden ve yanlarında masalarıyla bir aile, bir
sonra. Hayır. Doğru kararı verdim yetenek avcısının ofisine gelir,” diye
değil mi, diye yazdı Hazal’a telefon- başladı anlatmaya Nilgün. “‘Görelim
dan. Anneannesinin odasında, yaşlı bakalım gösterinizi,’ der Yetenek
kadının boş yatağına bakıyordu. Elini Avcısı. Bunun üzerine masa, odanın
yatağa değdirdi. Yaşlılık kokuyordu. ortasına geçer. Anne, baba, oğul,
Kadıncağız nasıl da zayıflamıştı. İçe- kız sandalye çekip otururlar. Anne
risi krem kokuyordu, dışkı, hastalık, marketten aldıklarından bazılarını
ölüm. Yıllarca evinden yakınmıştı, masaya dizer. Oğul telefonla uğraşır,
ısınmıyor demişti, şimdi içerisi sıcak- sonra bir anda kalkıp gider. Anne oğ-
tı, yüzme havuzu vardı. Yatağa yattı. lun arkasından bakar, başını iki yana
Üstüne örtüyü çekti. Bir gün ben de sallar. Baba elinde faturayla hesap
yaşlı olacağım, diye düşündü, neyse yapmaktadır. Kız ayağa kalkar, anne
ki şu an bu evde olanların hepsi o za- onu kolundan tutar, yerine oturtur.
mana kadar çoktan ölecek ya da ben- Masaya oturduklarından beri ilk defa
den çok uzakta kalacak. Doğru kararı baba kafasını kaldırır, kızla anneye
verip vermediğin umurumda değil, bakar. O da başını iki yana sallar,
diye yazdı Hazal, bir daha yüzünü kendi kendine bir şeyler mırıldanır.
22
Yetenek Avcısı iyice sıkılmıştır. Ne
yapıyorsunuz ya, der, eğlence böyle
bir şey mi? Ne bu gösterinin adı
şimdi? Kız masadan kalkar, gururla
ellerini havaya kaldırır ve şöyle der:
‘ARİSTOKRATLAR!’”

23
Uvatiarru*
altKurmaca Melike Uzun

*”Geçmişte çok eskiden” aynı zaman-


da “ileride, çok sonra”.

Bu bina yarım asırdan beri vergi dairesi olarak kullanılıyor.


Daireyi otuz beş yıldır aynı kişi yönetiyor. Üç katlı binanın bod-
rumunda fareler, üst katlarında ek göstergeden gelecek zammı
bekleyen memurlar yaşıyor. Yıllardır bodruma temizlik için giren
olmadığından kimse öbürünün varlığını sorun hâline getirmiyor.
Sorun daha çok çalışanlarla müdür arasında hasıl oluyor. Yönetici
genellikle üst katlarla, çalışanların verimliliği, özel hayatı, inançları
ile ilgileniyor, alt katları, gözlerinin ve zihninin çemberine girme-
yenleri iş ya da sorun saymıyor. Bu yüzden fareler rahat rahat
üreyebildi.
Son zamanlarda bir söylenti yayıldı. Vergi dairesi şehrin
yeni yeni yayıldığı mahallelerden birinde yirmi katlı, dört asansörlü,
granit mermer döşeli bir binaya taşınacaktı. Müdür tedirgin oldu.
Ne gerek vardı? Her şey yolunda ilerliyordu, yeni bir düzen her
zaman için düzensizlik demekti. Hemen ardından fikir değiştirip
kendisini teskin ediyordu. Neyse, yeni binada müdürlük yapmanın
da ayrı bir tadı olurdu. Yeni binaya taşınmadan önce birkaç çalışa-
nının yerinin değiştirilmesi için müsteşarlığa yazacağı dilekçeleri
bir an önce hazırlaması gerekiyordu.
Çalışanlar, bölüm şefleri ve yardımcı personelle birlikte
yaklaşık seksen kişiydi. Ancak bu seksen kişinin beş altı yıl boyunca
tamamının aynı olduğu görülmemişti. Her yıl çalışanların yarısı
yöneticinin önerisiyle ya işten atılır ya da sürgün edilirdi. Burada
değişmeyen tek şey, kirli bina ve müdürdü. Dile kolay, burayı otuz
beş senedir o yönetiyordu. Otuz beş senedir aynı odada çalışıyor-
du. Yıllardır iş günleri dışında da ofise gelip masasında oturuyor,
mesaisinin onun için en önemli kısmını icra ediyordu. Çalışanların
uğraşlarının, kökenlerinin, mezheplerinin not alındığı kâğıtları oku-
yordu.
24
Sevim Başgül: Amasyalı, ağlayamazdı, onun vermesi gereken
sendikası yok. bir mücadele vardı, daire başkanının
Mustafa Irgat: Evli, dindar, sekreterini arayıp randevu istedi.
Cuma namazını aksatmıyor. Âmiri çok yoğundu, mümkün değildi.
Hasibe Gündoğdu: Bekar, iş Şoförü çağırdı. Daire başkanlığının
saatleri dışında barlara gidiyor, tehli- yüksek tavanlı, mermerlerinin ışığı
keli gruplardan insanlarla görüşüyor. duvarlara yansıyan aydınlık binasın-
Cansın Rüzgâr: Anne babası aşırı sol- dan girdi. Neredeyse koşarcasına üst
cu, atalarının Kafkaslardan geldiğini katlara tırmandı, amirinin kapısına
söylüyor. soluk soluğa vardı ama kapı kilitliydi.
Pazartesi öğle namazından Çıktı efendim, dediler. Müdür daire
yarım saat önce hafta sonu çalışmala- başkanlığının koridorlarında biraz
rını sonuçlandırırdı. Haftanın imzaları daha dolandıktan sonra çaresiz, ken-
birikmeden, tehlikeli bulduklarını ya- di binasına, otuz beş yıldır kullandığı
nına çağırır babacan tavırlarla onları odaya dönmeye karar verdi. Başkanlı-
uyarır, uyarılara kulak asmazlarsa ğın devasa kapısından çıktı, otoparka
sürüleceklerini üstü kapalı, bazen varmak için yüz elli iki yüz basamaklık
de apaçık söylerdi. Sonra odasının merdivenden inmesi gerekiyordu
hemen yanındaki tuvalete gidip ab- ama merdivenlerin ortasında yığılıp
dest alır, “Kezbannnn havluyu getir,” kaldı. Emeklilik dilekçesi vermemeye
diye seslenirdi. Kezban, kadınlar kararlıydı. Ne olursa olsun. Hastane-
tuvaletinin temizliğini yarıda bırakıp ye kaldırıldı. Hasibe yoğun bakımın
koşa koşa müdürün yanına gidip ona kapısına gitti. Kapıda müdürün ak-
saygıyla havlu sunardı. rabaları ile çalışanlardan birkaç kişi
Müdür, bu pazartesi, ya- daha vardı, beyin kanaması geçiren
nına Hasibe’yi çağırdı. “Bak kızım, yöneticinin, “Kezbannnn, Kezbannn,”
iş yerimde huzursuzluk istemem, diye sayıkladığını anlatıyorlardı. Bir
ananeye adaba usule uygun davrana- ara vergi dairesinin yeni müdürü-
caksın, fitne fesat getirme buraya.” nün kim olacağını tahmin etmeye
Hasibe’nin dişleri birbirine vurarak çalıştılar. Yaklaşık yarım saat sonra
odadan çıktı. O, odadan çıktıktan kapıdakiler hastanın durumunun
sonra otuz beş yıllık yöneticinin stabil olduğunu öğrenip dağıldılar,
elektronik posta kutusuna bir mesaj müdür kendisine bağlanan kordonlar
düştü. Yaş haddinden emekliliği is- yumağının, hava püskürten cihazın
teniyordu. Kalbi senelerce bu kadar uğultusunun ortasında kaldı. O uğul-
hızlı çarpmamıştı. Elleri titriyordu, tu sustu mu bilinmez ama ertesi gün
dişlerini sıktı. Daha geçen ay protez otuz beş yıllık odasının fare istilasına
diş kullanmaya başlamıştı. Diş etleri uğradığı, makam koltuğunun, sümen
sızladı. Hasibe bu sırada masasına takımının kemirilmekten parça parça
oturup ağlamaya başladı. Müdür o an olduğu konuşuldu durdu.
25
Tedirgin
altKurmaca Deniz Poyraz

Bakışları esrik, eli kolu savruk. Küllüğe çarpıyor. İzmaritler


halının ortasına doğru bir yolculuk yapıyor. Küçülen gözbebekleri,
dalgınlığının özrü. “Önemi yok,” deyip gülümsüyorum. Davranıp
topluyorum döküleni. “Bu halıyı seviyorsun, biliyorum,” diyor bira-
sının dibini yudumlarken. Susuyorum. Susuyoruz. Eski bir suskuyu
yeniden, yeniden yaşıyoruz.
Aynı şehirde büyüdük. Aynı okulun aynı tahta sırasında
oturduk. Senelerce aynı kitapları okuduk. Onun öyküleri, benim
şiirlerim hep aynı bayağı edebiyat dergilerinin sayfalarında buluş-
tu. Aynı kadına âşık olmadık belki, ama aşk denince aynı şey geldi
aklımıza.
Ayrıldığımız noktalar da vardı elbet. Sevgisizlikten parça-
lanmaya yüz tutmuş bir ailenin tek oğlu olarak yaşadı o. Babasının,
ailesinden gizli bir ailesinin daha olduğunu, yanı sıra, o güne dek
görmediği iki kardeşinin olduğunu ortaokulda öğrendi. Hamuru
duygusal kırılmaların, çöküşlerin sancısıyla yoğurulmuştu. Henüz
lisede bile bir çocuk-adamdı. Bilgiyi mal, düşünceyi mülk sayma-
dığından yaşamdan anladığı, öğrendiği ne varsa cömertçe paylaş-
maktan geri durmuyordu. Yaradılışı buydu. Zihni, çarkları devamlı
yağlanan bir makine, durmadan, durmadan çalışıyordu. Birikimiyle,
görgüsüyle, olaylar karşısındaki bilge tavrıyla herkesin hem ruhsal
hem ahlaki danışmanı olmayı başarıyordu. Bu konuda onunla ya-
rışamazdım asla. Biliyordum. O da biliyordu. Ve bir şeyleri bilmek
için öğrenmiş olmaya ihtiyacı da yoktu. İlk kez duyduğu konu üstü-
ne, konunun erbabından iyi fikir yürütüyordu.
Mütevazı görünümünün, iddiasız gibi duran sözlerinin
ardında gizlenen cennet bahçesini bir ben görürdüm. Kendimi
şanslı saydım bu yüzden. Bana kalsa her günüm, gecem onunla be-
26
raber geçmeliydi. Ne babamın işten tu. Pembe dili küçücük ağzına sığma-
gelişlerini, annemin yatağıma gelip yıp bembeyaz dudaklarından dışarı
üstümü örtmesini ne de sevdiğim sarkıyor, koşturdukça hasta bedeni
kadınların aşkıma karşılık vermelerini rüzgâr yemiş filiz gibi yalpalıyordu
bekledim, ondan gelecek bir telefo- sağa sola. Kadın tribüne gelip birkaç
nu beklediğim kadar. sıra yanımızdaki tozlu koltuklardan
Buluşmak için şehrin uykuya birine oturdu. Az evvel çocuğunun
dalmasını beklerdik hep. Gece oldu terini sildiği mendili göz pınarına
mu tüm caddeler, meydanlar, parklar bastırdı.
bizim! Boş sokaklarda sigara tüttüre Çocuk, salyalarıyla ıslattığı
tüttüre sabahlarken, muhakememizi gülücüklerini çimlere saçarken,
aşan konular üstüne kafa patlatırdık, koltuğumuza gömülmüş kâinatın bu
durmadan. Bir türlü nihayet bulma- acımasız oyununu seyrediyorduk.
yan hararetli tartışmalara varırdı Aptal, sorunlu bir genin insanın tüm
işin ucu bazen. Varoluşun çözülmeyi yaşamına mal olabileceğine tanıklık,
bekleyen sayısız denklemi bizi ne- ağırdı. Hayatlarımız tesadüfler tiran-
fessiz bırakana, yorgunluktan hâlsiz lığının küçük, önemsiz parçalarıydı
düşürene dek sürerdi muhabbet... yani. Sonsuz boşlukta, rotasını baş-
Seçimsiz ilişkilerin boğuculuğuna, tan ayağa tesadüflerin belirlediği bir
yoruculuğuna; içine doğduğumuz güzergâhta savrulup duruyoruz, diye
bu küçük Anadolu kentinin sevgisini düşündük, şaşırdık, korktuk. Savru-
göstermekte nekes, yabanıl insanla- lurken n’aptığımız, niçin yaptığımız
rına sövmeye ikimiz de bayılırdık. mühim değildi boşluk için. Varlığımız,
Böyle bir gecenin sabahıydı boşluğu unutmak adına yapıp ettik-
işte. Sabahçı kahvesinde çaylarımızı lerimizin toplamıydı bir bakıma. Haki-
içip ayıldık. Günün ilk ışıklarının par- katin dehşetiyle, çivi gibi çakıldığımız
lattığı tenha sokaklarda yürümeye numaralı tribünde kim bilir ne kadar
başladık. Yola uyduk, kendimizi şehir sustuk.
stadının boş tribünlerine yayılmış Sözleştik sonra. “Var oluşun
bulduk. Uykularına kıyıp spor yapma- absürtlüğünü kavradık bir kere, artık
ya gelen, turuncu parkurda fırıldak hiçbir koşulda –aptalca bir amaç, he-
gibi dönen insanları alaya aldık, eğ- ves, para ya da gelip geçici bir duygu
lendik bir süre. uğruna- kandırmayacağız kendimizi.
Çimlerde yuvarlanan plas- Uygarlığın yapay tanrılarını öldürdük.
tik bir top dalgınlığımızı dağıttı. Bir Bu kuralsız, anlamsız, sonsuz boşluk
çocuk, topun peşi sıra sahaya daldı. tek hakikat madem; öyleyse özgürce
Ardından bir kadın gözüktü, elinde yaşayacağız!”
ipek mendil. Yuvarlak, tombul yüzün- Bu sözün üstünden yıllar
de çekik iki göz asılıydı çocuğun. Bu geçti. Olabilecek en trajik şey oldu.
gözlerde kaşın kirpiğin emaresi yok- O bir plazada beyaz yakalı, bense iki
27
yakası bir araya gelmeyen sıradan bir söylüyor.
barmen olduk çıktık. Tohum ekme- Sigarasının ucunu ateşle-
den meyve toplamaya çalışan insan- mesiyle yerinden kalkması bir oluyor.
cıkların arasına katıldık. Tıpkı onlar Bastığı yeri görmeyen sarsak adım-
gibi, yaşamı kıyısından köşesinden ları bu kez mutfağa yürüyor. Şarap
yakalamaya, önümüze geleni rast- şişesi ve tirbuşonla dönüyor geri.
gele yaşamaya çalıştık. Tüm yoğun Alkol, damarlarında dolaşırken ka-
duygular, içimizde içi boş bir potluk nında rüzgar estiriyor. Savruk, titrek
bırakıp kayboldu. Zaman denen adımları bana böyle söylüyor. Dizle-
şeyden payımıza düşen, kocaman bir rinin üstüne çöküyor yavaşça, yığılıp
tükenmişlik hissi oldu. kalıyor halıya sonra. Şişeyi kucağına
Yıllar yazısız sözleşmemizi sıkıştırıp mantarını çıkarıyor. Şarap-
umursamayıp öylece akıp giderken, tan bir yudum alıp sehpanın üstüne
bizi birbirinin hayatının seyrinden bırakıyor yükünü. Kafasını dizleriyle
tedirgin olan, karşısındakine kuş- buluşturup gözlerini kapıyor. Gömle-
kuyla yaklaşan iki çirkin adama ği ter içinde, kravatı boynuna dolan-
dönüştürdü. Hiçbir işe yaramayan iki mış vaziyette…
adam. Her şey olmak isterken hiçbir Beraber geçirdiğimiz belki
şey olamayan, buna rağmen, “ya o de bin birinci gece. Ve ben, bin birin-
benden önce bir yol bulur da ben ci kere, ne çok istesem de bakışlarımı
varoluşun koyu katran bataklığında kaçıramıyorum ondan. Görüntüsü,
çıkışsız kalırsam” korkusunu ruhun- her seferinde kainatın başka tonunu
dan atamayan iki adam. Çıkış varmış alıyor; gözlerimi varlığıyla boyuyor,
gibi… bir yitik renge. Bu renk taze parıltılar
Kuyuya düşerken birbiri- yaratıyor zihnimde. İçimde insana,
mize tutunmuşuz, hızımız misliyle varlığa, dünyaya bir sevi uyanıyor.
artmış bizim. Gene de ne o bırakıyor Gözüme alabildiğine muh-
ne ben. Ayda birkaç kez buluşup, taç, çaresiz, zararsız gözüküyor.
karşımızdaki bu dost mu düşman mı Ona baktıkça yüreğim yumuşamaya,
bilemediğimiz yaratığın ne durumda içime bir sıcaklık yayılmaya başlıyor.
olduğuna bakmamız bu yüzden. Bu, Merhamet, saatlerdir zihnimi meşgul
insanın insana müebbedi. eden boğucu düşüncelerin verdiği
Yarı baygın gözleri, Mun- acının önüne geçiyor.
ch’ün reprodüksiyonuna takılıyor Yerimden fırlıyorum, om-
şimdi. Resim dışavurumcu ışığını zundan tuttuğum gibi koltuğa yatı-
kadehlere sallarken, sarhoşluğun rıyorum onu. Fırlatıp attığı ceketini
onda mı yoksa bende mi güzel dur- yerden alıyorum, özenle asıyorum
duğunu düşünüyorum. “Bu tabloyu askıya. Kravatını söküp gömleğini
çok seviyorum, biliyor musun?” diyor. çıkarıyorum. Üzerine temiz, ince bir
Biliyorum. Her geldiğinde aynı şeyi battaniye örtüyorum.
28
Gecenin karanlığı güne tes-
lim oluyor, tül perdenin aralığından
sızan bir tutam gün ışığı odayı gün-
düzlendiriyor. Güneşliği çekiyorum.
Yattığı odayı terk ederken iyi uykular
diliyorum. Elimi kapının tokmağına
uzatıyorum, tam çekecekken gözle-
rini açıyor. Duraksıyorum. “Fazla ka-
çırdım, kusura bakma,” diyor yattığı
yerden. “Sen acımı bilen, dahası, acı-
mı yaşayabilen tek insansın,” deyip
soluklanıyor. Bir sigara yakıp devam
ediyor tiradına yorgun sözlerle: “Sen
varsan umut var,” diyor, “sen varsan,
şu dünyanın yalancı atmosferinde
fazladan bir nefes daha almak adına
nedenlerim var.”
Ağzından tek kelime çıkmı-
yor oysa. Aklım, oynuyor benimle.
Suskuyu bastırmak, zihnimi ferahlat-
mak adına oynuyor. Acı bir sevinç,
gülümsetiyor beni. Soyunup soyunup
kuşandığım o gerçeği hatırlıyorum
tekrar. Derdim bu adamla değil, onun
siluetinin ardına gizlenen hakikatle.
Gelip geçiciliğimi, yok olacağımı,
bir daha asla hatırlanmayacağımı
bas bas bağıran, geçip giden her bir
saniyeyle. Kabulleniyorum, kabulle-
niyorum ben de… Başkalarını cehen-
nem gördüğümüz zamanlarda, onun
varlığında bulduğum eski cennetime
tekrar kavuşmuşum gibi mutluyum
şimdi.

29
Semih Gümüş ile Edebiyat ve
Yayıncılığımızdaki Değişim Üzerine
altSöyleşi Engin Türkgeldi

Semih Gümüş, edebiyatımızın ve yayıncılığımızın son kırk yılının


hem oyuncularından hem de yakın tanıklarından biri. Kendisi ile
bu süre zarfında değişenler, değişmeyenler ve keşke değişmese
dedikleri üzerine konuştuk.

Engin Türkgeldi: Yarın, AdamÖykü ve son 12 yıldır Notos Öykü ile


edebiyat dergiciliğinin içindesiniz. Bunlara son olarak internet
platformunda yayın yapan Oggito eklendi. Bu süre içerisinde
dergiciliğimizde neler değişti, neler değişmedi? Bunları nasıl
yorumluyorsunuz?
Semih Gümüş: Yayıncılığa neredeyse kırk yıl önce başlamışım. O
günden bugüne baktığımda şunu görüyorum: Edebiyat dergiciliği-
mizin nitelik olarak en zayıf, sayıca da en az olduğu dönemi yaşıyo-
ruz. Bunun ne kadar önemli bir eksiklik olduğunun farkında mıyız?
Belki çok az sayıdaki okur ve yazar bunun farkında. Ben edebiyat
kamuoyu dediğim zaman, bundan yazarların, kültür yayıncılarının,
sayısı neyse o çoğunluğuyla edebiyat okurlarının bütününü anlıyo-
rum. Bu edebiyat kamuoyunun da edebiyat dergiciliğiyle ilgili so-
runları önemsediğini sanmıyorum. Öyle olsaydı, kültürel yozlaşma-
nın katalizörleri olarak gördüğüm “popüler edebiyat dergileri”nin
yarattığı piyasaya gönül indirilmezdi. Pek çok yazar ve şair o çuku-
run içinde bulunmakta sakınca görmüyor. Niçin görmüyor, bilmiyo-
rum. Elbette herkes kendi kararlarını kendisi veriyor. Ben de böyle
düşünüyorum. Hiçbir zaman o dergilere yazmayacağımı da belirt-
tim. Bu arada okur da onları edebiyat dergisi olarak görüp alıyor.
Sonunda ne oluyor? Şimdi dövizdeki tırmanışın karşısında çok ama
çok zor durumda kalan yayıncılık dünyamızı bekleyen büyük kültür
erozyonu bir de o piyasa dergilerinin katkısıyla gitgide büyüyor. Bu
30
Büyük ölçüde öyle olmalı. Bütün geç-
mişini gördüğü imparatorluk yıkıldığı
zaman kimi aydınların, yazarların
yaşadığı travma anlaşılabilirdi belki.
Koca bir imparatorluk yıkılıp yerine
küçük bir cumhuriyet kurulduğunu
görünce bunu kabul etmek istemedi-
ler demek. Gelin görün ki o dönüm
noktasının öncesinde yerleşik, do-
layısıyla kuşakta kuşağa yaşanarak
devredilen bir kültür oluşmadığı gibi,
sorunlara bakarak, edebiyatımızda
sonrasında da olmadı bu. Sonrası
ve edebiyat dergiciliğimizde nitelikli
bir yüzyıl, kısa bir dönem ama iyiye
olanla popüler olan arasında kalın ve
gitmek yerine hep kötüye de gittiğini
sert bir çizgi çekmekten yanayım.
bugün çok iyi görüyoruz. Her şeye
düşman, karşıtını yok etmeye çalı-
ET: Paralel bir izlekten gidersek,
şan insanlar; ırkçılığın, faşizmin kök
edebiyatımızda değişenler ve değiş-
saldığı –sonunda bize ait olmaktan
meyenler neler?
çıkmaya başlamış– bir ülke. Uzattım
SG: Özellikle son on yıl içinde edebi-
mı? Ama durumun böyle olduğu
yatımız aşağı doğru bir seyir izliyor.
sözde biliniyor. Edebiyat son on yıl-
Bilinçli bir seyir değil bu. Bir edebi-
da bunlardan etkilendiyse durumu
yat bilinçli olarak düzeyini düşürmez.
ayrıca açıklamaya gerek yok. Asıl
Neyin içinde bulunduğunu tam
sorunlar kendinde. Kurmacanın so-
olarak anlayamamış bir edebiyattan
runlarının neler olup onlara nasıl çö-
söz ediyoruz artık –en azından kendi
zümler getirilmesi gerektiği, hikâye
başına bir okur-yazar olarak ben
etme biçimlerinin boyutları, eksikler,
öyle görüyorum. Edebiyatı kirleten
yanlışlar, yeni biçimler ve arayışlar...
piyasacı ve popüler anlayışlardan ve
Bunlar üstüne, yani kendisi üstüne
girişimlerden fazla söz etmeyelim.
düşünmeyen bir edebiyatımız var ve
Onların bugün var olup yarın yok ola-
onun son zamanlardaki düşüşün asıl
cağını düşünüyordum. Artık pek öyle
nedenleri de bu sorunlara uzak dur-
düşünemiyorum. Düpedüz hastalıklı,
ması, belki hiç tanımaması, anlama-
arızalı, kendine aynada bakmayan bir
ması. Bunların üstüne düşünmeyen
toplum içinde yaşıyoruz. Kişiliksiz,
bir edebiyatın kendini geliştirmesi
kimliksiz bir yaşam kültürü – yerken,
düşünülemez.
içerken, evinde otururken, yürürken,
konuşurken, okurken... Kendine özgü
ET: Sizce kısa ve uzun vadede edebi-
bir yaşam kültürü yaratamamış bir
yatı ve yayıncılığı neler bekliyor?
toplum. Geçmişinde yerleşik bir
SG: Edebiyat ile yayıncılık pek çok
kültürü olmamasından mı geliyor?
31
yerde kesiştiği için, yayıncılık dün- davranan bir edebiyatımız var. Bun-
yasındaki bu olumsuz gelişme kısa ların değişmesini isterdim. Masal
zamanda edebiyatımız üstünde de anlatır gibi anlatmak yerine –ki bu
olumsuz sonuçlarını verecek. Nitelikli her zaman yazarın işini kolaylaştı-
edebiyat kısıtlanacak, yeni ve genç rır–, yazarın ve anlatıcının metne
yazarların ortaya çıkması zorlaşacak, sızmadığı, hikâyeye, o hikâye içinde
dolayısıyla edebiyatımız daha çok yaşananlara, kurmaca kişilere karış-
şey kaybedecek. Nitelikli edebiyatı madan, anlatılanların kendi gerçek
geri kalanından ayırıyorsanız eğer, zamanı içinde ve o zamanın içindeki
bu sizin için de önemlidir, yoksa so- kişiler tarafından yaşandığı kurmaca.
run yok, yolunuza devam edebilirsi- Ben okur olarak bunu arıyorum. Bu
niz. Öte yandan bizim edebiyatımızın arada elbette benzerliklerin dışın-
uzun zamanda da sorunlarını çözme- da, yeniden okumak isteyeceğim,
sini beklemiyorum. Öyle bir yatkınlığı demek ki bende iz bırakmış, belki
yok. Niteliği giderek erozyona uğra- beni etkilemiş anlatılar. Bunu da pek
mış, vasatlığıyla yaşamaya alışmış bulamıyorum. Oysa dünyada bugün
bir edebiyat. Aynı zamanda iyi okur de yazılanlar var. Yayımlanan kitapla-
olan yazarların kimileri de bu düşüşü rın yarıdan çoğunun çeviri olması bir
görüyor ama bundan söz etmiyor. şansımız. Dolayısıyla pek çok edebi-
Elbette bunlar kişisel öngörüler ama yattan pek çok iyi yazarla karşılaşıyo-
bu öngörüler de edebiyatımızın şim- ruz. Sözünü ettiğim sorunları çözmüş
diki gerçekliğinden çıkıyor. En azın- romanlar ve öyküler. Biz bu ülkede
dan bunları ben böyle düşünüyorum. her gün sayısız sorunla yaşayıp onları
göremezken sorunsuzca yaşandığını
ET: Yayıncılıkta ve edebiyatta deği- düşündüğümüz ülkelerden insan
şenleri ve değişmeyenleri konuştuk. ilişkilerinin unutulmaz ayrıntılarını
Peki siz nelerin değişmesini, nelerin yakalamış öyle romanla geliyor ki,
aynı kalmasını arzu ederdiniz? bazılarını yeniden ve yeniden okuyo-
SG: Yayımlanan romanlara ve öyküle- rum. Hayranlık duyduklarım, kendisi
re baktığım zaman, ilk akla gelenlerin üstüne düşünmüş kurmaca biçimleri.
yazıldığını, dolayısıyla birbirine ben- Bazılarını birçok kere okuduğum
zerliğin çoğaldığını, hikâye etme biçi- romanlar ve öykü kitapları. Oysa
minin kendini yenilemediğini, eski ve bizde son dönemlerde yazılanlar
kolay bir hikâye etme biçiminin tek arasında ikinci kez okumak istediğim
anlatım biçimiymiş gibi yaygınlıkla bir kitapla karşılamadım. Sonuncuları
kullanıldığını görüyorum. Dolayısıyla sanırım Vüs’at O. Bener ile Ferit Ed-
pek çok anlatım kusuruyla birlikte gü’nün yazdıklarıyla Latife Tekin’’in
yazılıyor ve o kusurların farkına va- Ormanda Ölüm Yokmuş ve Unutma
rılmıyor. Batılı anlamda kurmacanın Bahçesi romanlarıydı. Yayıncılıktaysa
ne olduğundan haberi yokmuş gibi sorun pek çok. Artık okurun piyasa
32
dergilerinde yapılanların edebiyat- ğım için de, yaratıcı yazarlık atölyesi-
tan uzak olduğunu, o dergilerde po- nin anlamsız olduğunu düşünmekle
püler kültürün en ucuz biçimlerinin kitap okumanın anlamsız olduğunu
sergilendiğini görmesini bekliyorum. düşünmek ya da okumadan da yazılır
Hem buradaki yaşam kültüründen, demek arasında bence pek bir fark
piyasanın yediği herzelerden hayıfla- yok. Atölyeleri ciddiye almayanlar,
nıp hem de o dergilere destek olmak Batı’da yaratıcı yazarlık atölyelerine
birbiriyle çelişiyor. Bunun değişmesi- önem veren, kendileri de atölye so-
ni isterdim. Kültür yayıncılarıyla ticari rumluluğu yürüten yazarların, inan-
yayıncıların ayırt edilmesini, kültür dıkları yazarların, Márquez’in, Ursula
hayatımıza zarar veren ticari yayın- Le Guin’in yazdığı o güzel değerlen-
cıların etkisizleşmesini, kitabın bir dirme yazılarını okuyabilirler.
estetik nesne olarak görülüp tasarım
ve baskı kalitesine önem verilmesini ET: Bir katılımcının atölyede geçirdi-
isterdim. Ve yakın gelecekte bunları ği süre içindeki değişimini yakından
göremeyeceğimi de biliyorum. gözlemleme şansınız olmuştur.
Gözlemleriniz neler? Belirli izlekler
ET: Uzun zamandır yaratıcı yazar- var mı? Tecrübenize göre atölye bit-
lık atölyesi yürütüyorsunuz. Yıllar tikten sonra katılımcının kendi yazı
içinde atölyenin işleyişi, atölyelere serüveninde neler oluyor?
yaklaşım ve katılımcılarının profili/ SG: Hemen her zaman, katılımcıların
beklentileri nasıl bir değişiklik gös- okumak ve yazmakla ilgili bakış açı-
terdi? larının ve alışkanlıklarının değiştiğini,
SG: Dışarıda nasıl bir değişiklik oldu, artık bambaşka biçimde okumaya ve
tam bilemiyorum. Ben öteden beri o güne dek düşünmediklerini düşün-
yaratıcı yazarlık atölyelerinin yararlı, meye başladıklarını, kendilerinin de
önemli olduğunu düşünüyorum. bunu dile getirdiklerini görüyorum.
Hemen yukarıda sözünü ettiğim Bu da zaten bir atölye çalışmasının
kurmaca yapıya ilişkin sorunların hiç belki bütün amacını içerir. Bu arada
değilse adım adım değişmesinde atölye çalışması boyunca motive
yaratıcı yazı çalışmalarının katkısı olanların bir bölümünün, kendi başla-
elbette olur. Ciddi, disiplinli, nitelikli, rına kaldıklarında o motivasyonlarını
yararlılığı öne çıkaran ve nelerin nasıl kaybettiklerini de sıklıkla görüyorum.
olması gerektiğiyle ilgili sorunları Orada artık katılımcı kendisiyle baş
çözmüş bir atölye çalışması içinde el- başadır. Ya atını açık kırlara doğru tı-
bette. Atölye çalışması bu düşünme rısta sürecek ya da atının inadını kırıp
biçimini kazandırır, o güne dek hiç yürütmeyi başaramayacak, bu arada
aklınıza gelmeyen, düşünmediğiniz attan düşmüyorsa. Bütün katılımcı-
sorunları düşünmenizi ve onlara çö- larda bu değişim kalıcı oluyor mu?
zümler aramanızı sağlar. Böyle baktı- Elbette olmaz, herkeste aynı sonuç
33
alınması beklenemez. Sonunda kendi
başınasın ve yazdıklarını kendin yazı-
yorsun. Okumak ve yazmak çok ama
çok çalışmayı gerektirdiği için, bunu
yapabilenlerin yol aldığını görüyo-
rum.

34
Kabristan
altKurmaca Derya Erkenci

Mezarlığın, köklü ailelere ait olan, beyaz mermerlere ya-


zılmış soyadlarına herkesin aşina olduğu, sık ağaçlarla kaplı bölü-
münü geçip yokuş aşağı ilerledik. Burada, bazıları taşların üzerine
gömülmüş, siyah beyaz fotoğraflı mezarlarda yatan ünlü ve zengin
ölüler hiç şüphesiz ki huzur içinde uyuyorlardı. Birbirine benzeyen
sokaklardan ve arabayla girilemeyen dar aralıklardan geçtik. Sokak
dediğime bakmayın. Üzerinden geçile geçile genişlemiş ağaçlıklı
patikalardı. Yeni kapatılmış mezarların üzerine dökmek için acılı
ailelere su satan çocuklar, ölü gibi uyuyan yaşlı köpekler, olgun
meyveleri dallarında çürümeye yüz tutmuş malta eriği ağaçları,
mezarların mermer kenarlarına oturmuş sigara içen gömücüler,
başında kimsenin olmadığı, kazılmış, ürkütücü boş mezar yerleri
gördük. Bir zamanlar Zincirlikuyu mezarlığının sınırlarında, çorak
bir arazide yer alan aile kabristanımızın etrafı ağaçlarla kaplanmış,
35
sınırlar umulmadık bir şekilde vadinin olur, böyle zamanlarda ona göz
dibine doğru genişlemişti. Uzaklarda ucuyla ters ters bakardı. Kabristanın
yükselen farklı boyutlardaki yeni başında, orada yatan herkesin isim-
nesil apartmanlar, mezarlığın devler leri yan yana sıralanmışlardı. Onların
ülkesi ölülerine ayrılmış kısmının üzerinde duran başka bir mermerde
devasa mezar taşları gibi soğuk ve ise, iri puntolu Helvetica karakte-
yabancıydılar. Halamın, bin dokuz rinde harflerle “Zamangil Ailesi”
yüz yetmişli yıllarda, babaannem def- yazıyordu. Mezarlığın kapısından
nedildiği gün başucuna diktiği leylak girdiğimizden beri, zamanla ilintili
fidanı koca bir ağaç olmuştu. Rüzgâ- soyadlarının yazıldığı mezar taşlarıyla
rın etkisiyle dallarında yaylanan sağ- karşılaşmıştım. Zaman bütün faniler
lıklı, açık mor çiçek kümeleri, henüz için geçmişti. Geçkalalar, Erkenciler,
ölüme aklı ermeyen alaycı çocuklar Saatler, Yelkovanlar, Sabahlar, Ak-
gibi gülümsüyorlardı. Üç kişilik kab- şamcılar, soyunun devamını zaman
ristana önce babaannem, ardından kavramına atıfta bulunarak açıklama
büyükbabam, en son da halamın ko- ihtiyacı duyan bütün ailelerin ölüleri
cası Hüseyin enişte gömülmüşlerdi. burada, bir aradaydılar.
Sonra sırayla ölen büyük amcam, “Cehennem varsa eğer, ora-
babam ve halam da onların üzerine ya gitmek hiç yoktan iyidir. En azın-
gömülmüştü. Babamın mezarına top- dan film kopmuyor. Öldüğünde aklın
rak atarken, “Ana oğul koyun koyuna, karardığı bir boşlukta, bir zamanlar
mahşere kadar yatsınlar şimdi.” de- var olduğunu bile anımsamadan,
mişti annem bilgiç bir edayla. Sesine zavallı bir hâlde savrulmuyorsun. Ze-
fazladan kederli bir ton vermeyi de banilerin harladığı, sıcaklığı hep en
ihmal etmemişti. Nemli, yapış yapış yüksek seviyede tuttuğu cehennem
toprağın altında birbirlerine sarılmış kuyularında kavrulurken hâlâ bir
iki iskelet hayal etmiştim. Bu zarafet- şekilde var olmaya devam ediyorsun.
ten yoksun, tahayyül ötesi görüntü, Bilincin, hatıraların, sevgin ve nefre-
çözümü sayfalar süren bir matematik tin, yeteneklerin ve edindiğin bütün
problemi gibi karmakarışıktı. Üst bilgiler seninle kalıyor. Cayır cayır ya-
üste gömülen diğer ölüler de birbir- narken sadece ve sadece geçmesini
lerine sarılmışlar mıydı acaba? Aynı bekliyorsun. Belki pişmanlık duygusu
kabri paylaşınca mecburen o kabrin diğer hislerden bir parça öne çıkıyor.
azabı da paylaşılıyordu. Başka bir Bu azap acaba ne zaman bitecek,
ölüyle mezarını paylaşmak azapların diye merak ediyorsun. Bak, tarifsiz
en büyüğü olmalıydı. Annem rah- acılar içindesin ama merak duygun
metli babaanneme pek bayılmazdı. bile hâlâ seninle. Bu ne kadar muaz-
Babamın sık sık, “Ah anneciğim ah!” zam bir şey. O azapla birlikte öğren-
diyerek kendine kendine mırıldanır meyi de sürdürüyorsun. Düşünsene,
gibi annesini anmasından rahatsız cehennemden çıkıp gelmişsin. Tıpkı
36
o şarkının sözlerindeki gibi: ‘Cehen- hemen yüreğimde derin bir yalnızlık
nemden çıkan çılgın Türk’. Böyle bir ve korku hissederdim. Birbirlerine
deneyim başka türlü nasıl edinilir? uzak uçlarda duran hissiyatlar içimde
Diyelim orada bütün hatıraların o denli hızla yer değiştirirdi ki başım
silindi. Kim olduğunun farkında bile dönerdi. Bu düşünce aklımın dolam-
olmayan kuru bir bilinç olarak kaldın. baçlarında peynire ulaşamayan be-
O zaman cehennemde yanan sen yaz bir fare gibi beyhude gezinirdi.
zaten sen olmayacaksın ki. Mahşere Mezarlık ziyaretinde imanını
kadar tarifsiz acılara tahammül eden sorgulayan, ölüm ve ahiret üzerine
günahkâr bir ruh olmak bile, bir daha düşünen ilk kişi ben değilim sanırım.
hiç var olmamaktan iyidir. Eğer ruh Mezarlıklar tam da bunun için, ölüler
yoksa, insan senin iddia ettiğin gibi gömülsün, diriler bir gün gömülece-
tamamen bir kurguysa, can etten ğini düşünsün diye varlar. Etraf taze
oluşmuş şu makineye bağlı tuhaf bir ilkbahar güneşiyle aydınlanmıştı.
ayrıntıysa, açıkçası yaşamak istemem. Gökyüzünde sadece bizim bulundu-
Eğer durumun bu olduğunu bir gün ğumuz yeri gölgeleyen gri bir bulut
öğrenirsen ve bu kesin bir bilgiyse, ne vardı. Annem her iki elini dilenen
olur bunu saklama benden.” demişti biri gibi kavisli bir şekilde gökyü-
Hande. “Cehennem varsa, Allah da züne doğru açmış dua ediyordu.
var olmalı öyleyse” demiştim. “Evet, Bilekleri, rahmetle dolan avuçların
tanrı var. Bu yüzden dünya bana ağırlığını zorlukla taşıyormuşçasına
yapmacık geliyor” diye yanıt vermiş- ince ve güçsüz görünüyordu. Başına,
ti. Gözlerimin içine bakan bakışları tıpkı çocukluğumda kandil geceleri
hiç olmadığı kadar ciddiydi. Yaptığı televizyondan yayınlanan mevlidi
cehennem tasvirinden çok, cennete izlerken yaptığı gibi usulen, eğreti
gitme ihtimalinden hiç söz etmeden, bir eşarp örtmüştü. Ağlamaklıydı
ilk önce cehennemden bahsetmesi ama ağlamıyordu. Yüzü, kederli bi-
beni dehşete düşürmüştü. İlk gençlik rinden çok gastrit yüzünden midesi
yıllarımda cennete inanmayı arzu yanan birinin yüzüne benziyordu.
ederdim. Fakat kitaplar ve fikirler Yüz hatlarım, kemik yapım, vücut
içerisinde kaybolurken, sırf inandı- dilim ne kadar da ona benziyordu.
ğım için asla o satırları yazan insanlar Çocukların annelerine, babalarına,
kadar zeki ve özgür olamayacağımı kardeşlerin birbirlerine benzemele-
düşünüp kederlenirdim. İnanıp rinde mide bulandırıcı bir taraf vardı.
inanmamak arasında kalmazdım, az Bu kahredici benzerlikler bizi, kade-
inanmakla çok inanmak arasında bo- re sorgusuz sualsiz teslim olmaya
calardım. Bu sınırlı miktardaki iman zorluyordu. Mezarların ayakucunda,
bütün hayatıma nüfuz eden, manasız birkaç metre geride hareketsiz
bir huzursuzluk yaratırdı. Önce tesli- duruyordum. Yıllar önce babam gö-
miyet duygusundan tiksinir ardından mülürken de aynı noktada durmuş,
37
hareket edememiştim. O gün sanki edilmez bulmuştum. Olup bitenleri
kökleriyle toprağın derinliklerindeki garipsemiyordu. Toprağın altında
insan kemiklerine tutunan, yaşlı bir yatanın babam olduğundan hiç
serviydim. Aç olduğumu anımsı- şüphe duymuyordu. Yirmi yıla yakın
yorum. Evde pişirilen pilavı ve eti bir süre geçmesine rağmen bundan
yiyememiştim. Ölü evinde pişirilen emin değildim. O gün hiç babamı gö-
o et yemeğinin babamın ölü bede- müyormuşuz gibi hisler uyanmamıştı
ninden parçalar kopararak pişirilmiş içimde. Şimdi bana babamın değil de
olduğunu düşünüp tiksinmiştim. daha çok Hande’nin mezarının başın-
Defin töreninde dualara katılamamış, daymışım gibi geliyordu. Ayrılışımızı,
âmin tekrarlarına eşlik edememiş, onu yitirişimi, damarlarımda öfkeli
mezara kürekle toprak atamamış, kalabalıklar gibi akan yoksunluğu
kederli akrabalarla göz göze gelip simgeleyen, sembolik bir cenaze tö-
hıçkırarak ağlayamamıştım. Kolayca renindeydim. Onu benden bu denli
açıklanabilecek, karmaşık olmayan, uzak, yokluğunu böylesine soğuk
güçlü bir duygu hissedememiştim. hissediyordum. Kimseler yoktu aşkı-
Oysa abim bambaşka şeyler yaşı- mızın cenazesinde. Sanki dünya sona
yordu. Gömücüyle beraber, mezarın eriyordu ve giderayak son ölüleri
içine girip kefenin iki yanından sıkıca gömüyorduk. İnsan, sevdiği bir şeyi
tutarak cenazeyi aşağı indirmişti. Ce- sonsuza dek kaybetmeden, gün gelip
nazenin üzerini örten topraktaki kaya ona bu denli hasret olunabileceğine
parçalarını itinayla ayıklamıştı. Elleri ihtimal bile vermiyor. Bazen ölüler
bileklerine, tırnak aralarına varıncaya çok güzel olur. Bilhassa genç ölenler.
kadar topraktı. Yüzünde bozulmayan, Onlarla vedalaşmak zordur. Toprağın
sadece şiddeti azalıp artan, kederli altına girmeden son bir kez görmek
bir gülümseme vardı. Taziyeleri, im- istersiniz. Yüzlerine baktığınızda hâlâ
renilecek bir huşu içerisinde kabul yaşıyor gibi görünürler. Sanki canlı
ediyordu. İmamın okuduğu dualara kanlı, öylece uzanmış yatıyorlardır.
eşlik ettiği, dudaklarını oynatışın- Gözkapakları titriyor gibidir. Adeta
dan anlaşılıyordu. Bütün o duaları rüya görüyorlardır. Bedenini merakla
gerçekten biliyor muydu yoksa nu- incelersiniz. Her yerinde yaşama
mara mı yapıyordu? Zihnimdeki üç dair bir iz ararsınız. Âdemelmasına
kulhuvallah bir elham ezberi çoktan bakarsınız. Sonra bakışlarınızı göğüs
eskiyip yıpranmış, Arapça sözler ve bölümüne kaydırırsınız. Belli belirsiz
vurgular birbirine karışmıştı. Abimin, bir iniş kalkış, nefes almaya benzer
imanından şüphe duymayan, dindar bir şey gördüğünüzü zannedersi-
biri gibi görünmesi beni sinir etmişti. niz. Öyle olmasını arzularsınız. Bu
Böyle davranmasını, yani içinden sizi bir anlığına da olsa yaşadığınız
gelmeden, ayinin ruhuna uygun düş- gerçeklikten koparır. Onu, uyurken
sün diye hareket etmesini tahammül izlediğinizi var sayarsınız. O çok
38
sevdiğiniz insanı, uyuyan güzeli diri başka taşlar aradım. Taş tek başına
diri gömeceğinize dair tüyler ürper- öylece duruyordu. Bana çekici gelen
ten bir hisse kapılırsınız. Bu durum, tarafını anlamaya çalışıyordum. Ona
ölümün kendisinden daha dehşet doğru hareketleneceğimi biliyor-
verici bir hâle gelir. Hatta mezarlığa dum. Mezara doğru yaklaşıp taşı
hâkim olan matem duygusunun bile elime aldım. Annem hiç istifini boz-
önündedir. madı. Yüzeyi yağmurla yıkanmış gibi
Annemin bu kadar uzun süre tertemizdi. Kurşun askerin sobada
aynı pozisyonda durarak ne yapmaya yanıp eridikten sonra küllerin arasın-
çalıştığını, hangi sureleri okuduğunu da bulunan kalbi gibiydi. Babamdan,
ya da babama içinden neler anlattı- akrabalarımdan bir parça olmadığı
ğını bilmiyorum. Yıllar içinde evde, kesindi. Bunun yaşadığımız boyuttan
babama ait bir eşya, bir iz ve his başka bir yerde, yabancı bir canlıya
bırakmamış olması, gittikçe uzayan ait bütün acıların toplamından ya-
acılı kabristan ziyaretini daha da suni pılmış ve bilhassa mezarlığın yalnız-
hâle getiriyordu. Gözlerimi mezarın lığına terk edilmiş, bulana kötü şans
toprak yüzeyine sabitlemiştim. Başka getirecek uğursuz bir taş olduğunu
bir yere bakamıyordum. Bu garip düşündüm. Sonra bu düşüncelerin,
donup kalma hâli dışarıdan bana yoksunluğun zayıf düşürücü etki-
özgü bir anma şekli olarak algılana- sinden kaynaklanan, uydurulmuş,
bilirdi. Aynı taşlara, kaya parçalarına, temelsiz şeyler olduklarına karar ver-
karınca yollarına, küçük çukurlara ve dim. Bana tanımlayabileceğim belir-
yükseltilere, kurumuş ayrık otlarına gin duyguları hissettirmeyen bu taşı
defalarca baktım. Mezar yüzeyinin yanıma alıp almamakta kararsız kal-
ahenkli kahverengiliğinde gözüm dım. Bunda cebimde yalnızca listeyi
siyah renkli bir taşa takıldı. Öyle taşımak isteyişimin, ondan başka bir
kumsalda ya da kurumuş dere yatak- şeye mana yüklemek istemeyişimin
larında karşılaştığınız, görür görmez de etkisi vardı. Listeyi gücendirmek,
vurulduğunuz, rengine, damarlarına, birlikteliğimizi zedelemek istemiyor-
pürüzsüzlüğüne hayran olduğunuz dum. Bana bazı şeyleri açıklamaktan
taşlardan değildi. Alelade bir çakıl vazgeçeceğinden, küseceğinden
taşıydı belki ama diğerlerinden fark- korkuyordum. Üstelik bütün taşlar
lıydı. Biçimi çiğ köfteye, biraz da un taşıdıkça daha da ağırlaşırlardı. Taşı
helvasına benziyordu. İnce uzundu elimde çevirerek bir süre varlığına
ama ortası tombul yuvarlaklığıyla alışmaya çalıştım. Biraz bekledim.
elle biçimlendirilmiş bir oyun hamu- Cesaretimi topladım. Onu avucumun
runu andırıyordu. Huzursuz edici bir içinde bütün gücümle sıkıp, yumruk
görüntüsü vardı ama içimden bir his olmuş elimi pardösümün cebine sok-
onu almamı söylüyordu. Çevreye tum.
göz gezdirip, taşla akraba olabilecek
39
Üzgün Vampir
Zeynep Alpaslan

40
Yeni Bir Yıl
altKurmaca Dilek Türker

Kaloriferin yanına bir sandalye çekip, üşüyen ellerini iyice


yaklaştırdı peteğe. Biraz ısındıktan sonra, kalın yün hırkasını iki yan-
dan tutuşturup, kavuşturduğu kollarını sıkıca karnına bastırdı. Adet
sancısı geçsin diye aldığı ilaç etkisini göstermeye başlamıştı. Öne
arkaya hafifçe sallanırken, pencereden dışarıya baktı. Günlerdir
aralıksız yağan kar seyrelse de devam ediyor, gürültüyle çalışan
araçlar buz tutmuş yolları tuzluyordu.
“Gülfem Hemşire,” diye arkasından seslenince doktor,
panikle sandalyesinden fırladı.
“Buyurun Hocam.” Sandalyenin yeri çizerken çıkarttığı
ses dişlerini kamaştırmıştı.
“Sacid Bey altını ıslatmış, temizleyiver.” Doktor elindeki
çizelgeyi aceleyle masaya bırakıp, önlüğünü çıkarttı. “Gece 12’ye
doğru da hepsine ilaçlarını verirsin. Onun dışında bir sorun yok,
çoğu uyuyor zaten.” Cebinden bir sigara çıkartıp iki dudağının ara-
sına sıkıştırdı. Çakmak aranırken, “Senin nöbet ne zaman bitiyor?”
diye sordu.
“Sabah 6’da Hocam.”
“Tamam, gelene de bırakırsın numaramı. Ben çıkıyorum
şimdi, bir şey olursa evden ulaşırsın bana,” deyip kapıya yöneldi.
Eşikte durup çıkmadan sigarasını yaktı ve hızlı adımlarla uzaklaştı.
Merdivenlere vardığında bir şey unuttuğunu fark edip, geri döndü.
Gülfem sandalyeyi ortadan kaldırıp, masanın yanına iliştiriyordu.
“Şunu da alayım,” deyip askılıktaki kaşkolünü boynuna doladı ve iyi
seneler, dileyip odadan koşar adım çıktı.
Malzeme odasından temiz çarşaf almaya gitti önce Gül-
fem, yatağın altına sermek için muşamba ve bir de eldiven. Boylu
boyunca beyaz ışıkla aydınlatılan uzun koridora, hasta odalarının
43
hafif aralık kapılarından karanlık sızı- diye kesin bir dille reddetti Gülfem.
yordu. Önceleri tek başına yürümeye Oturduğu yerden yavaşça
ürküyor, aklında bin bir korkuyla kalkarken söylenmeye başladı Sa-
sabahı sabah ediyordu; artık alışmış, cid. “Bugün de mi yasak? Bir hava
düşünmez olmuştu korktuğu zaman- alsaydım keşke.” Yatağına uzandı.
ları. Ama şu ilaç, sidik ve insan teninin Yan dönüp başını koluna yasladı. “Kız
birbirine karıştığı ağır kokunun üstü- kardeşim aramadı mı bugün hiç?”
ne sinmesinden duyduğu tiksinti en diye sordu, cevabı çok umursamaya-
başından beri aynıydı. cağını belli etmeye çalışan sözde bir
Sacid’in odasına vardığında kayıtsızlıkla.
iki kez tıklattı, ses gelmeyince yavaş- Eline aldığı çişli çarşafı daha
ça açtı kapıyı. “Nasılsın bakalım Sacid fazla tutmamak için kapıya yöneldi.
Amca?” diye sordu geldiğini belli “Ben varken aramadı, belki sabah
etmek için Gülfem. Adam yataktan aramıştır. Yarın sorarız diğerlerine.”
kalkmış, çişli çarşafını toparlayıp Tam odadan çıkacakken
karyolanın altına koymuştu. Üzerine adam saati sordu ve kaç olduğunu
temiz pijamalarını geçirip, tersten çok da önemsemeden dışarıya bak-
oturduğu sandalyenin arkalığına çe- maya devam etti.
nesini dayamış, dışarıyı seyrediyordu. Saat 10’a geliyordu. Gülfem
Gülfem’in geldiğini fark edince, mah- elindekileri kirli dolabına atıp, hem-
cubiyetle dönüp “Kusuruma bakma,” şire odasına döndüğünde, tepedeki
dedi. küçük televizyonu açtı. Eğlenceler
“Merak etme, temizleriz çoktan başlamıştı. Evden çıkmadan
şimdi.” Eldivenlerini geçirdi eline. Ya- önce biraz çerez, meyve, meşrubat
tağa geçen sidiği önce suyla sildi ve ve pastaneden az kuru pasta almıştı.
bir bezle üzerinden geçip kurutmaya Onları hazırlayıp, masaya oturmadan
çalıştı, sonra muşambayı ve üzerine önce annesini aradı.
de beyaz çarşafı serdi. Kar yağmaya “Alo, anne, nasılsınız?”
devam ediyordu, biraz hızlanmıştı “Ben de tam saate bakı-
üstelik. Bir otobanın kenarına kurulu yordum, acaba arasam mı demiştim
hastanenin karşısında uzanan boş, babana. Biz iyiyiz kızım. Sen naptın,
çamurlu arazinin üstü karlarla örtül- keyfin nasıl?”
müştü. “İyiyim işte, televizyona ba-
“Allah evsizlerin yardımcısı kıyordum.”
olsun,” dedi laf olsun diye. “Birinci kanalı aç, birazdan
Adam oralı olmadı. Çok dansöz çıkacak.”
geçmeden, “Camı açsana biraz?” “Tamam, bakarım. Naptı-
diye sordu, gözlerini dışarıdan ayır- nız?”
madan. “Yedik içtik, şimdi oturduk
“Açamam, biliyorsun yasak,” 12 olsun diye bekliyoruz. Keşke sen
44
de olsaydın. Umutlanmıştık gelecek- olduğunu fark edince bıraktı kendini,
sin diye.” ağlamaya başladı.
“Herkesin çoluğu çocuğu Gözlerini ve yanaklarını
olunca… Ben kaldım işte. Neyse, avcunun içiyle bastırarak sildi. Kalkıp
babam nasıl, ver onun da bir sesini pencereyi araladı. Dışarıdan içeriye
duyayım.” dolan soğuk, koridordan odaya sızan
Gel gel diye kanepede havayı temizledi biraz olsun. Elektrik
oturan adama seslendi kadın, “Başka direğine tünemiş birkaç kuşu fark
kimler var yanında? Orada da kar etti, tüylerini kabartıp kafalarını
yağıyor mu? Burada her yer bembe- kendi içlerine gömmüşlerdi. Sıcak
yaz.” nefeslerini hisseder gibi oldu. Keskin
Gülfem, doktorun alelacele soğuk kömür kokusuyla birleşince
astığı önlüğe bakıp, “Doktor bey de burada geçirdiği iki yılı düşündü.
var, şimdi vizitede. Diğer katlardan Bitip tükenmesini umduğu, ama
da arkadaşlar gelir birazdan. Has- zamanın az önceyle şimdi arasına
talar uyuyor zaten. Burası da öyle, sıkışıp bir türlü geçmediği iki yılı. Du-
sabahtan beri yağıyor.” manı üflerken beyaz çorabına takıldı
“Tamam kızım, bak babanı gözü, toza bulanıp kirlenmişti biraz,
veriyorum, hadi öpüyorum seni. eliyle çırpıp, kaloriferin alt kısmından
Gazetede burçlar vardı, seninkini bulaştığını anlayınca kalktı oturduğu
kestim sakladım, büyük güzellikler yerden. Sigarasından son nefesi de
bekliyormuş seni bu yıl. Öpüyorum çektikten sonra eliyle içeriye biri-
yavrum. Allah iyilikler versin,” deyip ken dumanı savurdu. Camı kapatıp,
yanında sabırsızlıkla konuşmayı bek- musluğu açtı, sonra biten sigarasının
leyen adama verdi telefonu kadın. ucunu ıslatıp, çöpe attı. Arkasını dön-
“Alo kızım, nasılsın bakalım?” düğünde neredeyse çığlık atacaktı.
deyince babası, Gülfem ağlamamak “Ödüm patladı! Ne işin var
için zor tuttu kendini. burada Sacid Amca?” dedi panikle.
Telefonu kapattıktan sonra Sacid, ne halt işlediğini
tabağı alıp masaya geçti. Kanalları bilen ama tam olarak ne diyeceğini
dolaştı, rastgele bir yerde durdu. kestiremeyen bir çocuk gibi bekledi
99 yılının son günüydü. Dünya için eşikte bir süre. Pijamasının önü ıslan-
yepyeni bir dönem başlıyordu. Öyle mıştı. Gülfem durumu fark edince,
söylüyordu şarkı aralarında yeni yıl belli belirsiz bir iç çekti.
dileklerinden bahsedenler. Kendini, “Sen geç odaya, çarşaf alıp
içeride her şeyden habersiz uyuyan geliyorum,” dedi. Sacid önce masa-
hastalardan, düşkünlerden, kimsesiz- dakilere, sonra da televizyona kaça-
lerden, hatta dışarıdaki evsizlerden mak bir bakış fırlattı dönüp giderken.
bile yalnız hissetti Gülfem. Üstüne Zayıf, büzüşmüş ensesi ve çökmüş
bir de yediği kuru pastaların bayat omuzlarıyla olduğundan da gariban
45
göründü adam Gülfem’in gözüne. sun Hemşire olsa açardı,” diye sitem
Sacid sessizce uzaklaşınca o da kori- etti kırgın bir sesle, Gülfem odadan
dora çıkıp, çarşaf almaya geçti. çıkarken.
Gülfem odaya girer girmez Gidip bir süre televizyon
elindekileri bir kenara bırakıp, adama izledi. Adamın hâli içine oturmuş-
temiz bir don ve pijama çıkartmak için tu. Pencereleri açsa, şimdi üşütür
dolabı açtı. Keskin bir koku yayıldı hasta olur, başını derde sokardı.
etrafa. Hiç temiz çamaşır kalmamıştı. Biraz açıp sonra hemen kapatırsa,
Kız kardeşi çoktandır Sacid’i ziyarete bir şey olmaz, diye geçirdi içinden.
gelmiyordu, o da kirlileri biriktirip, Anahtarları alacakken yine vazgeçti.
bir kenara sıkıştırmıştı. Adama bekle- 12 olmak üzereydi. Dışarıya baktı-
mesini söyleyerek başka bir hastanın ğında tuzlama aracı gitmiş, kar yine
odasına gitti. Ses etmemeye çalışa- usulca atıştırmaya başlamıştı. Artık
rak, temiz iç çamaşırı ve pijama aldı yağmıyor da salınıyordu sanki tane
dolaptan. Parmak uçlarında odadan tane. Simli kartpostallardaki gibi bir
çıkıp Sacid’in yanına geri döndü son- huzur vardı şimdi dışarıda. O gün ilk
ra. kez gülümsedi kendi kendine. Yeni
“Sen gir şimdi banyoya, al bir yıl başlıyordu. Tek başına girmek
bunları da giyin gel. Islakları banyoda istemedi yılbaşına. Kalan pastaları ve
bırak, kirlilerin yanına koyarız. Ben de camı açmak için de anahtarı yanına
o ara yatağını temizleyeyim,” dedi. alıp Sacid’in odasına gitti. Önce yine
Adam ses etmeden ne birkaç kez tıklattı, ses gelmeyince
denildiyse onu yaptı. Gülfem işini sürpriz yapacak birinin sevinciyle
bitirdikten sonra, adamdan henüz açtı kapıyı. Sacid Amca, derken içe-
ses çıkmayınca merak edip, iyi olup riye adım attı. Adam bıraktığı gibi,
olmadığını sordu. Sacid Gülfem’in bu topaklanan eski battaniye beline çe-
sorusunu bekliyormuş gibi hemen kili hâlde, boğuk hırıltılılar çıkartarak
kapıyı açtı. Islak pijaması ve donunu uyuyordu. Ne geri dönebildi, ne ileri
der top edip bir köşeye usulca bı- gitti, bir süre öylece durdu Gülfem.
rakmış, üzerine yeni ve kuru pijamayı Neden sonra elindeki pastaları köşe-
giyinmişti. Banyodan çıkıp, yatağına deki masaya bıraktı. Çıkmadan önce
süzülürken, “Kar ne güzel yağıyor, Sacid’in dolabını açıp, evde yıkamak
değil mi?” dedi ve hemen ekledi. için adamın kirlilerini yanına aldı. Sa-
“Açmayacak mısın camı?” atine baktı, 12’yi geçmişti. Ayaklarını
Gülfem adamın yüzündeki sürüyerek, hastalara ilaçlarını hazırla-
hevesi görünce kararsız kaldı bir an. mak için malzeme odasına geçti.
Sonra başını salladı, Olmaz, diye. Sa-
cid bir şey demeden yatağına uzandı
ve ayaklarının ucundaki eski battani-
yeyi alıp beline kadar örtündü. “Fü-
46
Dedem Bir Uzaylı
altKurmaca Mehmet Fatih Özbey

Dedem, “Haydi,” dedi, “değiştir şu kanalı. Başlamak üzere-


dir.”
“Bilgisayardan açayım dede,” diye cevap verdim. “Orada
da var aynısı. Maça baksaydık.”
“Yok,” dedi, “ben öyle sevmiyorum. Maçın özetini izlersin
sonra.”
Aslında seviyor. Adım gibi biliyorum. Kaç defa bilgisayar-
dan izledi. Seviyor sevmesine de görüntü televizyonda akınca bir
tek kendisinin izlemediğini biliyor. O hoşuna gidiyor.
Ufak adımlarla her zaman oturduğu koltuğa doğru yürü-
dü. “Oğlum,” dedi, “şu kırlentlerden birini versene.”
Verdim. Ardına yaslandı. “Heh,” dedi, “iyi oldu. Sağ olasın
evladım.”
Film başladı. Dedem pürdikkat izlemeye koyuldu. Film,
82’de çekilmiş. Artık her yerde rastlamak pek mümkün değil. Arada
bir kıyıda köşede kalmış kanallarda denk geliyoruz işte. Böyle za-
manlarda dedemi bir heyecan alıyor ki, sormayın. Her şeyini filmin
başlayacağı saate göre ayarlıyor. Akrabaları, arkadaşlarını telefonla
arıyor, “Televizyonu açmayı unutmayın,” diye tembihliyor. Hepimiz
alıştık onun bu hâllerine. Kimse de yine mi demiyor, kalbini kırmı-
yor. “Sen hiç merak etme,” diyorlar, “açtık bile.”
Sizi dedemle tanıştırmak isterim. Cüneyt Arkın, Tarık
Akan? Yok, onlar değil. Bizimkinin adı, Şükrü. Dünyayı Kurtaran
Adam filmindeki ben diyeyim uzaylı, siz deyin yaratık rollerinden
birinin sahibi. Şimdilerin tonton ihtiyarı. Hanemizin şöhretlisi.
“Bak, bak işte buradayım, gördün mü? Ulan Cüneyt abi de
amma dövmüş bizi be.”
“Gördüm dede,” dedim, “hiç görmez miyim?”
47
“Hangisi sensin dede, hiçbi- Yeşilçam’ın koskoca Kara Murat’ı,
rinizin yüzü görünmüyor,” demiştim Battal Gazi’si. Bana mı yenilecek.
bir gün de çok bozulmuştu. “Eşek Ama öyle olmadı işte. Ben de filinta
sıpası,” demişti, “onca yıllık dedeni gibi delikanlıyım. Bir şans verselerdi
nasıl tanımazsın! İşte bak, burada- ne yiğit bir aktör olurdum kim bilir.
yım.” Neyse, tuş ettim Cüneyt abiyi. Ses-
Eliyle ekrana dokunmuş, sizlik oldu. Tam bir ölüm sessizliği. Ne
kendini bulmuş ve sanki o günlere yalan söyleyeyim, korktum. Kızacak,
geri dönmek ister gibi bir süre elini köpürecek, kıçımıza tekmeyi vura-
televizyondan ayırmamıştı. Bir umut, caklar, diye. Cüneyt abi de şaşırdı
dikdörtgenin kendisini yutmasını yenildiğine ama çaktırmadı. Masadan
beklemiş, olmayınca da sessizce kalktı. Omuzlarımı elleriyle kavradı.
koltuğuna dönmüş, gözlerine çöken Helal olsun sana, dedi gülümseye-
sise karışıp kaybolmuştu. Sonra rek. Nasıl anlatayım, göğsümden bir
bana, “insan yalnızca bir vakte aittir, fil kalktı sanki. Sonra da tüm ekibe
hep o vakte dönmek ister,” demişti. gazoz ısmarladı Cüneyt abi. Çok kral
“Hep aynı vakitte olmaktan adamdır, çok.”
sıkılırsın bence dede,” diye karşılık “Helal olsun dede,” dedim,
vermiştim. Yüzünde, mankafa sen de, “hem sana hem de Cüneyt Arkın’a.”
der gibi bir gülümseme belirmiş ama Koltuğunun dibine oturmuş-
dilinden dökülmemişti. “Gün gelir tum. Saçımı okşadı. Gözleri ışıl ışıldı.
beni anlarsın,” demişti sadece. “Bana bak,” dedi, “hâlâ arkadaşlarını
Reklamlar başladı. Dedem dedem uzaylı diye kandırıyor mu-
seksenlerden çıkıp günümüze dön- sun?”
dü. Geçmişini de her zamanki gibi “Evet dede,” dedim heye-
yanında getirdi. Sette başından ge- canla. “Önce kimse inanmıyor bana.
çen olayları anlatmaya başladı. Ço- Dalga geçiyorlar. Sonra senden bah-
ğunu bin kez dinlemiştik. Aralarında setmeye başlıyorum. Meraklanıyor-
yeni duyduklarımız da vardı elbette. lar. Kıvama geldiklerinde açıklıyorum
Onları dedemin uydurduğunu dü- sırrımı. Filmi, anılarını anlatıyorum.
şünüyorduk artık. Mesela, Cüneyt Hepsi ağzı açık beni dinliyor. Çok
Arkın’la gazozuna bilek güreşi yap- gülüyorum enayilere.”
tığını ve kazandığını anlattı bugün. Dedem de güldü. “Kerata
Bunu uydurduğuna emindim. Böyle seni,” dedi.
bir anıyı şimdiye kadar anlatmaması, Reklamlar bitip film yeniden
atlamış olması imkansızdı. başlayınca suspus olduk. Dedem bazı
“Çok zorlandım ama işin sahnelerde elini dizine vurdu. “Vay
ucunda Cüneyt abiyi yenmek vardı. be,” diyerek keyiflendi. Biz biraz sı-
Nasıl tüm gücümü veriyorum, gör- kılsak da ona belli etmemeye çalıştık.
meniz lazım. Adam kendinden emin. Birkaç kez daha reklam arası oldu.
48
Dedem fırsattan istifade bir şeyler
daha anlattı, dinledik. Bugün onun
günüydü ve tadını çıkarıyordu. Biz de
ona eşlik ediyorduk. Film bittiğinde
yerinden kalktı. Tek laf etmedi. Ma-
cerası sona ermişti. Uzaylı Mehmet
gitmiş, yerine dünyalı olanı gelmişti.
Omuzları önde, eli belinde odasına
geçti. Üzerini değiştirdi. Banyoya gir-
di. Dişlerini çıkarıp su dolu bardağın
içine koydu.
Aynaya baktı mutlaka.
“Vay be,” dediğini işittim.
“Vay be!”

49
Doğunun Batısı Batının Doğusu
Fotoğraf, 2018
Özge Calafato
Öyle Bir Doğum
altKurmaca Emir Çubukçu

Atlar kişniyor. Gece ayazında birbirine karışan, kendini


çoğaltıp yücelten, kaynaşıp dağılan, sonra tekrar toplaşan kıvrak,
titrek, hâkim sesler. Demir somyada doğrulup aralık perdeden ba-
kıyorsun. Naftalin kokusu genzini yakıyor. Ay ışığı ahırın önünde.
Hırkanı sırtına geçirip dışarı çıkıyorsun. Soğuk. Ahıra varamadan
buz kesiyor parmakların. Dönmeliyim diye düşünüyorsun. İyice kö-
tüleyeceğim. Nedir, durduramıyorsun kendini. Yaklaştıkça kişne-
meler artıyor. Yıldızların altında tek başınasın. Şu koca evrende.
Gecenin çiği burnunda, kulaklarında, ağzında birikiyor. Kafanın
kaldırıp pembeleşmiş bulutlara bakıyorsun. Çam kokuları. Köy,
önünde, bahçe kapısının ardında, yıkık taşları, kerpiçleriyle toprak-
lanmış uzanıyor. Annenle babanın ihtiyar horlamaları evin duvarını
aşıp silikçe ulaşıyor kulağına. Uzak bir masalı dinler gibi ilerliyorsun.
Aylar var ki uyumadın. Tedirgin, tetikte. Tükenmez bir direngenlik-
le, geceleri dönüp dönüp ayaklanıyorsun karanlıkta. Ne ki en so-
nunda, başka çare mi bulamadığından, yoksa tanımlayamadığın bir
kuvvetin, tabiatın görünmez çekişiyle mi dün sabah geldin buraya.
Yüzlerde aradın kendini, tanımadı kimse. Kapıda annen. İnanmaz
gözlerle baktı. Sarıldınız gün boyu. “Çok yorgunum anne,” dedin.
“Uyuyamıyorum.” Saklandın herkesten. Baban akşam gelecekti
kahveden. Nedense bunun değişmediğini biliyor, duyumsuyordun.
Saçları iyice beyazlamış, yüzünde çopur çizgiler. Yokluğundan tanı-
dın ilkin, sedirin üzerinde dişileşmiş kokusundan. Söyleyemezdin
elbet. Zaten anlamazdı ne demek istediğini. Aklının içi kaşındı
durdu bir vakit. Hırkanı çıkarıp getirdi annen. İplikleri sökülmüş.
“Koy yanıma.” dedin. Baban akşam boyu konuşmadı. Konuşmak da
ne, yüzüne bile bakmadı handiyse. Hırkanı öyle hep elinin altında
tuttun. Sarı gülleri yeşermiş, ananın otuz yıllık el işi. Okşadın dur-
51
dun, çevirdin dürdün büktün elinde. nasıl umut edip, yenildiğini anlattın.
Bir ara yalnız kaldın odada. Annen Günler, geceler boyu ev ev, sokak
babanı mutfağa çağırdı gizlice. İçin sokak kaçışlarını. Dönecek başka yer
sızladı. Çabalarına acıdın oturduğun bulamadığını. Kızgın değilmiş. Saat-
yerden. Konuştular. Fısıltılarını duy- ler geçti. Sigaraya başlamış annen.
dun. Döndüğünde buzları az biraz Şaşırdın. “Ben içmiyorum artık.” de-
kırılmıştı babanın. Gülümsedin. Ne din. “Bıraktım.” “İyi etmişsin oğul,”
yapacağını bilmediği yabancı bir nes- dedi. “Zehir bu. Bizden geçti artık da
ne gibi baktı durdu sana. Öksürdün. sen gençsin.” Yüzünü aldı eline okşa-
Öksürdün. Öksürdün. Göğsünün dı, okşadı. Öksürdün. Ev sessizledi.
içindeki karıncalar oradan oraya gitti Bütün köyün kendine kapanışını his-
geldi yine. Hayırdır oğul? diye sordu settin. Unutmuştun bu sakinliği. Ku-
anan. “Üşüdüm,” dedin. Üşümüştün şun, ötüşen, tıslayan börtü böceğin
gerçekten. Burada olmadığın bütün sesiyle durdunuz öyle. Ne ki birden
o zamanda. “Sultan ölmüş.” dedin patırtılı bir motor sesi erindi kulakla-
babana. Hem konudan uzaklaşmak rınızda. Annen omzuna koydu elini
hem de sesini duymak için. Bakmadı “Jandarma geçer her gece bu saatte,
yüzüne. Gözü, önündeki sinide. unuttun herhâl,” dedi. İçerden açılan
“Öldü ya,” dedi. “Her şey ölür.” Ba- oda kapısının sesini duydun. Annen
cakların uyuştu, yıllar var sini başında gitti arkaya, odaya girdi, çıktı bir za-
oturmadığın. Tarhananın kokusu bü- man sonra, yanına gelip “Hadi yat
tün odayı sardı, açılayım biraz derken oğul.” dedi. “Su istedi baban. Bir şey
çarptın siniye. Acemiliğin yankılandı yok.” Küçük odaya geçtin, somyaya,
evde. Tarhana, yayıldı da yayıldı. Ba- dikilmiş yorganların altına. Çocuklu-
ban gözünün içine baktı ilk kez, bağ- ğunda nasılsa öyle, aynı kokularla
daş kurmuş bacaklarını çözdü, hışım- uzanıp kapattın gözünü. Döndün
la kalktı ayağa. “Hadi Allah rahatlık durdun yine. Sonra işte. Şimdi, gece
versin,” dedi anana. Sedirin üzerin- handiyse sabaha varacak, ahırın önü-
den el bezini aldı. Kırk yıllık mıydı. ne varmışsın, ayakların buz. Tahta
Ninenden kalma. Çocukluğunun kapı açık, kafanı içeri uzatıyorsun.
parlak oyası. Silik renkleri ovaladı Solgun çitlerin ardından, her biri
babanın ihtiyar yüzünü. Bir daha dö- kendi bölmesinden uzanmış at başla-
nüp bakmadı. Bezini omzuna koyup rı. Beyaz dişleri, başları sağır edici
gitti odasına, yatağa devrilişini duy- kişnemelerle kalkıp kalkıp iniyor. Be-
dun. “Bezi de hâlâ aynı, değiştirme- yaz, kara, kahverengi başlar. Tımarlı
miş.” dedin annene. Siniyi toparlıyor- boyunlarında ay ışığının kalanından
du. “Aldırma sen ona.” dedi. Yanına el alan parlak yeleleri. Sultan’ı düşü-
oturttu seni sonra. Konuştunuz. An- nüyorsun. Çocukluğunun beyaz ma-
lattın, anladığınca. Kızgın olup olma- sal atı. Seninle bir doğdu derdi ba-
dığını sordun. Nelerden geçtiğini, ban, köyün içinde Sultan’ın sırtında,
52
gönenerek dolaştığın seher vakitleri. bölmede burnuna çalınan vahşi ko-
Öksürüyorsun. Göğsün yağmalanı- kular. Yıllar önce, köyden ayrılırken
yor. Çığlıklar, kulağında. İyice uzatı- buraya uğradığını hatırlıyorsun. Ba-
yorsun başını. Karanlık, iki tarafında banın küslüğü taşıyamadığın bir yük
kapatılmış atların olduğu koridor bo- gibi sırtında, gelip Sultan’a sokulmuş,
yunca koyulaşarak uzanıyor. Soğuk, o zamanlar iyice küçük olan ahırın
vurdukça vuruyor. Hem daha fazla içinde oturmuştun saatler boyu. Göl-
üşümemek için, hem de dinmeyen geye yaklaştığını hissediyor, iniltileri-
kişnemeler köyü ayaklandırmasın ni duyuyorsun. Yalvaran sesiyle. Vah-
diye içeri girip kapıyı ardından kapa- lanan bir ihtiyar gibi yüce. Bir ışık
tıyorsun. Kesif bir koku doluyor bur- bulman, ne olduğunu görmen gere-
nuna. Ayaklarının altında kurumuş kiyor. Ahır koridorlarının sonunda
samanlar titreşiyor. Sürtüp ısınmaya enginliğe açılan o pencereler, burada
çalışıyorsun. İlk bölmeye doğru ilerli- bir yerde olmalı diye düşünüyorsun.
yorsun, ay ışığı ahır kapısının altından El yordamıyla ilerliyorsun, ayakların
sızıyor artık. Ölmeye yüz tutmuş ya- kerkinen gölgeye değiyor, sıcaklığını
tay bir çizgi hâlinde, bileklerince ışı- bileklerinde hissediyorsun. Kısa bir
yorsun. Sen yaklaştıkça boynunu uğraştan sonra buluyorsun tahta
uzatıyor, elini yavaşça uzatıp damarlı pencereyi. İtişinle dışa doğru açılıyor.
boğazına dokunuyorsun hayvanın. Ay aydınlığı doluyor içeri. Hüzme hâ-
İpek. Yumuşak. Baban ilerletmiş işle- linde kuyruğundan başlayıp ışıtıyor
ri. Seviniyorsun. Ahır da iyice büyü- gölgeyi. Bilekleri. Bacakları. Sağrısı
müş. İsmin ne senin diye fısıldıyorsun. şişmiş. Tüyleri çamura bulanıp koyu-
At boynunu elinden kurtarıp sağa, lanmış iyice. Bir yılkı. Nasıl olduysa
koridorun karanlık ucuna doğru dön- girmiş içeri. Karnındaki ağır yükü bo-
dürüyor. Bakıyorsun. Devcileyin göl- şaltmaya uğraşıyor. Yanına yaklaşıp
ge dönenip duruyor. Siyahlığın içinde yelesini okşuyorsun. Ahırdaki diğer
iyice siyah. Sen o yöne bakınca bütün atlardan çıt çıkmıyor artık. Parlak
atlar susuyor birden. Ahırın dışından gözlerini görüyorsun sadece. On iki
artan rüzgârın iniltileri. Kar gelecek çift kara göz sana bakıyor. Yılkının
diye düşünüyorsun. Çok üşüyece- başı önde, samanların üzerinde dö-
ğim. Kendine dikkat etmen gereki- nüyor, dönüyor. Hışırtılar. Birden gü-
yor, zaten elinden başka bir şey gel- rültüyle devriliyor olduğu yere. Ne
miyor. Sonunu az çok biliyor, içinde yapacağını bilemiyorsun. Bırakıp git-
yükselen sayrılığın seni nereye taşı- mek, eve girip yatağına uzanmak ge-
yacağını duyumsuyorsun. Duramıyor, liyor içinden. Sabah baban bulur nasıl
karanlık gölgeye doğru ilerliyorsun. olsa. Gidemiyor, başında öylece bek-
Gözün hiçbir şeyi seçemiyor. Ayakla- liyorsun. Sarsılıyor hayvan, ayakları
rın altında, adımlarınca oynaşan sa- ay aydınlığıyla metalik, depreşip
manlar, bir de yanından geçtiğin her üzerini örtüyor samanlarla. Kalkıyor
53
ayağa, düşüyor tekrar, bakıyorsun, yavrunun bacakları yavaşça çıkıyor,
tekrar kalkıyor inleyerek, duramadan beyaz doğum kesesi içinde iki güç-
düşüyor. Yavaşça çömeliyorsun yanı- süz çubuk, yan yana. Şiddetle öksü-
na. Tekrar kalkmaya uğraşıyor, sağrı- rüyorsun. Burnundan gelen kan. Yılkı
sından hafifçe destekliyorsun, başına yavrusunu itmeye devam ediyor, ek-
sana çevirip gürültüyle inliyor. Kor- lem yerlerini görüyorsun, bacakların
kup çekiyorsun elini. Ona nasıl doku- neredeyse yarısı dışarda, katılaşmış
nacağını bilemiyorsun. Unutmuşsun. bir yılan gibi kendi canını arayarak
Soğuk, açık pencereden içeri, sırtına titreşiyor. Kalçasını okşuyor, rahatlat-
vuruyor. Karnından yükselen sızı. maya çalışıyorsun. İçerinin hareketi
Nöbetin yaklaştığını anlıyorsun. Yılkı kesiliyor. Yılkı derin nefeste, fakat itiş
zorlukla ayaklanıyor tekrar. Işığın durmuş. Vücudun üst kısmı annenin
içinde dolaşıyor. Yüzünü getirip yü- içinde öylece kalıyor, bu hâlde çok az
züne dayıyor. Nefesinin kokusu. De- yaşayabilir, biliyorsun. Elini içeri so-
rin derin soluyor. Uzanıp ürkekçe kup yavruyu çekmen gerekiyor. Fa-
gözlerinin arasından öpüyorsun. kat yıllar var ki yapmadın bunu. Şimdi
Boynunu boynuna dayıyor. Rahatlı- bu gece vakti. Öksürüğün şiddetleni-
yorsun. Sonra birden bire gözünün yor. Nasıl yapacaksın. Kulağına yakla-
önündeki o koca kütle hızla yok olu- şıp “Hadi kızım ha gayret,” diyorsun.
yor, düşerken ayağına çarpıp seni de At başını çevirip yalvaran gözlerle
sarsıyor, dengeni kaybedip üzerine sana bakıyor. Çaresizsin. Hayvanın
yuvarlanıyorsun. Sağrısının üzerinde- arkasına geçip kollarını sıyırıyorsun.
sin şimdi. Parlak yuvarlağa, o can ku- Önce bileklerinden kavrıyor, hafifçe
yusuna dayıyorsun kulağını, içerden çekiyorsun yavruyu. Kıpırdamıyor
kendini yaşama doğru iten yavrunun yerinden. Anne başını kaldırıp kaldı-
hareketleri. Bağırıyor Yılkı. Kafanı rıp samanlara vuruyor. Böyle giderse
kaldırıp diğer atlara bakıyorsun. Göz- ikisini de yaşatamayacaksın. Gözleri-
leri üzerinde. Yorgunsun. Boğazın ni kapatıp ellerini anne atın içine so-
kaşınmaya başlıyor. Hayvana iyice kuyor, yavruyu sağrısından kavrıyor-
yapışıp ısınmaya çabalıyorsun. Belki sun. Ağır. Islak. Hemen geri
biraz geciktirirsin nöbeti. Yüzün hay- çekiyorsun ellerini. Kan içinde. İğre-
vanın arka tarafına dönük, kuyruk tit- niyorsun ilkin, sonra neden olduğunu
riyor, doğumun başlayacağını anlı- bilmediğin bir ferahlık çöküyor içine.
yorsun. Hemen kuyruğu yana çekip Tekrar sokup, bu sefer güvenle kavrı-
samanları temizliyorsun. Çocuklu- yorsun yavruyu. Neredeyse buz tut-
ğundan hatırladığın, ezberlenmiş ha- muş ayaklarını samanlara bastırıp
reketler. Yılkı çılgıncasına bağırıp ka- bütün gücünle çekiyorsun, yavaşça
fasını sert bir hareketle yere vuruyor, annesini yarıp genişleterek çıkıyor,
gözlerin ayın silikçe aydınlattığı hay- önce bacakların tamamı, sonra karnı,
vanın arkasında. İyice yaklaşıyorsun, karnına büklümlenmiş başı, kıvrılarak
54
dünyaya geliyor. Son kuvvetinle ası- doluyor. Eve doğru yürümeye başlı-
lıp çekiyor, kucağında ıslak doğum yorsun. Kapıda bir gölge. Baban sana
kesesi içindeki hayvanla samanlara bakıyor. Tam seçemiyorsun ama gü-
yuvarlanıyorsun. Yılkı derin bir nefes lümsediğini biliyorsun. Bu gece uyu-
veriyor kocaman dişlerinin arasından, yabileceğim diye düşünüyorsun. So-
hemen ayağa kalkıp yavru yaşıyor mu nunda.
diye bakıyorsun. Hareket etmiyor.
İçerde çok uzun kaldı. Doğum kesesi-
ni panikle yırtıp ağzının ağzına dayı-
yor nefes veriyorsun, birkaç saniye
sonra usulca kıpırdanmaya başlıyor
yavru, sağrısı inip kalkıyor. Diğer at-
lar çılgınca kişnemeye, bölmelerinin
içinde tırısa kalkıp inmeye, esrik bir
dansa başlıyorlar. Yavruyu annesinin
yanına koyup, kendini samanların
üzerine olanca gücünle bırakıyorsun,
gözlerinden yaşlar boşanıyor, durdu-
ramıyorsun ağlamanı, ağladıkça ök-
sürüğün artıp yırtıyor bedenini, elin-
de değil, sakinleşemiyorsun. Yıllardır
duymadığın bir coşku içinde yuvala-
nıp büyüyor. Bütün o kaçışların, ge-
celerce saklanışların, aldanışların,
yenilişlerin belki. Elini burnuna götü-
rüyorsun. Kanın Yılkı’nın kanına, sıvı-
sına, içine karışıyor. Pencereye bakı-
yorsun başını kaldırıp, kar başlamış,
karanlığın içinde ayın huzmesiyle pa-
muklanıyor ahır, hırkanı çıkarıp yavru-
nun üzerine örtüyorsun, nefesi düze-
ne girmiş. Annesinin koynunda,
göbeğinden bağlı henüz. Yaşamanın
şaşkın güveniyle dinleniyor. Tahta
pencereye gidiyor, kapatıyorsun. Ya-
vaşça, kendini yok ederek yürüyor-
sun ahır boyu. Atların yanından geçi-
yor, çıkış kapısına ulaşıyorsun. Lapa.
Gökyüzüne kaldırıyorsun başını. Kar
taneleri ağzına, gözlerine, burnuna
55
Dokunduğumda Açıklık
altKurmaca Ömer İzgeç

Dışarıdan gelen patlama sesiyle gözlerimi açtığımda


sokak kapısının altından sızan siyah sıvıyı gördüm. Şaşkınlığımdan
sıyrılınca uyuyakaldığım kanepeden doğrulup pencereden baktım.
Dışarıdaki yoğun dumandan hiçbir şey görünmüyordu. Dönüp
kapıya yöneldim. Sıvı biraz daha ilerlemişti. Tokmağa uzandığımda
soluğumun hızlandığını, kaslarımın gerildiğini fark ettim. Kâbuslu
uykumdan şiddetli sesle kalkmıştım, dışarıda göz gözü görmüyordu
ve kapımın altından evime siyah bir sıvı giriyordu. Elimdeki metal
soğukluğu enseme tırmandı. Kapıyı açıp ardındakine bakacak gü-
cüm yoktu. Banyodan toz bezi olarak kullandığım birkaç eski fanila
alıp geri döndüm. Temizlemek için üstüne attığımda, sıvının bezle
temas eden kısımları etrafa saçıldı, içine büzüşerek katılaştı. Bezin
olduğu yerde bir boşluk oluşmuştu. Temas edilmeyen kısımlarıysa
ilerlemeye devam ediyordu. Bu kez uzaktan bir patlama sesi gel-
diğinde elektrikler gitti. Kesintiler bu ara sık sık tekrar ettiği için
evin her köşesinde mum bulunduruyordum. Masadakileri yakıp
pencereye yürüdüm. Çerçevenin üst tarafından çizgi hâlinde aşa-
ğıya ilerleyen siyahlığı gördüm. Kapının altındakiyle aynı renkte ve
yoğunluktaydı. Elimdeki bezi kat kat yapıp üzerine bastırdığımda
bal kıvamındaki sıvı aynı şekilde büzüştü, açılan boşluğun etrafında
katılaştı. Camdan aşağı süzülmesini inceledikten sonra arkama
döndüm. Yerdeki siyahlık ilerlemiş, odanın ortasına kadar gelmişti.
Katılaşmış kısmı eriyip kaybolmuştu. Bezi üzerine attığımda, kuma-
şın düştüğü yerdeki sıvı açılıp dondu, yine birikintinin ortasında bir
boşluk oluştu. Biraz bekledim. On dakika sonra katılaşan kısım eri-
yip yavaşça sıvıya karıştı, dokunmadan bezin etrafından ilerlemeye
devam etti. Sehpanın ve sandalyenin ayaklarına değdiğinde, onları
içine alarak yoluna devam ediyordu. Ancak dışarıdan etki oldu-
56
den odanın ortasına kadar ilerledim.
Yanıma aldığım üçüncü yastığı biraz
ileri fırlattım, üzerine basarak kapıya
yaklaştım. Birkaç adım daha atmam
gerekiyordu. Önce gömleğimi, sonra
da pantolonumu çıkarıp kendime yol
açtım. Yerdeki kıyafetlere basarak
kapıya yaklaştım, uzandım ancak
dengemi kaybecek gibi oldum. Bir
adım daha atmam gerekiyordu. Kü-
lodumu da çıkarıp önüme attıktan
sonra üzerine basarak kapıya ulaştım.
Gıcırdayarak açılan kapının ardında
hafifçe hareket eden eriyiği gördüm.
Birkaç adım ötemde sokağın pusuna
karışıyordu. Kapıyı örtüp girişteki
ayakkabılığın üzerine çıktım. Tekinsiz
bir ormanın içinde kendine bulduğu
ğunda, temas noktasında bir boşluk dala tüneyip etrafını kolaçan eden
açıp o cisimle arasına görünmez bir bir baykuşa benziyordum. Kollarımla
zar örüyordu. Sıvı önüne çıkanla, bacaklarımı sarıp çenemi dizlerime
sonradan içine dahil olmak isteyene koydum. Çıplaklığım, örselenmiş
ayrı tepkiler gösteriyordu. Kanepeye ayak tırnaklarım, açık renkli tüylerim
oturup bacaklarımı kendime çeker- odadaki birer yabancı gibiydiler.
ken duvarlar ile tavanın birleştiği Kendimle kalabalık, dışarıdaki pat-
yerdeki siyahlığı fark ettim. Sıvı du- lamaları dinleyerek, duvarlardan
varlardan inen bir perdeye benziyor, süzülen ve tavanı yamayan eriyiği
damlamadan tavanda ilerliyordu. izleyerek öylece oturdum.
Bu arada dışarıdan tek tük patlama Bir saat geçmeden sıvı tüm
sesleri geliyordu. Ardından sessizlik. duvarları, tavanı ve yeri tamamen
Ne bağırış çağırışlar, ne sirenler, ne kapladı. Ulaşabildiğim eşyalardan
de telâş. Kapıyı açıp arkasındakini tuvalete ve mutfağa giden birer yol
görmek, sokağa çıkıp neler olduğunu açtım kendime. Belirlediğim kontrol
anlamak isteğiyle aniden doğruldum. noktalarından yaptığım gözlemler-
Koltuğun yastığını yere atınca, düş- den anladığım üzere, sıvı ince bir
tüğü yerde bir boşluk oluştu, sıvı tabakayla duvarları, tavanı ve yeri
yine etrafında katılaştı. Uzanıp öteki kapladıktan sonra ilerlemeyi dur-
yastığı aldım, ilkinin biraz ilerisine durmuştu. Kara bir kutunun içinde
fırlattım. İkinci bir boşluk oluştu. Yas- kalakalmıştım. Bu ani renk değişi-
tıklara basarak, sıvıyla temas etme- minden, daha doğrusu renksizlikten
57
olacak görüşüm bozulmuştu. Biraz bir şey yoktu. Karanlık ve duman.
uzağımdaki her şey bulanıktı. Üstüne Dokunduğumda açılan boşluğun
üstlük kendi kokularım da rahatsız kapanması, katının eriyip tamamen
etmeye başlamıştı, odama geçip yeni sıvıya karışması on beş - yirmi dakika
kıyafetler almam gerekiyordu. alıyordu. Birkaç denemeden sonra
İkinci gün, dışarıdaki patla- bu sürenin, açılan boşluğun büyük-
malar azalarak da olsa hâlâ devam lüğüyle orantılı olduğunun ayrımına
ediyordu. Sokak lambaları sönmüş, vardım. Temas noktalarının çokluğu
karşı sıradaki evler karanlığa gömül- ve etkinin şiddeti önemliydi. Yeni-
müştü. Ben giyinmiş, ufak yollarımı likten kontrollü deneyi, dolayısıyla
geliştirmiş ve bu yeni düzene alışmış- bilgiyi keşfetmiştim. Bir de şu gözle-
tım. Çıplaklıktan giyinmeyi yeniden rimdeki bozukluk olmasaydı.
keşfetmiş, açtığım yollarla etrafımı Üçüncü gün, içeri karanlık-
kendime göre şekillendirmiş, dış tan başka bir şey getirmeyeceğine
koşullarla ahengi yakalamıştım. Bu ikna olduğum pencereden ümidi
kritik dönemde iyi beslenmem şarttı. kesip kendi manzaramı yaratmaya
Bu yüzden mutfak yolunu genişletip karar verdim. Tahta kaşık, televizyon
detaylandırdım. Erzağım azalıyordu, kumandası ve toz beziyle duvarlara,
dışarısı gündüz gece demeden hep pencereye resimler çizmeye başla-
karanlıktı. dım. Önce basit şekillerle başladım,
Günde birkaç defa elimdeki sonrasında ağaçlar, evler, hayvanlar,
cisimlerle penceredeki sıvıya delikler insanlar resmettim, kendi manza-
açıyor, dışarıya bakıyordum. Değişen ralarımı, kalabalıklarımı yarattım.

58
Yaptıklarım bir süre sonra bozuluyor, besin, az enerji demekti, dolayısıyla
kaybolup gidiyordu. Bu ne kadar da daha kısıtlı hareket gerektiriyor-
hüzünlü olsa da içinde tıkılı kaldığım du. Ne yaman çelişki!
sevimsiz siyah düzlükten daha mutlu- Bir keşif daha: Yeri, tavanı,
luk vericiydi şüphesiz. Yoksunluktan duvarları kaplayan sıvı ara ara kane-
yaratıyı, dolayısıyla hazzı keşfetmiş- pede pozisyon değiştiren benimle
tim. Kendime iyi geliyordum. Devam. birlikte kıpırdayıp duruluyordu. Ufak
Birinci haftayı tamamlarken bir ru- hareketler, dalgalar, çok diplerden
tinim olmuştu bile. Sabah kalkıyor, gelen homurtular. Bazen iç çektiğini
önce pencerede bir boşluk açıp düşünüyordum. Yakınları göçüp
dışarıya bakıyor, sonra o boşluğun gittikten sonra aynı evi paylaşmak
çevresinde çalışıp manzaralar ya- zorunda kalan iki ihtiyar gibiydik. Sıvı
ratıyordum. Ardından kahvaltı edip ile ben. Alışıyordum.
biraz kitap okuyor ve düşünüyor- Alışamıyordum. Harekete
dum. İlk başlarda saatler geçmiyor, geçmeliydim. Banyodan aldığım
esniyor, tükenmeden çoğalıyordu. süpürgenin ucuna birkaç eski kıyafe-
Sonrasında genişleyen zaman evimi timi sardım, iple perçinledim. Ayak-
ele geçiren sıvı gibi duruldu, etrafımı kabılığın üzerine çıkıp sıvıyı odanın
sardı. Ben hareket etmeyince her şey ortasına doğru itelemeye başladım.
durağandı. Zamanla aramda ince bir Oradan sandalyeye, sonra kanepeye
zar vardı. Ne vakit yerimden doğrul- geçip eriyiği her bir yönden sıkıştır-
sam, ya da yalnızca plânlar yapmaya dım. Açılan yerlere basıp, süpürgeyle
başlasam, etrafımdaki bu zarda boş- iterek katılaşan kısımlarla beraber
luklar açılarak katılaşıyordu ve ben sıvıyı odanın ortasına sürükledim.
o deliklerin ardındaki eski yaşantımı Çığlığa benzer sesler çıkarıyordu.
görüyordum. Eski. Zaman durgun ve Hava saldırım hummalı ve etkiliydi.
hızlıydı. Zihnim, zaman eriyiğine do- Süpürdükçe, sıvının tek bir parçaya
kunarak açıklıklar yaratan bir cisimdi. dönüştüğünün ayrımına vardım. Ka-
Karanlığa alışıyordum. Ya da teslim tılaşsa da bölünmüyor, tüm parçala-
oluyordum. rını peşinden sürüklüyordu. Böylece
Birinci haftanın sonunda tavandaki, duvardaki, yerdeki bütün
fark ettiğim başka bir şeyse erza- kısımları bir bütün olarak toplandı.
ğımın bitmek üzere olmasıydı. Bu, Bir süre sonra odanın ortasında
günde iki öğünden teke düşmek ufak ufak hareket eden siyah, katı ile
gerekliliğini beraberinde getiriyor- sıvıdan oluşan bir kütle vardı. Eriyi-
du. Az beslenmenin etkisiyle daha ğin çekildiği duvarlar, tavan, zemin
yorgun, hevessiz hissediyordum. pırıl pırıl olmuştu. Katı kısımlar sıvıya
Dikkat etmem gerekiyordu. Kendimi karışıp yeniden hareketlenmeye
oyalayacak uğraşlar bulmalı, atıllığa başladığında, elimdeki süpürgeyle
teslim olmamalıydım. Öte yandan az bir hayvan terbiyecisi gibi dürtüyor,
59
vuruyordum. Sıvıdan gelen belli be-
lirsiz homurtular bundan pek hoşnut
olmadığını gösteriyordu. Patronun
kim olduğu anlaşılmıştı.
Bu arada patlamalar da azal-
mıştı. Pırıl pırıl olmuş pencereden
dışarıdaki karanlığın seyreldiğini gö-
rebiliyordum. Etrafta yoğun duman
vardı ancak arkasındaki aydınlık se-
çiliyordu. Uzaktan sesler geliyordu.
Kanepeye uzanıp gözlüğümü çıkar-
dım, ellerimi karnımda birleştirdim.
Sıvı kıpırdadıkça yattığım yerden
süpürgeyle dürtüyordum. Temasımla
birlikte homurdanarak katılaşıyor,
başka bir yerden tekrar hareket et-
meye başlıyordu. Göz kapaklarım ara
ara kapanıyordu. Her defasında göz-
lerimi telâşla açtığımda sıvının hare-
ketlendiğini, biraz daha yayıldığını
görüyor, kolumu zorlukla kaldırarak
dürtüyordum. Uyku bedenimi teslim
alırken derinden gelen, gülümseme-
yi andıran o belli belirsiz homurtu de-
vam ediyordu. Ninni gibi bir uğultu.

60
Panta Rhei
altKurmaca İlay Bilgili

Artık bazı şeyleri net hatırlayamıyorum. Neleri hatırlaya-


madığımı düşünüp duruyorum. Bir şeyleri hatırlamadığı hatırlıyo-
rum.
Tıraş oldum. Yüzüme alıcı gözle bakmayalı epey oluyor.
Yüzüme hiç bakmıyor değilim. Tıraş köpüğünün içinde siyah nok-
talar görmüyorum artık, sakallarım beyaz. Yüzümü kolonyalıyorum.
Küçük, mavi karelerle dolu beyaz gömleğimi giyiyorum. Pijamamın
altını çıkarmaya lüzum görmüyorum. Neden lüzum görmediğimi
hatırlamıyorum. Belki de bir pantolon giymeyi unutuyorum. Kah-
verengi terliklerimi giyip çay koyuyorum. Çay demlenene kadar ne
yaptığımı hatırlamıyorum. Bir parça peyniri ekmekle ağzıma atıp
paşa çayımla yutuyorum. Bir demlik çay bir kişi için fazla ama yine
de Makbule’nin ölmesi iyi oldu. Oğlumuzun ölümüne dayanamaz-
dı. Elli iki yıl yaşadı oğlan. Bunu unutmuyorum. Onu özlüyorum
ve fakat benim de ölmeme çok yok. Son zamanlarımı sızlanarak
geçirmeyeceğim. Günler akıp giderken sızlanmanın artık bir şey
hissettirmediğini unutmuyorum. Onlar olmadan geçireceğim çok
da vakit kalmaması iyi. Neden hâlâ mutfaktayım? Hâlâ mutfakta
olduğumu hatırlayınca salonda her zamanki yerime geçiyorum. Du-
varda, başımın üst kısmında yirmi sekiz yaşıma ait siyah beyaz bir
fotoğrafım asılı. Yüzüme bakmadığımı bu fotoğrafı her görüşümde
tekrar hatırlıyorum. Yüzüme alıcı gözle bakmadığımı hiç unutma-
dım. Yetmiş sekiz yaşındayım. Zihnim açık. Önümdeki sehpaya
önceki geceden beş bardak hazırladım. Tepsideki sürahi ile hepsini
dolduruyorum. İlk bardağı içiyorum. Kırk beş dakikada bir, bir bar-
dak daha içeceğimi unutmuyorum. Boynuma giden damarlardan
birindeki yüzde doksan tıkanmayı on beş dakikalık bir operasyonla
aldıralı ve doktor kırk beş dakikada bir su içeceksin diyeli on gün
61
oldu. İyiyim. Yirmi sekiz yaşımdaki hapishanedeymişim. Kaldığım odada
hâlimden bir farkım yok, zihnim açık. bir saatten başka da bir şey yok.
Zihnim çok açık. Tüm bunları unutma- Gardiyan, “Ziyaretçiniz var,” diyor,
dığıma göre zihnim açık olmalı. Elle- adama bakıyorum yirmi sekiz yaşın-
rim, yüzüm, derim, saçlarım, sakalım daki hâlim. Aynı duygusuz ifadeyle
değişiyor. Onlara ayak uyduramıyo- gidiyor genç adam. Birden Makbule
rum o kadar. Bardaklardan dördü beliriyor parmaklıkların öte yanında,
dolu. Neredeyse saat başı su içmem gözünün altındaki beni yerinde duru-
gerektiğini unutmuyorum. yor. Sevinç duyduğumu hatırlıyorum.
Makbule gideli on iki yıl ol- “Oğlan geldi yanıma. Vazgeçmiş
muş. Ya da on üç. Hatırlayamıyorum. gitmekten, temelli kalacakmış,” diyor.
Makbule’nin yüzüne de mi hiç alıcı Makbule’nin yüzünü inceliyorum. Rü-
gözle bakmamışım? Unuttuğum şey- yada sen seni izliyorsun, fotoğrafına
lerden biri de onun yüzü mü yoksa? bakmak gibi de olmuyor. Rüya bu ya
İkinci bardağı içmeme yarım saatten yüzüm tıraşlı. “Biran önce gelsen Be-
az kaldı. Gözüm saatte. Makbule bu- kir, ev sensiz bomboş,” diyor. Altıma
rada olsa, “Benim tek evladım ölmüş, işemişim o gece. Uyanınca telaştan
sen hâlâ suyun derdindesin,” diye banyo diye salona koştum. Duvardaki
bağırırdı. Yüzü hatırımda. Birlikte ge- fotoğrafımla göz göze geldik. Tanıdık
çirdiğimiz onca yıl boyunca yüzünde bir adam gibi gelmedi. İnsan her gün
oluşan en ufacık değişim bile hatı- aynı yüze bakınca o yüzün de za-
rımda. Saçının ilk neresi beyazladı, manla birlikte akıp gittiğinin farkına
gözünün altındaki beni aldırdığında varamıyor. Utandığımı hatırlıyorum.
yüzünden bir kavim göçmüştü. Hep- “Makbule,” diye seslenecek oldum,
sini hatırlıyorum. Makbule’nin yüzünü unutmuşum öldüğünü. Gündüz çok
hiç unutmadım. Makbule’nin yüzü su içiyorum, altıma işemem ondan. İki
unuttuğum şeyler arasında değil. bardak su kaldı. Su içmeyi de unut-
Hava gri, bulutlu. muyorum. Yüzümü hatırlamıyorum.
Oğlum sık sık gelirdi. Ki- Makbule’nin yüzünü hatırlıyorum.
tap getirirdi. Beş ay oldu öleli, bir Canım çekiyor hâlâ onu, yirmi sekiz
kez gelin uğradı o kadar. Bir kitap yaşındaymışım gibi. Bacaklarımın
bırakıp gitti. Pek konuşmadık, yolda arasındaki sertlik gururumu okşuyor.
görsem tanımam. Üç bardak su kaldı. Nasıl oluyor da bazı şeyler aynı kalı-
Yerimden hiç kalkmadım. Öylesine yorken, diğerleri sinsice değişiyor?
oturuyorum, hiçbir şey yapmamama Ellerim kırışık, öylesine fark ettir-
rağmen zaman nasıl da hızlı geçiyor. meden değişti ellerim. Bacaklarım,
Eskisi kadar uyuyamıyorum. Sabaha karnım hepsi pörsüdü. Derim şeffaf
karşı dört, beş civarı dalıyorum, do- ve ölü. Duvarda asılı fotoğraftaki
kuz olmadan ayaktayım. Makbule’yi benim. Makbule her baktığında
gördüm iki gece önce rüyamda. Bir bu kalın, siyah kaşlı, dalgalı parlak
62
saçlı, ince bıyıklı adamı görüyormuş nada kendi yüzüme de bakacağım,
demek. Makbule’nin kendi yüzünü yarın tüm gün aynanın karşısından
görmemesi ne üzücü… Yüzünü görse ayrılmayacağım. Önce bir şey yapa-
benini aldırmazdı belki. Bir bardak caktım sahi, neydi? Unuttum.
suyum kaldı. Saatlerdir bir şey yeme- Perdeler uçuşmaya başladı-
dim. Yalnızlık güzel şey, bir sürü şey lar göğe doğru. Son yaz da gitti gi-
yapacak vaktin var. Yapacak bir şey diyor herhâlde. Hava nasıl da değişti
bulamıyorum gerçi artık. birden.
Tam karşımdaki pencere ba-
zen canlanıyor gibi oluyor. Dalgalanı-
yor, esniyor, derinleşiyor. Duvardaki
saatin tıklaması önce güçleniyor, tüm
sessizliği ele geçirircesine şiddetle-
niyor. Sonra sessizlikte yitip gidiyor.
Bazen tıklamanın kaybolduğu anı ya-
kalamaya uğraşıyorum, sonra… Neyi
yakalamaya çalıştığımı unutuyorum.
Pencere beni içine almış, Makbu-
le’yle tanışmamız, evlenmemiz, oğ-
lanın doğumu, ikincinin Makbule’nin
karnındayken ölmesi derken bir bakı-
yorum yıllar akıp geçmiş pencerenin
pervazının içinde. Bir saat geçmiş,
son bardak da diğerlerinin yanına
geçiyor. Doktor suyumu aksatmadan
içmemi söyledi. Artık hiçbir şey ak-
samıyor, ne tuhaf. Önümde beş boş
bardak duruyor. Biraz uyuyabilsem…
Uyumaktan, Makbule’yi rüyamda
görmekten korkuyorum. “Bekir, sen
de yanımıza gel,” demesinden ödüm
kopuyor. Bardakları ertesi gün için
yeniden dolduruyorum. Bu yağlan-
mış sedirde otururken aslında ben
gitmesem de onlar gelse geri, diye
düşünüyorum kimi zaman. Makbu-
le’nin yüzüne daha dikkatli bakardım
bu kez. Oğlanın öyle zil zurna arabayı
sürmesine asla… Oğlanın anasından
sonra ölmesi ne iyi oldu. Yarın ay-
63
El Sallamıyordum*
altKurmaca Recep Şener

*”El Sallamıyordum, Boğuluyordum’”


Stevie Smith

İsmet önden girip ışığı açtı. Ali arkasından girdi içeriye.


Ceketini çıkarmış, kravatını gevşetmişti. Beyaz gömleğindeki leke-
yi görünce “Bu ne zaman oldu?” diye söylendi kendi kendine. Biraz
sarhoştu, koltuğa oturur oturmaz ayaklarını önündeki sehpaya
uzatıp, bacak bacak üstüne attı.
“Bağlamanın sesi hâlâ kafamın içinde çalıyor sanki,” dedi
İsmet, Ali’nin yanındaki koltuğa otururken. Güzel bir düğün oldu
ama öyle değil mi? Ece ne kadar güzel görünüyordu, gelinlik çok
yakışmıştı. Gözlerinin içi gülüyordu dans ederken. Onu hiç böyle
mutlu görmemiştim. Annem görseydi, ‘Allah gittiği yerde utandır-
masın,’ derdi.”
İsmet düğünden söz ederken Ali’nin gözleri kitaplığına
takıldı, Ece’nin okumak için kendisinden kitap istediği güne gitmişti
aklı. Yarım saat boyunca kitaplığına göz gezdirdikten sonra çıkarıp
Komünist Manifesto’yu vermişti ona nedense. İkisi de on dokuzuna
yeni basmışlardı daha. O gün neden Komünist Manifesto’yu ver-
mişti ki? Onun gözünde, dünya meselelerine kafa yoran ciddi biri
gibi gözükmek için miydi yoksa onu değiştirmeye mi çalışıyordu?
Oysa Ece’nin elinde gördüğü polisiye romanları merak edip gizli
gizli okuyan kendisiydi. O Ece’yi değiştirmek isterken, Ece onu de-
ğiştirmeye başlamıştı farkında olmadan. Bu işler hep böyle galiba,
daha çok seven daha çok değişiyordu diye geçirdi içinden.
“İnsan, niyeyse bazılarının asla gitmeyeceğine inanıyor,”
diye devam etti İsmet. “Sanki hiç ayrılmayacakmışız gibi gelirdi
bana çocukken. Sanki hep birlikte yaşayacak, beraber yaşlanacak-
tık. Belki sana komik gelecek ama bazı geceler yaşlılığımızı düşü-
nüyordum. Neye benzeyecektik, nasıl biri olacaktık. Üniversiteyi
kazandığı yıl onu Ankara’ya uğurladığımız gün var ya, işte ben o
64
gün büyüdüğümüzü anladım, otobü- tokat benim yüzümde patlamıştı.
sün ardından ona el sallarken.” Ertesi gün kulağım duymuyor diye
Ali bir şey demedi, susmakla doktora gitmiştim. Neyse ki ciddi bir
yetindi yalnızca. Araya uzun bir ses- şey çıkmadı. Eli ağırdı rahmetlinin.”
sizlik girince yerinden kalkıp, “Ben “Ali,” dedi sonra İsmet ciddi
bir bira alacağım, sen de ister misin?” bir ses tonu takınarak; “Sen o gün
diye sordu. neden ortadan kayboldun? O gün
“İyi olur. Bir tane içer yata- neden o kadar çok içtin? O gün eve
rım sonra.” döndüğünde başka biri gibiydin. Te-
Ali, elinde iki birayla mut- peden tırnağa değişmiştin sanki.”
faktan geri döndüğünde İsmet O gün neden içtiğini, oto-
sigarasını yakıyordu. Koltuğa oturdu. büsün ardından Ece’ye el sallarken
Cebinden çıkardığı çakmakla biraları aklından geçen Stevie Smith şiirini…
açıp birini İsmet’e uzattı. “Şunu çak- Hayatının, bir daha asla geri dönül-
makla nasıl açıyorsunuz, ben bir türlü mez bir biçimde değişeceğini fark
beceremiyorum.” ettiğinde hissettiği korkuyu hâlâ
“Kolay abi. Gösteririm son- hatırlıyordu Ali, ama konuşmak iste-
ra.” medi.
Dirseklerini dizlerinin üzeri- “Hatırlamıyorum abi, kafam
ne koydu Ali. Birasından bir yudum bir şeye bozulmuştur belki,” diyerek
aldıktan sonra önündeki sehpaya konuyu geçiştirdi.
koydu. Hafifçe kaykılıp öne doğru İsmet, birasından son yudu-
eğildi, elini bira şişesinin soğuk yüze- mu içtikten sonra “Ben yatıyorum,”
yinde gezdirdi. “Ne kadar hızlı oldu deyip yerinden kalktı.
öyle değil mi abi? Alt ay içinde nişan, “Tamam, ben de yatarım
düğün…” dedi. birazdan. İyi geceler.”
“Evet, ama çocukla uzun Ali, bir süre daha oturdu.
zamandır görüşüyorlardı zaten. Saat gece yarısını çoktan geçmişti.
Ankara’ya bile onun için gitmedi Birasını bitirince şişeyi sehpaya
mi? Hatırlıyor musun Ali? Ece’yi koydu. Işığı kapatmayı düşündü ama
uğurladığımız gün sen ortadan kay- yerinden kalkmaya üşendi. Oturdu-
bolmuştun. Bütün gün seni aramıştık. ğu koltuğa uzandı, gözlerini kapatıp
Babam meraktan deliye dönmüştü biraz uyumaya çalıştı.
evde. Sabaha karşı gelmiştin eve,
zilzurna sarhoştun. Dışarda bardak-
tan boşanırcasına yağmur yağıyordu.
Sırılsıklam olmuştun. Babam seni
karşısında öyle sarhoş görünce
dövmeye kalkmıştı da annemle ben
araya girmiştik. Babamın savurduğu
65
Daha Doğru, Daha Aşınmış
altKurmaca Pınar İlkiz

Balkonun kapısı açık olduğu için hâlâ bağırdığını duya-


biliyordum. Aslında mevzu bahis kedi yavrusu olunca “bağırmak”
değil de “yüksek sesle miyavlamak” fiili sanırım “daha doğru” olur.
Muhtemelen annesini kaybetmişti ya da annesi onu kaybetmişti.
Susmak bilmiyordu. Ama onun susmak bilmeyen hâli bile aklımdan
geçenleri bastıramıyordu. Havadaki neme inat yeryüzündeki var-
lıklarını sürdüren kadife koltuk takımının en büyüğünde, en küçük
yeri kaplarken bir yandan da iki gün önceki konuşmayı düşünüyor-
dum.
Aslında bu konuşmayı dün unutmuş olurdum. Fakat nor-
malde bir günde dünyaları unutan benim için işler artık değişmişti.
Artık anormaldeydim. Bazı şeyleri daha fazla önemsiyordum, bazı
şeylere daha fazla dikkat ediyordum. İnsanın 12 saniye olan dikkat
süresi bile değişip sekiz saniyeye düşmüşken, ben mi değişmeye-
cektim. Hem de sadece 48 saat içinde.
Aynı “yüksek sesle miyavlamak” gibi, ne de olsa artık her
şeyin “daha doğru”su vardı, “daha doğru”su olanların da -çıtayı yük-
seltip- “siyaseten doğru”sunu bile bulabiliyordunuz ama neyse ki
ben daha oraya gelmemiştim. Ben içinde “daha doğru” bir senaryo
barındıran bir ayrılık konuşmasının ardından bakıyordum. Ne konu-
yu tam anlamıştım, ne de akışa müdahale edebiliyordum.
Ama garip bir şey vardı. Çok mu seviyordum? Sanmam.
Ayrılmak mı istemedim? Yine sanmam. Bu benim için bir yıkım mıy-
dı? İşte bunu hiç sanmam. O neyin “daha doğru” olacağına benim
yerime karar vermişti. O ciddi ciddi karşıma oturmuş bunları bana
anlatırken teslim etmem gereken rapor önümde açıkken dakika-
larca yazı karakterini değiştirdiğim anlar geldi aklıma. Ariel’den
başlayıp Times New Roman’a kadar yolum vardı daha. O ise hâlâ
66
anlatıyordu. Buluşmaya sadece bunu gereken değişimin neden ve nasılını
bana tebliğ etmek için gelmişti. düşünüyordum. Ve bir de gerekliliği-
Tabii keşke bütün bunları ni.
onunla karşı karşıya otururken dü- İşte o an karar verdim
şünmeseydim, “tebliğ” kelimesi her -yaşasın sekiz saniye-, ben değişme-
aklımdan geçtiğinde istemsizce “teb- yecektim. Ya da en azından bu şeyin
liğ tebellüğ” de aklıma geliyor ve alı- adı değişim olmayacaktı. Değişmek
yordu beni bir gülme. Beni yine aldı zorunda değildim, değişimin kendisi
bir gülme ama bu sefer yavaşça yere olmak ya da değişime inanmak gibi
bıraktı. Çünkü o an aslında kendisi misyonlar edineceğime dair kimseye
bana, -resmen- ilişkimize dair tebliğ söz vermemiştim. Ben erozyona uğ-
tebellüğ belgesinin gerekliliklerini rayacaktım çünkü aslında olan tam
yerine getiremediğimi anlatıyordu. da buydu. Diğer adıyla aşınacaktım.
Tebliğ tebellüğ belgesinde yazan- Ne de olsa hayatıma giren herkesin
ları “doğru” yapmadığım gibi, “daha benden bir parça alıp götürdüğünü
doğru”sunun ne olduğunu ve benim söyleme romantizmi bana uzaktı. Bu
bu “doğru”ya ulaşmak için -bu büyük insanlar beni aşındırmıştı. Ruhum
ülkü- neden ve nasıl değişmem ge- aşınmıştı resmen. Kendi kabuğum
rektiğini anlatıyordu. Anlatıyordu da üzerindeki varlıklarım, başta diğer
anlatıyordu. Kendi için demiyordu, insanlar olmak üzere türlü dış etken-
hikayenin bundan sonrası benim iyili- lerle aşındırılıp yerinden kopmuştu.
ğim içindi. 48 saatlik bir reklam arası İnsanlar benden kopardıklarını başka
vereceğimizin habercisiydi. yerlere, başka insanlara taşınımıştı.
İşte o bitmek bilmeyen Benden kopardıklarını başka insan-
anlatma anından başlayan ve beni, larda ve başka insanlarla biriktirmişti.
bütün dünya ve gezegenler ve Olan buydu. Değişim diyerek bunu
yıldızlarla beraber buraya ve hatta afili bir hâle getirme hevesim de
aynı hizaya getiren zaman kavramına yoktu zaten. Ben değişmeyecektim,
teşekkürü bir borç bilirim. Bütün bu yaşadığımın erozyon olduğunu kabul
süre zarfında düşünmek için bolca edip, bu erozyonla nasıl başa çıkabi-
vaktim olmuştu, “Artık” kelimesini leceğimi bulacaktım. Değişmek mev-
virgül niyetine kullanmıştım. Doluya cut hâlden farklı bir hâle gelmekse,
koymanın mantıksızlığını neneleri- erozyon da insanın kendine yakışanı
mizden bildiğim için o topa hiç gir- değiştirmesiydi benim için. Belli ki
memiştim, boşla zaten işim olmazdı benim hayatta kalma yöntemim de
derken işte burdayım. Nemli pis bir buydu. İstinat duvarı artık bizim işi-
havada kadife koltuk takımının üze- mizdi. Geçti mi bir sekiz saniye daha.
rinde “bağırmak” ve “yüksek sesle Koşarak bir hışım balkona çıktım, yav-
miyavlamak” arasındaki farkı düşü- ru kediyi bulmak için hızla bahçeye
nüyorum. Aslında yalan, o geçirmem bakındım ve “Bam!”, kedi oradaydı.
67
Göz göze geldik, muhtemelen ağzım-
dan şefkatli birkaç kelime çıkacağını
sandı ama ben “Bağır ulan bağır, avaz
avaz bağır!” dedim. Sonra da aynı
hışımın rüzgarıyla yattım uyudum.
Bakın bu son sekiz saniye çok önemli.

68
Geri Dönüşüm
Fotoğraf
Engin Türkgeldi
Sakin Onur’un Değişimi
altDeneme Akın Çetin

Sakin’in Hayat albümü şimdiye kadar dinlediğim en iyi


albümlerden. Hatta arttırıp Sakin’in Türk müziğinin başına gelen en
iyi on veya yirmi şeyden biri olduğunu bile söyleyebilirim. Birincisi
çok iyi bir ilk albümdü, ikincisi de manitaya yapılmayan şarkılardan
oluşmasıyla dikkat çekiyor hatta bu özelliğiyle birkaç sıfır önden
başlıyordu. Onur Özdemir, Cenker Kökten, Özdemir Dereli ve
Soner Özışık’ın elinden çıkan şarkılar ilgiyle dinletiyor, farklı his-
siyatlar tattırıyordu. Boş yapmayan albümde Denek Hayatım ve
Dönsün gibi politik altyapılı çok iyi iki şarkı da bulunuyordu. Gece
gündüz dinlediğim albümden sonra nasıl bir albüm gelecek acaba
diye düşünürken dağılacakları haberi geldi. İlgili haberi gazetede
okuduğumda ender olarak yaşanan ve ender olduğu için de mıh
gibi kazınan ve oldukça rahat şekilde hatırlanan o tatsızlıklardan
birini yaşadım. Gazeteyi o öfkeyle buruşturup bıraktım. Biraz yürü-
düm. Veda konserlerine gitmedim. Hayat’ı 2008’de çıkartıp 2011’de
dağıldılar. Söyleşilerinde ikinci albümün hazırlığında olduklarını
söylüyorlardı.
Benim bir numaram Teoman’dır. Yıllardır bıkmadan usan-
madan dinlediğim şarkılar kendisine ait. Ondan sonra bu merte-
beye yaklaşan tek isim Sakin oldu. Şahsi olarak önemlerini en kısa
yoldan bu şekilde açıklayabilirim. Dinliyordum ve dinlemeye de
devam ettim.
Dağılmalarından birkaç yıl sonra gece vakti ne yapıyor bu
adamlar diye merak ettim. Ufak bir araştırma beni epey şaşkınlığa
uğrattı. İzel’in 2012 çıkışlı albümü Aşk En Büyüktür Her Zaman’daki
tüm şarkılarda parmağı vardı Onur’un. Sakin referanslı Onur’un
elinden çıkmış olabileceğini düşündürten ise sadece bir şarkı vardı:
Düşer O. Bunu Sakin çalıp söylese nasıl olurdu diye düşünmeden
70
edemiyordu insan. İzel’in albümüne cut değişimi az buçuk fikir veriyor.
tekrar dönünce ise Hayat’taki şarkı- Yıllarca dinleyeceğim şarkılar yapan
ların söz ve müziğinde kimlerin payı adam hiç mi hiç dinlemeyeceğim,
vardı diye derin düşüncelere dalma- denk geldiğimde de burun kıvıraca-
dan edemedim. Kartonette tüm söz ğım şarkılar yapan birine dönüştü. Bu
ve müziklerin Sakin’e ait olduğu yazı- öfke öncelikle çok sevmemden kay-
yordu. Sadece Onur’un elinde çıkmış naklanıyor ama öte yandan bunun
olabilirdi, adam o kapasiteye sahipti diğer hiçbir meslekte benzeri olma-
ama bir Hayat’a bir de Aşk En Bü- yan bir durum olduğunun da farkın-
yüktür Her Zaman’a bakınca acayip dayım. Belki futbolda vardı sadece
şekiller alıyordu suratım. O gece zor ama o da artık pek önemsenmiyor.
uyudum. Çok iyi hatırlıyorum. Yine o Demek istediğim bir mimar, mühen-
ender olarak yaşanan tatsızlıklardan dis, çiftçi, aşçı alan değiştirdi diye bu
birini yaşamıştım ve bunu ikidir Sakin kadar tepki çekmez. Bu da beni biraz
yaşatıyordu bana. yatıştırıyor. Üstüne her şeyin anlam-
Onur müzik piyasasındaki sızlaştığı para mevzuları da eklenince
varlığını artık Onurr olarak devam hepten yutuyorum diyeceklerimi.
ettiriyor. Ayşe Hatun Önal ile düeti Yine de kartonette Kierkegaard’a,
var. Edis’in söylediği bazı şarkılarda Adorno’ya, Horkheimer’a ve Joyce’a
parmağı var. Kendi albümü de var. teşekkür eden adamın eller havaya
Şarkılar tısçak tısçak, klipler ise… şarkılar yapmasını aklıma geldikçe
Cenker Kökten ve Özdemir Dereli garipsiyor, günün birinde Sakin ola-
sinema sektöründe ses editörü ola- rak tekrar toplanıp o iyi, harbi harbi
rak çalışıyor. IMDB sayfaları epey iyi şarkılarından yaparlar mı diye
kabarık. Davulcuları Soner Özışık ise umutlanmadan edemiyorum.
profesyonel müziği bırakmış mimar-
lık yapıyor. Bir zamanlar İstanbul’da
bulunan fakat artık varolmayan
yapılara dair bir kitap olan Hayalet
Yapılar’a katkıda bulunanlardan biri
hatta. Günün birinde bunun müzikal
versiyonu yapılırsa Sakin’in de yer
alacağı muhakkak.
Yazmaya başlamadan önce
bazı sert ifadelerim vardı. Düşün-
dükçe yumuşayıp eridiler. Sakin çok
sevdiğim bir grup olduğu için dağıl-
masına karşı öfkeliyim. Neden da-
ğıldıklarını bilmiyorum ama grubun
beyni diyebileceğimiz Onur’un mev-
71
Safiye’nin Gidişi
altKurmaca Pervin Yıldırım

Safiye’yi arıyorlardı. Resmi evraklara göre, Safiye Gülşen


Duru. Yeğeni İsmet’in Safiye Sultan’ı, mahallenin çatlak Safiye’si ya
da ahretliğinin tabiriyle Süslü Safiye!
Tüm bu sıfatlara, lakaplara karşın Safiye, Gündoğdu Çık-
mazı’nın tek neşe kaynağı idi. Onsuz düğün dernek kurulmaz, o
başa oturmadan iftar sofrasında oruç açılmaz, onun gönlü olmadan
o civardan kız alınamazdı. Yaşı bir hayli ilerlemişti ancak ruhu otuz-
larının başında bile değildi. Dudağına kırmızı rujunu sürmeden,
üzerine parfümünü boca etmeden evden çıktığı pek görülmez, gö-
rülse de hayra yorulmazdı. Edalı sesi günde beş vakit yan sokaktan
duyulur, onun keyfi yerindeyse cümle dertler unutulurdu. Yalnız
bir süredir Safiye sanki eski Safiye değildi. Yüzündeki tebessüm
silinmiş, gözünün feri kaçmıştı. Üstelik iki gündür ortalıklarda da
görünmüyordu. En son, göle doğru yürüyeceğim diyerek evden
çıkmış. Çıkmış çıkmasına da yüzü allak bullakmış…
“Safiye mutsuzmuş,” diyerek bu geç kalmış tespiti sokağın
tüm evlerinde, iki kelam etmeye üşenen dudaklarda, yeni konuş-
maya duran bebelerin ağızlarında dolaştırdıktan sonra nereye
koyacaklarını bilemeden apaçık semt meydanına bırakıverdi ma-
halleli.
Sonra kimden çıktı bilinmez, “Nicedir öyleydi,” dedi biri.
“Öyleydi cidden,” diyerek hak verdi diğerleri. “Ne zamandır böy-
leydi?” diye sormayı akıl etti bir diğeri. Gözlerini yukarılara çevirdi-
ler, alınlarını bir gerip bir gevşettiler ama bir türlü söze giremediler.
“Halbuki onu mutlu etmek için nasıl da uğraştık,” dedi bir başkası.
“Elimizde avucumuzda ne varsa ortaya koyduk, dişimizden
tırnağımızdan arttırdığımızla birleştirdik, en iyi doktora ameliyat
ettirdik, sigortası bile yokken…”
72
O sırada ayağa fırladı bak- dedi ilkokulun müdürü, “Oradan bir
kalın çırağı. çay kap da gel!” derken, hademe Fa-
“Evet! Tabi ya! Ameliyattan zıl’a seslendiği duygusuz ses tonuyla.
sonra öyle oldu!” dedi. Herkes öfkeyle müdüre
Yaşlı manav ensesini kaşıdı. çevirdi bakışlarını. Korkuyla üç kez
“Olur mu canım?” diyerek tahtayı tıklatanlar, “Tövbe estağfu-
karşı çıktı. “En çok istediği şey o rullah!” diyerek gözlerini devirenler,
ameliyatı olmaktı.” “Allah korusun!” diyenler, “Şom ağız-
“Evet,” dedi Safiye’nin yan lı” diye içlerinden geçirenler oldu.
komşusu Hacer. “Tüm istediği kata- “Bir sakin olalım yahu! Kızı
rakt ameliyatı olup dünyayı daha net yolda zaten, gelmek üzeredir,” dedi
görmekti…” Necla.
“Yok yok,” dedi ahretliği. Kahveden çay dağıtıldı,
“Çırak haklı, gözleri açıldı- ahbaplarla telefonlaşıldı, akşama
ğından beri dünyası başına geçmiş ne yemek yapılacağından, havaların
gibiydi. Önceleri çok mutlu oldu iyiden iyiye soğumaya başladığından
biliyorsunuz. Ağlayarak boynumuza konuşuldu ve nihayet Safiye’nin kızı
sarılıp tek tek hepimize teşekkür ani bir fren yapan taksiden telaşla
etmişti ameliyat parasını denkleştir- iniverdi. Gözleri kıpkırmızıydı.
diğimizde…” “Hala haber yok mu?” di-
“Bunda başka bir iş var!” yerek annesinin ahretliğine yöneldi.
dedi muhtar ve seğiren gözünü kon- Yaşlı kadın kollarını açarak, sarıldı
trol etmeye çalışarak devam etti; Safiye’nin biricik kızına. “Bendeki
“Kaç yıldır net görmüyordu anahtarı telaştan bulamadım!” diyen
Safiye?” ahretliği Safiye’nin kızının peşine
“On-on beş yıl vardır…” de- düştü, ardından da diğerleri…
diler. Eve doğru koştular, açılan
“Sen yıllarca dünyayı gör- kapıdan içeri doluştular.
meyi bekle hevesle, zor zahmet, in- Girişteki oda etrafa serpiş-
sanların yardımıyla ameliyat ol. Sonra tirilmiş türlü kıyafet ve fotoğrafla
surat as! Olacak iş değil!” darmadağınık görünüyordu. Tekli
“Bilmediğimiz bir derdi koltuğun üzerindeki siyah-beyaz bir
olmasın?” dedi mahallenin kuaförü gençlik fotoğrafında, kiraz güzeli
meraklı Necla. seçilen genç Safiye gururla gülümsü-
“Yok Necla Abla, olsaydı da yordu. Cildi pürüzsüz görünüyor, çe-
biz bilmesek, sen bilirdin en azından!” kik, siyah gözleri neşeyle ışıldıyordu.
dedi yeni avukat olan Alper. Gülü- O fotoğrafın hemen önünde, sehpa-
şenler oldu, Necla’nın yüzü bozuldu. nın üzerindeki evlilik fotoğrafından
“Gölün çevresini aradık ama gelin Safiye’nin yorgun ancak yine
belki içine de bakmak gerekiyor!” çok genç, güzel yüzü ‘evimde ne işi-
73
niz var?’ dercesine merakla üzerine ler.
doğru eğilenlere bakıyordu. Diğer Gündoğdu Çıkmazı’nda
tarafta, yerdeki yırtılmış renkli fotoğ- Safiye’nin edalı sesi bir daha hiç du-
raf parçalarına eğildi kızı, hıçkırığını yulmadı.
tutmaya çalışarak dikkatle bir araya
getirdi her birini. Ortaya çıkan renkli
fotoğraftaki Safiye’nin solgun, yaşlı
yüzü sayısız kırışıklığı ile beliriverdi.
Gözyaşlarını daha fazla zapt ede-
meyen kızının yüzünden fotoğrafa
düşen damlalar, Safiye’nin yanakları-
na konuverdi. Kollarından zarifçe kal-
dırıp koltuğa oturttular. Bir bardak
su içirdiler ve azıcık sakinleştiğinde
gözlerini yere çevirip titreyen sesine
hâkim olmaya çalışarak konuşmaya
başladı hüzünlü kadın.
“Aslında…” dedi. “Her şey
o ameliyattan sonra oldu. Annem,
sizin sayenizde en büyük hayaline
kavuşmak üzere hevesle koştu has-
taneye. ‘Seni net göreceğim, bir şey
söylediğimde mimiklerini hemen
yakalayacağım, İstanbul’u köşe-bu-
cak gezeceğim ve en önemlisi yıllar
sonra ilk kez kendimi de yeniden
göreceğim’ diyordu. Ameliyat başa-
rılı geçti. Doktor ‘Her şey yolunda,’
dedi. Annem merakla aynayı istedi
benden, uzattım. Aynayı eline alıp
dikkatle baktı. Sonra yüzündeki neşe
bir anda kayboluverdi. Elini yüzün-
deki kırışıklıklarda gezdirerek ‘Ne
kadar değişmişim ben. Bu aynadaki
bir başkası gibi…’ dedi.”
Sonra iki elini yüzüne ka-
payarak ağlamaya başladı Safiye’nin
acılı kızı... Diğerleri ise Safiye’yi taam-
müden öldürmekten topluca hüküm
giymişler gibi başlarını önlerine eğdi-
74
“Kuş Misali Özgürlük Halleri…”
İlke Kodal Söyleşisi
altSöyleşi Ata Tuncer

Geçtiğimiz sezon Balerin adlı tek kişilik oyunla seyirci karşısına


çıkan, Devlet Opera ve Balesi baş balerini İlke Kodal ile beden,
bale, zaman ve değişim üzerine konuştuk.

Ata Tuncer: “Hissiyatıma göre dansın özü, insan ruhunun manza-


rasının ifadesidir. Umarım yaptığım her dans, kendimden bir şeyi
ya da insanın olabileceği herhangi bir hâli ortaya çıkarır. İster mit-
ler olsun, ister efsaneler ya da ritüeller, bize anılarımızı bahşeden
şey bilinmeyendir. Bu hayatın sonsuz nabzıdır, mutlak arzusudur,”
diyor Martha Graham. Hem sizi, hem de dans bakış açınızı daha
yakından tanıyabilir miyiz?
İlke Kodal: Sakin ve çalışkanımdır. Sınırlarımı zorlamayı severim…
İnadım ve hırsım kendimedir ve hiç bir zaman oldum demeden,
hayatı dans ederek anlamayı ve yaşamayı seçtim. O da beni seçti
artık işim değil, hayatın kendisi oldu. Kanatlarımız bacaklarımızda,
bizlerin… Yüreklerimiz de parmak uçlarımızda çarpar… Sonrası kuş
misali özgürlük hâlleri…

AT: Dame Ninette de Valois, 1947 yılı sonbaharında Ankara Devlet


Balesi’ni başlattı ve Türkiye’de balenin temelleri türlü zorluklarla
atılmış oldu. Yıllar içinde point bulma zorlukları, Türk ekolü yarat-
ma çabaları, bir “narenciye anlaşmasının” yansıması olarak Rus
ekolüne geçiş... Bu süreçleri göz önünde bulundurduğunuzda,
balenin Türkiye’deki gelişimini nasıl görüyorsunuz? Yetenekli
balecilerin, koreografların ve önemli temsillerin yanı sıra ne gibi
sistemsel zorlukları yaşamaya devam ediyoruz? Yıllar içinde neler
değişti, neler değişmedi?
İK: Türkiye’de çok yetenekli dansçılar yetişiyor, kimisi ülkemiz-
75
da- ne gibi değişimler gösterir?
İK: Bir dansçının kendi içinde verdi-
ği fiziksel ve psikolojik mücadeleyi
sadece kendisi bilebilir. Bu durumda
her dansçı kendisinin doktorudur di-
yebilirim. Yoğun çalışmalar sırasında
ulaştığımız hazzın yanında yorgunluk
da olmaz mı?.. Bütün bu yoğunluğun,
yorgunluğun ardından da alkışlarla
şifa buluruz. İzlemek isterseniz bu
sorunun detaylı cevabını Moda
Sahnesi’nde hayat bulan Balerin’de
bulabilirsiniz.
de dans ediyor kimisi de ülkemizi
yurt dışında temsil ederek çeşitli AT: Bir balecinin eğitimi çok erken
topluluklarda dans ediyorlar. İnsan yaşlarda başlayıp, sahne üzeri için
bedeninin sınırları gittikçe gelişiyor, konuşmak gerekirse, “hızlı” sona
dansa dair teknik beceri gerektiren eriyor. Dansçı için “bir zamana karşı
hareketler de bu gelişimle çok daha yarış” ya da bir sıkışmışlık hissi yara-
üstün bir seviyeye ve kaliteye dönü- tıyor mu bu durum? Zamanla olan
şüyor. Çok yönlü gelişim ve dönüşüm ilişkinizden bahsedebilir misiniz?
yaşanıyor.Var olan sistemin içinde İK: Evet, meslek böyle bir kaygı oluş-
elimizden gelenin en iyisini yapmaya turuyor. Bu senin bedenine, kendine
çalışıyoruz. Canım ülkem çok daha nasıl baktığınla alakalı… Şükürler
büyük, akustiği, zemini, locaları ve olsun ki ben bu kaygıya çok takılma-
ışık sistemleriyle döşenmiş kaliteli mışım çünkü hâlen dans ediyorum.
sahneleri hak ediyor. Hatta yaşımın gereği tecrübelerimle
bedenimi çok daha doğru yönlen-
AT: Dans Eden Bedenler adlı maka- direbiliyorum ve bu durum hâlâ
lesinde, “Dansçılar, daima yapmak sınırlarımı aşmamı sağlıyor. Buna za-
istedikleri şeyle yapabilecekleri şey
arasındaki çelişkiyi içlerinde barındı-
rırlar,” diyor Susan Leigh Foster. Bir
balecinin, çocukluğundan itibaren
bale terbiyesiyle bale için evrilen
bedeni, sınırları bir “mükemmelik”
algısı içinde çeşitli dönüşümlerden
geçiyor. Bir balerinin iç dinamikleri
bedeniyle kurduğu ilişkide -fizyo-
lojik olduğu kadar psikolojik olarak

76
mana ve bedenime meydan okumak
diyebilirim.

AT: 1960’lı yıllarda, Rudolf Nureyev


ve Margot Fonteyn partnerliği efsa-
neleşti. Bir bakışa göre Nureyev’in
yeteneği ve Avrupa’da ışığının parla-
ması, zamanla “yalnızca balerinlere
destek vermesi” beklenen baletle-
rin sahnedeki varlığını da görünür
kıldı. Bir bakıma, sahne üzerinde
bir eşitlenmeye yol açtı. Şimdiyse,
gittikçe ataerkilleşen bir dünyada,
Sergei Polunin, Roberto Bolle gibi
baletler “star”laşıp balenin popüler
yüzleri olmaya başladılar. Bu görüşe
katılıyor musunuz? Bale dünyası
erkleşiyor mu? Yoksa daha en ba- “klasik” algısı içinde, bu rollerin sı-
şından “mükemmel ve büyüleyici” nırlarına dokunul(a)maz mı?
görünmeleri için balerinlere point İK: Klasik balelerde genel olarak dra-
giydiren düzenin bir başka yansıma- maturjiye ve koreografiye sadık kalı-
sını mı görüyoruz? nıyor. Bir karakter teknik ve duygusal
İK: Dans tarihine bakınca kadın ya da anlamda aynı adımlar çerçevesinde
erkek, yetenekli dansçıların popüler- farklı yorumlanabiliyor. Tabi ki klasik
liğini görüyoruz. Gelişen insan bede- balelerin de modern yorumları olu-
ni ve teknikler sayesinde yetenekli yor. Fındıkkıran gibi klasikleşmiş bir
dansçıları daha da sık görebileceğiz. eserin modern yorumunu iki sezon
Erkek dansçıların yanı sıra hayran- önce kıymetli koreograflarımızdan
lıkla takip ettiğim, mesleğinin ehli Uğur Seyrek’in yorumuyla Devlet
kadın dansçılar da var. Yani denge en Opera ve Balesi bünyesinde sahne-
başından beri devam ediyor. İyi olan ledik.
her zaman görünüyor.
AT: İstanbul’da yaşayan bir dansçı
AT: Odette, Odile, Giselle, Esmeral- olarak bu şehrin ritmi sizi nasıl etkili-
da, Kıtri... Klasik bale için en bilinen yor? Sürekli değişen mimari yapısına
karakterler. Özellikle klasikleşmiş ve sosyokültürel etkenlere bakışınız
karakterleri düşünerek, bu rollerin ne yönde? Ve çok konuşulan Tak-
yıllar içinde nasıl bir değişim geçir- sim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin
diğini söyleyebiliriz? Ya da günün “yenilenmesi” hakkında, bir baleci
değişen bakış açılarına rağmen gözüyle, neler söylemek istersiniz?
77
(2009) gibi başarı hikâyelerine kay-
dı. Black Swann (2010) filminin, Flesh
and Bone (2015) dizisinin seyirciye
etkisi devam ederken, 1977 yapımı
Suspiria bu sene tekrar çekiliyor.
Balenin “karanlık tarafı” günümüz
için daha ilgi çekici hâle geldi. Bu-
nun nedenini neye bağlıyorsunuz?
Sinemada balenin temsili hakkında
İK: Tüm büyük metropoller gibi İstan-
neler düşünüyorsunuz?
bul’da da sınır tanımayan bir hız var
İK: Tüm sanat dalları birbirinden bes-
aynı zamanda git gide kalabalıklaşan
lenir ve birbirlerini destekler. Bale
yapısıyla da, yaşamak çok da kolay ol-
sanatı da sinema için kullanılabilecek
muyor. Evimden çıkıp provaya gide-
geniş bir yelpaze. Örneğin, zamanın
ne kadar kendimi mümkün oldukça
kült dizilerinden olan Fame dizisi ak-
bulabildiğim yeşil alanlara atarak ve
lımızı başımızdan almıştı. Siyah Kuğu
vapur kullanarak İstanbul’un görmek
ise psikolojik gerilim türünde bir film
istediğim bana iyi gelen havasını
için kullanılacak en çarpıcı hikâyeler-
kokluyorum, gücümü dengeliyorum.
den biri. Klasik balenin öncülerinden
Bu da benim yaratım sürecimi des-
olan Kuğu Gölü balesinde, bir kuğu-
tekliyor. Yani şanslı şehirlilerdenim :)
nun siyah ve beyaz yani iyi ve kötü
Atatürk Kültür Merkezi, Avrupa’nın
tarafları anlatılır yani insanın doğasını
sayılı teknik imkânlarına sahip sah-
kullanır. Sinema bu iyi ve kötüyü ba-
nesiyle birçok sanatçıya kucak açmış
lenin perde arkasını da dâhil ederek
şahane bir yuvaydı. Orada büyüdüm,
anlatabilen kurgu özelliğiyle bize çok
Taksim Meydanı’ndan tamamen yok
yönlü bakış açısı sunuyor.
olan canım evim için anlatması çok
Biz bunu tiyatroda da anlatıyoruz.
zor olan duygularımı bir şiirimle pay-
Farklı sanat dalları birbirini böyle
laşmak benim için daha rahat olacak.
güzel destekliyor işte.
“Terimiz toprağa
Balerin’de de hazırlık süreci de dâhil
Alkışlarımız havaya karıştı,
olmak üzere bir balerinin şimdiye
Ateşe verdik umutlarımızı
kadar sahne üzerinde görmediğimiz
Küllerinden doğsun diye
yönlerini, iç dünyasındaki açılmamış
Ve suya yazdık zamanı
kapılarını ve kendisiyle en derinden
Işıklarını yeniden yaysın diye.”
yüzleştiği hâllerini paylaşıyoruz ki bu
da izleyiciyle aramızda kurulan sami-
AT: Hollywood’da, balenin ele alışına
mi bağımızı daha da güçlendiriyor.
bakacak olursak, klasikleşen The
Red Shoes (1948)’un etkisiyle masal-
AT: Geçen sezon Moda Sahnesi’nde
sı anlatımların ardından, eksen, Billy
sahnelenmeye başlayan Balerin
Elliot (2000), Mao’s Last Dancer
78
adlı danslı oyununuz epey ilgi çekti.
“Tüm balerinlerin insanüstü çabası-
nın karşılığı elbet alınacaktır.” Öyle
değil mi? Bu sezona dair planlarınızı
da öğrenebilir miyiz?
İK: Elbette çabalarımızın karşılığını
almak için çalışmaktayız. Sezona
parçası olmaktan çok mutlu olduğum
Moda Sahnesi’nde ekim ayında sah-
nelenecek yeni bir dans tiyatrosuyla
başlıyorum aynı zamanda Balerin de
devam ediyor olacak. İkinci sezon
içinde Devlet Opera ve Balesi’nde
yapılacak yeni bir projede sahne-
lerde olacağım. Teşekkür ederim...
Sevgiler, iyi seyirler.

79
Ne Demişti Rocky?
“Herkes Değişebilir”
altDeneme Nazlı Erdol

16 yaşındayken nasıl biriydiniz? Okula gitmekten başka


neler yapıyordunuz mesela? Açıkçası ben ne yaptığımı hayal meyal
hatırlıyorum. Puslu anılarım arasında çok da kale alınacak bir başa-
rım yok; ya da 16 yıllık engin olmayan hayat tecrübemin imrenilecek
özel bir yanı... Sizi ise hiç bilmiyorum... Ama Alex Turner ne yapıyor-
du onu biliyorum: Arctic Monkeys’i kuruyordu. Bugünlerde rock
müzik çevrelerinin en havalı kişilerinden biri olan Alex Turner, 2002
yılında Arctic Monkeys’i kurduğunda yüzünü sivilceler basmış bir
ergendi. Ancak sadece sivilceli bir ergen olmadığını, günümüz
rock müziğinde kendine hatırı sayılır bir hayran kitlesi edinmiş Ar-
ctic Monkeys’i kurarak ve onu bugünlere taşıyarak kanıtlamış oldu.
Bu noktada hemfikir olalım mı?
Olduğumuzu varsayarak tarihin tozlu sayfalarını eşeleme-
ye devam ediyorum. Takvim yaprakları 2003 yılını gösterdiğinde
Alex Turner, Matt Helders, Jamie Cook ve Andy Nicholson adlı
dört arkadaş, kiraladıkları stüdyoda provalar yapmaya devam
ediyor ve ortaya birtakım şarkılar çıkıyor. Bu şarkılar -tam 18
adet- CD’lere yazılıyor ve konserlerde ücretsiz olarak dağıtılmaya
başlıyor. Buradaki “CD yazmak” deyimi bile öyle nostaljik ki şimdi
düşününce... Bizim genç maymunlar MySpace’te de gitgide popü-
ler olmaya başlıyor ama bu durumdan kendilerinin bile haberi yok,
çünkü sayfayı açan kendileri değil kendileri gibi tıfıl hayranları...

Bu Çocuklardan “Olacak”
Alex Turner’ın sivilceleri bir türlü geçmiyor ama Arctic Monkeys’in
ünü İngiltere’nin kuzey kesimlerini de aşarak ülke geneline yayıl-
maya başlıyor. Derken 2005’te plak şirketi Domino ile ilk imza ve
2006’da ilk albüm Whatever People Say I Am, That’s What I’m Not...
80
Eleştirmen olmaya çok da gerek yok, İkinci Bir “Am” Gelir Mi? Hayır, Gel-
bu albümü dinleyen müzik meraklıları mez
Arctic Monkeys’in ününün dünyaya Peki, sonra ne oldu? Turneler, konser-
yayılacağını illaki fark etmiştir. Uzun ler, müzikal işbirlikleri derken Arctic
lafın kısası 20 yaşındaki Alex Turner Monkeys cephesinden gelen 5 yıllık
önderliğindeki Arctic Monkeys, lis- sessizlik... Bu süre boyunca grubun
telerde bir numaraya ulaşan iki par- hayranlarında beklenti yükseldikçe
çasının da olduğu bu ilk albümüyle yükseldi, merak katlanarak büyüdü,
“Benden olacak” diyor. sabırsızlık, “ikinci bir AM gelir mi”
Grubun tüm albümlerinin heyecanı herkesi sardı. Nisan 2018’de
yazılma sürecini, çıkış hikayesini, yeni albümün adı açıklandı: Tranqui-
eleştirmenlerden aldığı yorumları, lity Base Hotel & Casino... 11 Mayıs’ta
listelerdeki başarısını ya da önce da albümün yayınlandı.
çıkan şarkıları anlatmaya lüzum yok.
Ancak olabilecek en basit tabirle Hediye Piyano ile Albüm Besteledi
özetlemek gerekirse, grubun bu ka- Albümün sound’undaki değişim fark
yıttan sonra çıkardığı tüm albümlerin edilmeyecek gibi değildi. Alex Tur-
ortak paydası, gitar ağırlıklı, melodik ner, menajeri tarafından kendisine
ve çoğunlukla enerjik şarkılardan hediye edilen piyano ile belki de kim-
oluşuyor olması. senin aklına gelmeyecek kadar haşır
neşir olmuş, albümdeki tüm şarkıların
Cayır Cayır Gitarlar, Aslan Gibi Şar- bestelerini bu piyanoyla yapmıştı.
kılar Haliyle ortaya eski albümler gibi in-
Alex Turner, iyi şarkı yapmanın ma- die rock ya da garage rock türlerine
tematiksel bir formülü varmış ve o yakın değil, lounge pop, space pop
bunu çözmüşçesine art arda patlatı- ya da glam rock olarak kategorize
yor bombaları. Ve siz de hiçbir şarkıyı edilebilecek bir Tranquility Base Ho-
geçmemek suretiyle albümü baştan tel & Casino albümü çıkmıştı.
sonra dinliyorsunuz. En azından be-
nim için böyle oldu her seferinde. Julian Casablancas Gitti, Yerine Da-
vid Bowie Geldi
Arctic Monkeys’in dünya ça- Albüm tarzındaki cesur değişimle
pında başarı yakaladığı ve dinlemeye müzik eleştirmenlerinden genellikle
doyulmayan 2013 çıkışlı AM albümü olumlu tepkiler alsa da grubun hay-
çıktığında da bu durum değişmiyor. ranları bu durumdan pek memnun
Yine cayır cayır gitarlar, aslan gibi kalmadı. Arctic Monkeys’in gitar
şarkılar. Her dinlediğinizde başka ağırlıklı müziği nasıl değişebilirdi?
bir favori belirlediğiniz ve “boş yok” Aslında cevap çok basit: Basbayağı
dediğiniz bir albüm. değişebilir, neden değişmesin ki?
20 yaşında sivilceli bir ergenken
81
tanıştığımız Alex Turner bugün 32 da dâhil...
yaşında. O yaşlarda benzemek iste-
diği kişi Julian Casablancas, müziğini
örnek aldığı grup ise The Strokes idi.
Şimdiyse etkilendiği isimler arasında
David Bowie ya da Serge Gains-
bourg olduğunu açık açık söylüyor.
O yaşlarda okuduğu kitaplar, izlediği
filmler ve etkilendiği isimlerle şim-
dikilerin bire bir örtüşmesi mümkün
değil. Aradan geçen 10 küsur yılda
siz değişmediniz mi? Herkesin deği-
şip evrilmesi normalken, sevdiğimiz
müzik gruplarının değişimini kabul
etmemek ve kendimizi ihanete uğra-
mış gibi hissetmek ne kadar doğru?

Ne Demişti Rocky? “Herkes Değişe-


bilir”
Hazır yukarıda adı geçmişken, de-
ğişimin en çok yakıştığı isimlerden
biri belki de David Bowie... Hiçbir
zaman bu dünyaya ait değilmiş gibi
görünen Bowie, kendini ve müziğini
mütemadiyen yenilemeseydi bugün
dünyanın en güzel şarkıları arasında
gösterilen klasikleri yine var olur
muydu? Bırakalım Alex Turner ve ar-
kadaşları da değişimden korkmamış
Bowie ağabeylerinin (ya da her kimi
istiyorlarsa) izinden gidebilsinler. Biz
de onlara sırtımızı dönüp yadırgamak
yerine anlamaya çalışalım ve kabulle-
nebilelim. O zaman ana teması deği-
şim olan Rocky IV filminin sonunda,
Rocky Balboa’dan duyduğumuz son
derece basit ve net replikle bitirelim
bu yazıyı: “Eğer ben değişebiliyor-
sam, siz değişebiliyorsanız, herkes
değişebilir!” Evet, buna Alex Turner
82
Kesin Dönüş
altKurmaca Pelin Kıvrak

Her ait olmayışın bir bedeli var.


Zafer Şenocak

Anneannem, dedem, annem ve teyzem, 1984 yılının Tem-


muz ayında, ömürlerinin yirmi senesini geçirdikleri İsviçre’den,
bagajı ağzına kadar dolu yeşil bir Volkswagen’in içinde, bir daha
geri dönmemek üzere ayrılmışlar. İki gün süren yolculuk boyunca
gurbette geçirdikleri kötü zamanlardan bahsedip geleceğin çok
güzel olacağına birbirlerini inandırdıktan, anneannemin bir gece
önce hazırladığı köfteli sandviçleri yedikten ve sınır kapısındaki po-
lislere kartonlarca sigara hediye ettikten sonra nihayet Türkiye’ye
varmışlar. Evinin sınırları içinde her şeyin kendi istediği şekilde
yapılmasına alışık olan anneannem için bu yolculuğun en zor yanı,
kocaman bir tıra yükledikleri odalar dolusu eşyanın akıbetine kafa
yormakmış. Dedemin her molada portatif buzdolabından çıkarıp
itinayla keserek önüne koyduğu meyvelere elini sürmüyor, “Aklım
eşyalarda kaldı Ethem... Ya bizden önce varır da sokağa bırakırlarsa
mobilyaları?” diye endişeyle uzaklara bakıyormuş.
Eşyalar tam da nakliyecinin söylediği gibi on gün sonra İs-
tanbul’a varmış. Ama teyzemin anlattığına göre anneannemin kay-
bolan eşyalara dair endişesi, açtıkları en son kutudan çıkan en son
kadeh güzelce yıkanıp camlı vitrinin içindeki dantel örtünün üzeri-
ne konana kadar geçmemiş. Anneannem ve dedem - Avrupa’dan
memlekete dönen her misafir isçi gibi - fabrikada söylediklerini zar
zor anlayan bir şefe her gün rapor vermedikleri, dedemin kış ge-
celeri sıcak yatağından kalkıp vardiyasına gitmek zorunda olmadığı
ve küçük bir Ege kasabasından aldıkları evin önünde torunların
neşeyle oynadığı bir emekliliğin hayalini kuruyorlarmış. Bu hayaller
öyle net, öyle huzurlu, öyle muhtemelmiş ki duyanlar Türkiye’den
uzak geçirdikleri yirmi yılın acısını yirmi günde çıkaracaklarına ikna
olurmuş. Ama insanın hayallerden değil de hiç aklına gelmeyenler-
83
den korkması gerektiğine inanan an- kardeşimle anneannemin evinde
neannem, öngöremediği olasılıkların kaldığımız hafta sonları sandalyele-
korkusunu tanıdığı eşyalara bağlana- rin üzerine çıkıp salondaki yüksek
rak kovuşturabileceğini düşünmüş. dolapların içlerini karıştırmaya bayı-
Haftalar süren tartışmaların ardından lırdık. Anneannem düşüp bir yerleri-
çorba kepçesinden çamaşır makine- mizi incitmemizden korkardı ama biz
sine kadar bütün eşyaları paketleyip dolabın derinliklerinde kırmızı-beyaz
Türkiye’ye göndermeye herkesi ikna ekoseli mutfak örtülerine sarılı ‘gizli
etmiş. oyuncaklara’ erişmeden inmezdik. Bu
Çocukluğumun pek çok oyuncaklar anneannemin İsviçre’den
anına şahitlik eden eşyaların, o sıcak getirip bir kez bile kullanmadığı et
temmuz günü Winterthur’daki apart- dilimlere makinesi, kıyma makinesi,
manlarının önüne yanaşan bir tıra makarna makinesi gibi mutfak eşya-
yüklenip getirilen eşyalar olduğunu larıydı. Yanımızda getirdiğimiz oyun-
yakın zaman öncesine kadar bilmi- caklardan sıkılınca anneanneme gi-
yordum. Kesin dönüş yaptıktan beş dip bu makinelerin nasıl çalıştığını biz
yıl sonra (ben henüz bir yaşında bile göstermesi için yalvarırdık. İkimiz de
değilken) babalarını aniden kaybe- kırmızı plastik kollu “manuel” makar-
den annem ve teyzem, eski eşyaları na makinesini merak ederdik en çok.
görmenin acılarını derinleştirdiğini Anneannem de anlatırdı: hamurun
fark edip onları teker teker elden hangi incelikte açılması gerektiğini,
çıkarmak istemişler. Ama anneannem bıçakları değiştirerek kaç farklı şekil-
hayatında sahip olduğu ilk eşyalar de makarna yapılabildiğini, sonra o
olan bu mobilyalardan kopamamış. makarnaların nasıl pişirileceğini… Ve
Koltukları farklı kumaşlarla kaplatıp, tüm bunları gelen misafirlere çeyizini
sehpaların, dolapların düzenli onarı- gösteren genç bir kız gibi gözleri
mını yaptırıp ve hatta perdeleri her parlayarak anlatırdı. Sonra makineyi
hafta yıkatıp yıllar boyu kullanmış. yine bezlere sarıp dolaba kaldırırdı.
Kendi evlerinde yeni eşyalarla yeni Birlikte markete gittiğimiz
hayatlar kuran annem ve teyzemin zamanlar makarna reyonundan
haftada birkaç saat de olsa annean- geçerken “Spagetti alalım mı an-
nemi evinde ziyaret etmekten hüzün- neanne?” diye sorduğumda, “Evde
le karışık bir haz aldıklarını hisseder- tazesini yapabiliyorken bu içinde
dim çocukken. Sanki anneannem bu ne olduğunu bilmediğim paket
evde defalarca hayranlıkla izledikleri makarnayı alır mıyım?” derdi bana.
ama sonu çok kötü biten bir film Ama onun evinde kaldığımız her gün
gösteriyor ve onlar salona istedikleri üşenmeden bize el açması börekler,
zaman girip filmin sonunu izlemek gözlemeler, mayalı poğaçalar, hamur
zorunda kalmadan çıkabiliyorlardı. tatlıları hazırlayan bu marifetli kadı-
Benden iki yaş küçük kız nın makarna makinesini bir kez bile
84
kullandığını hatırlamıyorum. Önce- gelmediğine aklımın ermediği bir
leri bu durumdan yaramaz kardeşimi yaşta anneannemin hissettiklerinden
sorumlu tutar, anneannemin bizim utandığını düşünürdüm. Sanki genç
yanımızda bıçaklı bir makineyi çalış- Zehra hâlâ İsviçre’deki dairede otu-
tırmama sebebinin kardeşimin kendi- rup Türkiye’ye dönmenin hayallerini
ni yaralaması ihtimaliyle ilişkili oldu- kuruyor ve karşımdaki beyaz saçlı
ğunu düşünürdüm. Yıllar geçtikçe bu kadın o genç kızın yerinde olmak is-
ihtimal zayıfladı ama anneannem bize tediği için utanıyordu. Ne tuhaftır ki
hiç makarna pişirmedi. Belki kızlar yıllarca ve defalarca kullanıldığı için
ödev yaparken onları birkaç saatli- değil, bir kez bile kullanılmadığı için
ğine evde bırakıp dedemle baş başa anılarla yüklüydü makarna makinesi.
gezmeye çıktıkları bir gün almışlardı ‘84 yazında, yan yana dizilmiş yüzler-
bu makineyi ve dedemin oturmaya- ce eşyayla birlikte Avrupa şehirlerini
cağı bir sofraya konacak bir yemek geze geze Türkiye’ye gelmesi dışında
için kullanmaya eli gitmiyordu... Belki bir hikayesi yoktu; ama öğrenmek
İsviçre’de beraber geçirdikleri yirmi istediğim bir sürü hikayeyi mıknatıs
güzel yıl, Türkiye’ye döndükten sonra gibi kendine çekiyordu.
hayallerinin onda birini bile gerçek- Geçen ay çok uzun bir se-
leştiremeden geçirdikleri beş yıldan yahatten döner dönmez anneannemi
çok daha özel bir yer etmişti anıla- ziyarete gittim. Teyzemle birlikte çar-
rında... Peki, öyleyse neden teyzemle şıdaki mobilyacıda bu kez koyu yeşil
annemin dediği gibi kurtulmamıştı kumaşla kaplattıkları koltuklardan
bu makineden ve diğer eşyalardan? birinde yan yana oturduk. Kahvele-
Kahkahâlardan çok hayal kırıklıkları- rimizi içerken yeni aldığı halıların iç
na şahitlik etmiş bu beş odalı dairede karartıcı renginden şikâyet etti. “Eve
neden sürekli yenilediği eski eşyalar alıp getirince dükkânda göründüğü
arasında yaşıyordu hâlâ? gibi durmuyor,” dedi ayaklarımızın
Bu soruların cevaplarını altındaki halıyı eliyle işaret ederek.
yıllarca ne eşyaların ne de anne- Sonra hırkasının cebinden bazı kâ-
annemin hikâyelerinde bulabildim. ğıtlar çıkarıp hep sehpanın üzerinde
Çiçeklerle bezeli balkonunda bazen duran ilaçlarının yanına koydu. Her
saatlerce sohbet ederdik. Otuz yıl gelişimde ona hikâyeler anlattırıp
önce başına gelen bir olayı bütün not tuttuğumu bildiğinden ben gel-
detaylarıyla anlatışını hayranlıkla meden önce aklına gelenleri bir kâ-
dinlerdim. Ama konu hisleriyle ilgili ğıda yazdığını düşündüm. Ama hepsi
bir itirafta bulunmaya geldiğinde başka renk kalemlerle yazılmış notlar
“yaprak sarması güzel olmuş mu?” uzunlu kısalı listelerdi. Bu listeleri
veya “dolapta meyve var, getir de geçmişi hatırlamaktan çok yapacak-
yiyelim...” diye hemen lafı değiştir- larını unutmamak için yazıyordu.
di. Aidiyetin sadece kimlikten ileri “Anneanne,” dedim, endi-
85
şeyle. “Gerçekten unutuyor musun
yapacaklarını yoksa unutmaktan
korktuğun için mi yazıyorsun?” Kaş-
larını çatarak cevap verdi: “Tabii ki
unutmuyorum. Sibel evdeki işlerin
sırasını, marketten alınacakları bilmi-
yor. Onun için yapıyorum.” Yardım-
cısı Sibel onaylar gibi başını sallayıp
odadan çıkınca anneannem kulağıma
eğilip, “zahmet olmazsa bugün alış-
verişi sen yap, Sibel meyvelerin hep
en kötülerini alıyor,” dedi. “Olur,”
deyip gülümsedim. Sehpada duran
listelerden en uzunu olan alışveriş lis-
tesini elime alıp okumaya başladım.
Köy yumurtası (on iki tane), biber
salçası, kaymaklı yoğurt, yeşil elma,
beyaz tost ekmeği, Toblerone çiko-
lata, altı tane muz, kabak çekirdeği,
Nescafe, diş macunu (beyazlatıcı),
Nivea el kremi, beş tane limon, iki
kilo yemeklik domates, kekik, fiyonk
makarna… Liste uzayıp gidiyordu
ama makarnayı görünce durdum.
“Anneanne,” dedim, “şu dolapta bir
makarna makinesi vardı. Hani sana
geldiğimizde hep oynamak isterdik
onla. Duruyor mu hâlâ?”
“Aç bak, dolaptadır,” dedi,
hiç beğenmediği halıya gözlerini di-
kerek... “Nasıl da iştahla yerdiniz size
ellerimle açtığım taze makarnaları...
Deden kaşla göz arasında üçüncü ta-
bağı doldururdu da teyzen önünden
alırdı, hatırladın mı? Çok kullandım,
eskidi iyice... Ama istiyorsan al, senin
olsun.”

86
Bora Bey’in Ölümü
altKurmaca Ezgi Polat

Yine başaramadım. Yine kurtulamadım ondan. Bu kez


apartmanı bile terk edemedim. Posta kutusundan çıkan zarfı açar
açmaz emlakçıyı arayıp randevuma gelemeyeceğimi söyledim, eve
döndüm. Zarfın içinde bir anahtar vardı ve biz bu notu okurken
çoktan ölmüş olacağını, acilen kasabaya gelmemizi istediğini söyle-
yen bir not. Oysa daha az evvel bu kaosu artık kaldıramayacağımı,
kendime bir ev tutacağımı, ayrı evlerde kalmamızın ikimiz için de
daha iyi olacağını söyleyip ayrılmıştım evden.
Odaya girdim. “Ne o, bakıyorum da benden ayrılamıyor-
sun Cem Bey,” dedi. Bıraktığım yerde birasını içmeye devam ediyor,
televizyondaki bol susmalı salak sanat filmlerinden birini izliyor. Tek
isteği yurt dışındaki festivallere gönderip ödül alabileceği kısa bir
film çekmek. Bunun için tek yaptığı sosyal medyadaki oyunculuk
duyurularına yanıt veren kızlarla yazışıp durmak. Bir yığın yete-
neksiz hayalperest. Benim duygularım yokmuş, öyle diyor. Kimse
kusura bakmasın, bir banka duygularla dönmüyor. Hiçbir yönetici
olduğu yere duygularıyla gelmedi bugüne kadar. Ben de ona şöyle
diyorum, “Senin kızlarla oynaşmak için kullandığın internetin fatu-
ralarını bile ben ödüyorum ve bunu Telekom’a gidip bankodaki ka-
dınla fingirdeyerek yapmıyorum. Eşek gibi çalışıyorum.” O zaman
o da bana: “Kes be,” diyor. “İşe yaramaz ahlaksız.”
“Bora Bey ölmüş, bırak gevezeliği, üstünü başını toparla,
gidiyoruz.”
“Nasıl yani,” dedi, sırtı dikleşti, yumuşak hatları gerildi,
“sen nereden öğrendin?”
Bira şişesini elinden aldım, zarfı uzattım. Aceleyle açtı.
Söyleyeceklerini engellemek istercesine yumruk yaptığı eldivenli
elini ağzına dayadı, burnundan derin bir nefes verdi, bir süre öy-
87
lece kaldı. O siyah deri eldivenleri mutlaka ziyaretine giderim. Annem
o kadar uzun süredir çıkarmıyor ki Alzheimer, ona tuttuğum bakıcılarla
artık parmaklarının neye benzediğini anlaşamıyor ve sürekli gözetim altın-
unuttum. da tutulması gerekiyor.
Üzerini giyinmek için ayak- “Ben arkada uzanacağım
lanınca mutfağa gittim. Şişede kalan gidene kadar, biraz başım ağrıyor,”
birayı lavaboya boşalttım. Tezgâhta dedi.
düzen ve karmaşa iç içe. Benim “Yine benzin almamışsın,”
toparladıklarım, onun dağıttıkları. dedim. “Şu sıçtığımın arabasını kul-
Durağanlıkla hareketliliği aynı anda landıktan sonra benzinini doldurup
isteyen evli bir adam gibiyiz ikizimle. yerine öyle bırakabilirsin.”
Ben evde karımla sakin sakin yaşar- “Amma dırdır yapıyorsun
ken, öbür ben aynı anda metresiyle Cem ya, bu benzin bizi çok rahat ka-
gönül eğlendiriyor. Şimdiyse haberi sabaya götürüp getirir. Olmadı alırız
duyar duymaz ciddi bir adama dö- yoldan, çok zor bir şey değil.”
nüştü birden. Cenk’in Bora Bey’i “Ben de onu diyorum, çok
olmayan babamızın yerine koydu- zor bir şey değil. Ne yapıyorsun,
ğunu düşünmüşümdür hep. Babam nereye gidiyorsun geceleri anlamı-
biz bir buçuk yaşındayken ölmüş. yorum.”
Ona ait hiçbir fotoğraf yok. Ben bu “Dolaşıyorum, ne yapabili-
açığı kazanarak ve elle tutulur şeyler rim.”
satın alarak kapatıyorum. Annem “Dolaşmak dediğin şey
bunun gücü elinde tutmak olduğunu belli bir hızın altında yapılan bir şey.
söylerdi hep. Hayatta kalmak için en Sen uçuyorsun ama altımızdaki uçak
önemli şeyin bu olduğunu. İleride değil.” Torpido gözünü açtım, üstteki
değerleneceğini düşündüğü bir arsa kâğıdı çıkarıp arkaya uzattım. Bak
satılığa çıkarıldığında ilk işi elindeki bakalım.
daha az değerli olan birini satıp onu Cenk kâğıdı çıkarıp incele-
almak olurdu. Böylece neredeyse di. “Trafik cezası,” dedi, “ee bunun
hiçbir şey yapmadan babasından benimle ne ilgisi var?”
kalan arazilerin değerini üçe katladı. “Cenk,” dedim, “mobese
Üzerlerine binalar dikti ve kiralarını kameralarına yakalanmışsın.”
topladı. Ama şimdi onu huzurevinde “Fotoğraftan anlaşılmıyor
ziyarete gittiğimde, “Boş ver oğlum,” ki,” dedi, “hem ne malum senin olma-
diyor, “mal mülk için kendini hırpala- dığın. Net olan tek şey plaka.”
ma, hepsi fani.” Yanlış anlaşılmasın. “Ters ters baktım ona. Aşırı
Sorumluluklardan kurtulmak için an- derecede sinir bozucu bir tipsin,”
nelerini huzurevine atıp bir daha ar- dedim. “Hangi günler arabayı senin
kasına bakmayan hayırsız evlatlardan aldığını biliyorum herhâlde.”
değilim. Ayda bir, en kötü iki ayda bir “Kanıtın var mı?”
88
“Tamam, her neyse. Cezayı ondan nefret edecek. Bu yaşta bir
sen ödeyeceksin. Haberin olsun.” adamın çoluğu çocuğu olmaz mı hiç.
Sonra yolda bana yeni Hiç mi evlenmemiş? Ne halt ediyor
tanıştığı bir kızdan söz ediyor. Çok o izbe kulübede belli değil. Aklımda
güzelmiş, psikoloji doktorası yapıyor- Cenkle birlikte kasabadan buraya
muş ve Cenk’le buluşmak istiyormuş. kadar yürüyüp yağmura yakalandı-
Bunu onun yerine yapabilir miymi- ğımız gün var. Bora Bey verandada
şim? Cenk’in yüzünün ve bedeninin bira içiyor, öylece manzaraya bakı-
sağ yanı yanık. Uzun saçlarıyla yüzü- yordu. Kasabadaki insanların yalnız,
nün yarısını daima kapatıyor. İnsanla- huysuz, tek bacaklı bu adamdan söz
rın bakışlarından bunaldığı için okula ettiğini duyardım bazen. Kimi zaman
gitmeyi bıraktı, bazı geceler arabayla kasabada bir hayalet gibi dolu dolu
gezinmek haricinde evden dışarı tekel poşetleriyle görünür sonra bir
çıkmıyor ve sosyal medyada benim anda kayboluverirdi. Biz birbirimize
fotoğraflarımı kullanıyor. şüpheyle bakarken seslenmişti.
“Sevişmek serbest mi?” “Gençler gelin, zatürre ola-
“İğrençleşme.” caksınız, yağmur dinince gidersiniz.”
“Şaka yapıyorum,” dedim, Usul usul gitmiştik yanına.
“sen de ciddi değildin herhâlde.” Sırılsıklamdık. İçerden ikimize havlu
Değildim tabii. “Kızla bulu- getirip kaç yaşında olduğumuzu sor-
şup ne konuşacaksın? Borç alacak muştu. “On bir,” demiştik bir ağızdan.
hesabı mı Euro Dolar paritesi mi? Yağmur dinince arka bahçede ateş
Doktora yapıyor, çok kitap okuyor, yakıp etrafına dizildik, odunlardan
bütün kültleri izlemiş diyorum sana yükselen alevler giysilerimizi hafiflet-
duymuyor musun?” miş, yanaklarımızı kızartmıştı. “Dikkat
“Ben olmasam ne yapacak- edin,” dedi Bora Bey, “kırlangıçlar
tın Cenk? Ya bir ikizin olmasaydı?” su yüzeyine yakın uçuyorsa az sonra
“Belki o zaman yanmazdım.” yağmur yağacak demektir. Nasıl,
Yolun kalan kısmında ağzımızı aç- kurudunuz mu?” Gülümseyerek
mıyoruz. Arabayı olabildiğince hızlı başımızı salladık. Cenk’in gözleri
sürüyorum. Taşındıktan sonra kasa- hayranlıkla parıldıyordu. “Kamp ate-
baya ilk gelişimiz. Sular çekilmiş, göl şinden güzeli yoktur,” dedi Bora Bey,
yerini çatlamış bir çamur birikintisine “hiçbir şey böylesine ısıtamaz insanı.
bırakmış. Birçok yerde ağaçlar ke- İyisiniz değil mi gençler?” “İyiyiz,”
silmiş, yerine apartmanlar dikilmiş. dedi Cenk, teşekkür etti. “Hadi o za-
Yine de gölün karşısındaki kasaba man,” deyip kalktı Bora Bey, “madem
gözüme aynı görünüyor. Her şeyi ateşi yaktık, balıkları ızgaraya atalım,
değişse bile yüzyıllar boyunca aynı açsınızdır.” Hiçbir şey söylemeden
hava kalacak sanki. Buraya başka bir eve doğru sendeleyerek yürüyüşünü
Bora Bey gelecek ve yine kasaba izledik. Her ne kadar tavırları öyle
89
değilse de eksik uzvuyla yardıma Elindeki zarfı sehpanın üze-
muhtaç, yalnızlığıyla ilgiye ve sevgiye rinde bulmuş. Yanına gidip kanepeye
aç olabileceğini düşündürüyordu oturdum. Zarfın üzerinde isimlerimiz
insana. Orada insanı teslim olmaya vardı. İçinden bir cd çıktı. “Oyun
iten bir tür büyülü güç vardı, biz oynuyor bizimle,” dedim. Cenk bana
de itiraz etmedik ve ardından ona ters ters baktı, CD’yi oynatıcıya takıp
yardıma gittik. Böyle başlamıştı her televizyonu açtı. Ekranda Bora Bey
şey. Bana öyle geliyor ki Bora Bey de belirdi, göz altları torba torba, gri-
yalnızlığının farkına bizimle varmıştı. leşmiş saçları ensesinde toplanmış,
Yine yağmur yağmış, yine dinmiş, zayıf. Üstünde oduncu gömleği ve
ıslak toprak ve ahşap kokuyor her kargo pantolon var. Oturduğumuz
yan. Ve biz şimdi verandada, çatıdan kanepeye oturup konuşmaya başladı.
alnımıza, kollarımıza damlayan yağ- “Birkaç aydır çok hastaydım, ciğer-
mur sularını silerken muhtemelen lerim nalları dikmişti. Hastaneye
aynı şeyleri anımsayarak birbirimize gitmek, tedavi olmak istemedim.
bakıyor, Bora Bey’in kapıyı açmasını Vakit dolunca gitmeyi bilmek gerek.
bekliyoruz. Böyle bitecek. Ne yas, ne Kolilerdeki bazı defterleri ve ıvır zıvırı
sızlanış. Ölünün ardından çıkarılan arka bahçede yaktım. İnsanın sırları
hiçbir gürültü yok orada. da kendiyle birlikte ölmeli.”
Ev sessiz. İçeride rahatsız Konuşurken gözlerini göz-
edici bir koku var. Cenk bana baktı, lerime dikiyor sanki. Korkunç bir ür-
gözleri doldu, abartılı hareketlerle perti olduğum yerde beni titretiyor.
kanepeye oturdu, başını ellerinin Bütün bunlar bir şaka olsun istiyo-
arasına alıp ovuşturmaya başladı. El- rum. Ama değil. Viskisini yudumlayıp
bette ben de üzülüyorum ama onun sigarasından bir fırt çekiyor, devam
bugün coşkulu bir acı yaşayıp yarın ediyor.
bu konuyla ilgili işe yaramaz bir film “Sizden istediğim tek bir
senaryosu yazmaya başlayacağını şey var. Hanımlar, beni arka bahçeye
da biliyorum. Bu bana komik geliyor. gömmez de kıçıma pamuk tıkayıp vü-
Yapmacık ya da samimiyetsiz olmadı- cudumu pudralamalarına, tepemde
ğını biliyorum ama komik. dua okuyup iyi bilirdik diye bağır-
Arka odaya gittim. Elbise malarına izin verirseniz sizi rahat bı-
dolabının içine, yatağın altına baktım. rakmam, haberiniz olsun. İnandığım
Kimse yok. Hiçbir şey değişmemiş. şekilde yaşadım, inandığım şekilde
Aynı yatak, aynı dolap, hiçbir geomet- ölmek hakkım. Bir de ev sizin artık.
rik forma uymayan aynı şekilsiz boy Ben daha fazla kokmadan şu işi hâl-
aynası. Kendime baktım, yüzümün ledin. Üst kattayım.”
yarısının yanık olduğunu düşündüm Cenk’le birbirimize baktık.
ve bir elimle o tarafı kapattım. Cenk, İçim sıkılmıştı, pencereye gittim,
“Buraya gel,” diye seslendi içerden. başımı dışarı çıkarıp derin bir nefes
90
aldım. Yağmur yağacak gibi ama ça- sıyla abartılı konuşmalar. Bence film
tal kuyruklu kırlangıçlar artık haber mide bulandırıcı ve sıkıcıydı. Üstelik
vermiyor. Göl yok, sazlıklar yok, ka- siyah beyazdı. Siyah beyaz filmlerden
rabataklar yok. Katılaşıp solmuş yaşlı nefret ederim. Yine de küçük düşme
bedeni geliyor gözümün önüne. Bora korkusuyla bunu onlara söylemedim.
Bey burada. Burada, bizimle birlikte. Bora Bey filmlerin yanında bir de her
Sanki birazdan kapı açılacak, “Haydi hafta kitaplığından bir kitap seçip
hanımlar balığa,” diyecek ve pis pis onu bitirmemizi isterdi. Cenk hızlı bir
sırıtacak. okurdu. O, kitapları bitirdikçe Bora
“Nasıl yani, anlayamadım,” Bey mest olur, ödül olarak Cenk’i ba-
dedim. “Biz mi gömeceğiz?” lık tutmaya götürürdü. Bana bakarak,
Evet anlamında başını salla- “Zehir gibi bu çocuk,” derdi. O zehir
dı. gibiydi, ben bir hiçtim. Onu daha çok
“Bence polise haber vere- sevdiğini düşünüyordum. Bu ayrımcı-
lim,” dedim. “Böyle bir şey yapama- lık beni sinir ediyordu.
yız. Başımız belaya girer.” Cenk’e baktım. Elindeki zarfı
“Saçmalama,” dedi. “Polise sehpanın üzerine bıraktı, “Bir an önce
haber verirsek vasiyetini yerine kazmaya başlamamız gerek,” dedi.
getiremeyiz. Esas o zaman başımız Kürekleri elimize alıp sedir ağacının
belaya girer. Bizim yapmadığımızı az ötesinde toprağı oymaya başladık.
nasıl kanıtlayacaksın? Burada kimse- Yağmurla yumuşamış toprak işimizi
nin ruhu duymaz zaten. İstediği gibi kolaylaştırıyor. Ancak buraya kadar
gömülmek hakkı.” uzanan kökler var. Kökleri kesip
Cenk bir bakıma doğru kazmaya devam ediyoruz. Cenk’in
söylüyordu. Bu kadarı Bora Bey’in rahatsız edici hızlı solumaları, küre-
hakkıydı. Üçümüz yine eskisi gibi bir ğin toprağın bedenine saplandığı an
aradaydık. Bazı günler bu kanepeye çıkardığı o korkunç ses.
dizilir, birlikte film izlerdik. İlk izledi- “Eskiden durmadan evden
ğimiz film, Fil Adam’dı. Filmden sonra kaçıp buraya gelirdin,” dedim.
bahçede balıkları pişirirken Bora Cenk bir an durdu, küreğe
Bey bize ne anladığımızı sorunca dayandı, tişörtünün eteğini kaldırıp
Cenk hemen atılmıştı. “Kalıplaşmış terli yüzünü sildi. O yanık ellerinden
fikirler, farklı olduğu için dışlanan bir hiç çıkarmadığı eldivenler sayesinde
adam, insanların acımasızlığı filan.” avuçlarını korudu, benimkilerse su
Sonra şöyle demişti: “Herkes fil toplamak üzere.
adamı aşağılayarak aslında kendini “Hatırlıyorum,” dedi. “Götü-
yüceltiyor. Kusurlu adamın varlığı mü az kurtarmadın.”
öbürlerini harika ve tastamam var- Kasabanın bu yakasına geç-
lıklar olduklarına inandırmak için bir memiz yasaktı. Ama Cenk, annemin
fırsat.” On iki yaşında biri için fazla- yasaklarına aldırış etmez, evden
91
kaçıp Bora Bey’in yanına gider, geç peki,” dedi, “her şey bittikten sonra
saatte döndüğünde ağzı bira kokar, neden gelmedik?”
yürürken ayakları birbirine dolanırdı. “Son gelişimi unuttun her-
Onu oracıkta boğup öldürüvermek hâlde,” dedim, “küreği biraz daha
isterdim ama banyoya götürüp yüzü- derine daldırdım.”
nü yıkar, annem görmeden yatağına “Böylesi işimize gelmiş ol-
yatırırdım. İlk biramızı on dördü- malı,” dedi, “güzel bir anı olarak kal-
müzdeyken tatmıştık. Cenk benim masını istedik ve düşledik. Düşlemek
gibi yüzünü buruşturmamıştı. Bence her zaman yaşamaktan daha kolay ve
tadında hiçbir güzellik yoktu ama sınırsız.”
onlar karşılıklı içiyor ve derin sohbet- “Bu çukur yeter bence ar-
lere dalıyorlardı. Bu sohbetlerden tık,” dedim.
olabildiğince uzak duruyordum. İki Kürekleri kenara atıp ora-
çakırkeyif karşılıklı felsefe yaparken cıkta biraz soluklandık. Hava karar-
yanlarında Cola’mı yudumlayıp süm- mak üzere. İkimiz de susuyoruz. Aynı
sük sümsük oturmak oldukça sıkıcıy- şeyleri düşündüğümüze eminim.
dı. İkimizin de aklı şimdi dibinde oturdu-
“Tek kimlik hırsızı sen değil- ğumuz ağaçların, çalıların tutuştuğu
sin,” dedim. günde. Ahşap evde oturmuş sohbet
“Nasıl yani,” diye sordu. ediyorduk. “Bence Poe, gerçek bir
“Bir keresinde senin okudu- şair,” diyordu Cenk, “düzyazılarında
ğun Fareler ve İnsanlar’ı çalıp Bora bile kelimeler istisnasız bir ahenkle
Bey’e gitmiştim, senmişsin gibi dav- akıyor. O kadar melodik, uyumlu ve
ranıp kitabı bitirdiğimi söylemiştim.” büyüleyici ki. İnsan onu okurken ne
“O ne yaptı peki?” anlattığını unutup anlatış biçiminin
“Beni tebrik etti, balığa büyüsüne kapılıyor.” Bora Bey onu
çıkardı, yanından ayrılacağım sırada, hayranlıkla dinliyordu. Poe kimdi ha-
‘Cenk’e selam söyle,’ deyip elime tırlamıyordum. Hiçbir şeyini de oku-
bir poşet tutuşturdu. İçinde senden mamıştım. İkimiz de on beş yaşınday-
çaldığım Fareler ve İnsanlar vardı.” dık, tıpatıp aynı görünüyorduk, hatta
Bora Bey, annemden sonra biyoloji hocamızın söylediğine göre
bizi karıştırmayan tek kişiydi. Dört dnalarımız bile aynıydı. Onun anla-
yıl boyunca bir kez bile yanılmamış- dıklarını ben niye anlayamıyordum,
tı. Oysa Cenk yanmadan önce bizi ben neden öyle konuşamıyordum.
karıştırmamak imkânsızdı. Bütün ka- Neden o özgürce evden kaçabili-
sabayı birbirine katabilecek, akılları yorken ben onun arkasını toparlıyor,
karmakarışık edebilecek bir güçtü yine de annemin tartakladığı taraf
elimizdeki ama Bora Bey bu numara- oluyordum. Ne farkımız vardı sanki.
ları yutmuyordu. Bu sinir bozukluğu ruhumu öyle sıkı
“Sonra neden gelmedik kavramıştı ki onlar susunca olan bite-
92
nin farkına vardım. İçeriye boğucu bir diye sordu. “Hayır,” dedim, “çıplak
duman sızıyordu, dışardan çıtırtılar olmalı.” Onu soyduk. Teni sapsarı,
geliyordu. Dışarı çıktık. Bahçe yanı- ama altına hapsolmuş kanın rengi
yordu. Cenk toprağı avuçlayıp yanan gitgide mavileşiyor sanki. Başucun-
çalıların üstüne atmaya başladı. Ben daki battaniyeyi yere serdik, ben baş
öylece bakakaldım. Bora Bey evin tarafına geçtim, Cenk ayaklarına. Bir,
yanındaki çeşmeye koşunca ben de iki, üç. Kaskatı. Ikına sıkıla kaldırdık
kıvrak zekâlı ikizime doğru atıldım, ve yere, battaniyenin üzerine cansız
yerden bir avuç toprak aldım ve alev- bedeni bıraktık. Tahmin ettiğim
lerin üzerine atarken bir anda den- kadar kötü kokmuyor, yine de beni
gemi kaybediverdim, belki de onu rahatsız eden, buradan çıkmak, onu
bilerek ittim. Cenk alevlerin üzerine bir an önce toprağa salmak arzusu
uçtu, bedeni tutuşurken bağırmaya uyandıran pis bir hava doluyor içime.
başladı. Öylece acı çekişini izliyor- Zar zor nefes alıyorum. Battaniyenin
dum. Sanki yanan o değil bendim. uçlarından tutup kaldırdık ama henüz
Nutkum tutulmuştu. Ne yapmıştım? birkaç merdiven inmişken Bora Bey
Bora Bey hortumu sürükleyerek bize büyük bir gümbürtüyle battaniyeyi
doğru koşuyordu. Çok geçmeden terk edip yuvarlanmaya başladı.
yangını söndürmüştü. O gece annem Cenk öğürerek banyoya koştu, kusu-
hastane koridorunda beni öldüre- yor, onu duydukça benim de midem
siye tokatladı. “Hani kütüphaneye bulanıyor. Az sonra geldi. Yüzünü
gidecektiniz siz,” dedi, “ya kardeşin yıkamış, kurulamamış, benzi soluk.
ölseydi. Ölseydi belki daha iyi olurdu. “Çok ağır,” dedim. “Protezi
İnsanın yaşamı boyunca, yanı başında çıkaralım.”
kendisinin daha iyi bir versiyonunu Protezi çıkardık, battaniye-
görmesi epey can sıkıcı. nin kenarlarını düşmesin diye daha
Kalktım, elimi Cenk’e uzat- içte tutmaya çalışarak onu çukura
tım, kolundan çekip kaldırdım. kadar taşıdık. Dışarıda hava kararmış,
Çatı karanlık, havasız. Işığı ağaçların gövdeleri yağmuru içmiş,
yaktım. Bora Bey balmumundan ya- renkler koyulmuştu. Bu saatlerde
pılmış bir heykel gibi donuk, oracıkta sazlıklara çekilen karabatakların çığ-
yatıyor. Zehir ya da ilaç gibi bir şeyler lıkları duyulurdu. Şimdiyse sessizlik
içmiş olmalı, yanında kırık bardağı içimi ürpertiyor. Kan ter içindeydik.
da var. Bu bardağı neden atmadı- Battaniyeyi cansız bedenine sıkıca
ğını hiçbir zaman anlamadım. Kırık doladık ve Bora Bey’i kazdığımız çu-
bir bardak. Dudağını yarabilir, elini kura yavaşça bırakıp üstünü toprakla
kesebilir. Ama Bora Bey onu bir sa- kapattık.
nat eseriymişçesine özenle koruyor Annemi dinlememiştim.
ve saklıyordu. Cenk’le birbirimize Cenk evde yaralarının iyileşmesini
baktık. “Giysileriyle mi gömelim,” beklerken bir gün kaçıp Bora Bey’in
93
evine gittim. Bahçedeki yeşilliğin formlara uygun olması gerekmediği
yerini kararmış ot öbekleri almıştı. hakkında bir nutuk atardı. Onun ken-
Ev darmadağındı, şöminenin merme- diyle bu denli barışık olmasını içten
rine dizili ahşap atlar kilimin üzerine içe kabul edemiyordum. Sonra balta
yığılmıştı, anayola bakan pencerenin sesleri kesildi, Bora Bey merdivenin
camı parçalanmış, koltuğun üzerine son basamağında, iri gövdesiyle ses-
düşen cam kırıkları toparlanmamıştı. sizce dikilmiş bana bakıyordu. Yüzüm
Bora Bey bir tuhaftı, alnında bir çizik, yanıyor, kalbim hızla atıyordu. Defter
yanağında ve gözünün üzerinde ha- sepete, eski yerine kaydı, toparlanıp
fif bir şişlik ve morluk vardı. O arka doğruldum, hiçbir açıklama yapama-
bahçede baltasıyla odun yararken dım. O an istese beni öldürebilirdi,
ben, çatı katındaki büyük pencere- bunu çok rahat yapabilirdi, bunu
den göle ve gölün bitiminde uzanan düşününce ayaklarımın boşaldığını
kasabaya bakıyordum. Kasaba Bora hissediyor, bir yandan da bunu dü-
Bey yüzünden Cenk’in yandığı de- şündüğüm için utanıyordum ama
dikodularıyla çalkalanıyordu. Kavga bir daha evine gelmememi, defolup
mı etmişti, belki hırsız girmişti. Omu- gitmemi söyledi. Eve vardığımda
zumu bana ne dercesine salladım, annemden kasabadaki bütün mal
bir şey sormadım. Sonra karanlık varlığını satılığa çıkardığını ve derhâl
köşedeki hasır sepetin içinde duran oradan taşınacağımızı öğrendim.
eski defterleri kurcalamaya başladım. Şehre gidecektik, Cenk ameliyatlar
Açtığım sayfaya hayretle bakakal- geçirecekti, orada okuyacaktık.
dım, bir sonrakine ve bir sonrakine Cenk’e Bora Bey’in zaten artık bizi
de. Kesik bacak resimleriyle doluydu istemediğini söyledim.
her biri. Kimi bir tren rayında kalmış, Cenk yerinden kalktı, az
kimi bir giyotinin önüne yuvarlanmış sonra buz gibi iki şişe birayla yanıma
kesik bacaklar. Bacağının niçin ke- geldi. Yüzündeki lekelere bakınca
sildiği sorusuna bir kez olsun beni sanki hâlâ o alevlerin içinde acı çeki-
tatmin eden bir yanıt vermemiş, her yormuş gibi geliyor. Onca ameliyata
seferinde bu soruyu geçiştirmişti. rağmen değişen pek bir şey yok.
Cesaretimi toplayıp bir protezle ya- “Ateş yakalım mı,” dedi.
şamanın, tek bacaklı bir adam olma- “Emin misin,” diye sordum.
nın onun için çok zor olup olmadığını Gülümseyip eliyle onu takip
sorduğumda, “Empati yapman güzel etmemi söyleyen bir işaret yaptı.
ama böyle keyfim yerinde evlat, es- Odunluktan çıra ve odunları
kiden ne huysuz bir adam olduğumu alıp Bora Bey’in mezarının yanında
bilsen,” der, tok bir kahkahayla konu- ateş yaktık. Bir süre öylece oturduk.
yu değiştirirdi. Bazen de insanların Cenk’in tavırlarındaki sakinlikte beni
eksilerek de tamamlanabileceği, var rahatsız eden bir şey vardı. Eve gidip
olabilmek için her şeyin standart cd’yi aldım, tam ateşe atacakken
94
elimden kaptı. öyle şeyler, boş ver, ikimiz de gergi-
“Ne o,” dedim, “sana kısa niz.”
film çıktı herhâlde.” Sonra telefonunu bana uzattı, du-
“Salak salak konuşma,” dedi, varın önünde dikildi ve fotoğrafını
“anı bu. Herkes senin gibi düşünmek çekmemi istedi. “Hadisene,” dedi,
zorunda değil. Ben senin gibi mater- “bunda bu kadar şaşıracak ne var.
yalist bir adam değilim.” Çek işte. Artık senin fotoğraflarını
“Nesin peki? Bora Bey seni kullanmayacağım.”
göklere çıkarmasaydı da onu böyle “İstersen kullanabilirsin,” dedim, “be-
sevecek miydin?” nim için sorun değil.”
“İnsanlar her şeyi bir karşılık “Hayır,” dedi, “istemiyorum. Çek
beklediği için yapmaz,” dedi. “Onu artık.”
içimden geldiği için sevdim. Ama sen Fotoğraflarını çektim. Yüzü apaçık
karşılığında istediğin şeyi alamadığın ortada, ifadesinde rahatsızlık duy-
için sevilmediğini düşündün. Çünkü duğuna dair hiçbir iz yok. Büyük bir
duygusuz piçin tekisin.” zafer kazanmışçasına bakıyor kame-
CD’yi de alıp eve girdi. raya. Ama eldivenler hâlâ elinde.
Sendeleyerek ahşap eve doğru yü- “Onları da çıkarmayacak mısın,” diye
rüyüşünü izlerken her şey daha farklı sordum.
olabilirdi, diye düşündüm. Şimdi her “Çıkaracağım,” dedi, “güneş doğar
şey istediğim gibi, evet, ama başka doğmaz çıkaracağım.”
türlü olmasını arzuluyorum. Bunun “Peki,” dedim, “gidelim mi artık, çok
için geriye alınması gereken milyon- yoruldum.”
larca şey var. Ve bu mümkün değil “Ben burada kalmak istiyorum,” dedi.
artık. Ardından ben de eve gittim. Israr etmedim. Arabaya binip hızla
Arka odadaki ışık açıktı. Işığa doğru uzaklaştım oradan. Bu kararı işime
yürüdüm, kapıda kaldım. Cenk oda- geldi. Yeni bir ev aramak zorunda
nın köşesindeki boy aynasının önüne değilim artık. O yokken birkaç gün
dikilmiş, saçlarını topluyor, yüzünü içinde her şey düzene girdi. Bir ikinci
apaçık sergiliyor. Daha önce saçlarını el eşya dükkânıyla anlaşıp evdeki
böyle topladığını, aynaya bu şekilde eşyaları sattım. Ikea’ya gidip yenile-
baktığını hiç görmedim. Bakışların- rini aldım. Yeni eşyalarıma bakınca
daki yoğunluk beni ürkütüyor. Birkaç onlara sarılmak geliyor içimden. Öyle
adım attım, aynada beliren yansıma güzeller ki. Cenk’e ait ıvır zıvırları po-
gülümseyip bana döndü. şetlere doldurup ardiyeye koydum.
“Kusura bakma,” dedim, Eşyalarını getirebileceğimi söylemek
“öyle söylemek istemedim, onu içten için ona telefon ettim ama aradığım
sevdiğini biliyorum elbette. Sana kişiye ulaşılamıyordu. Önemseme-
takıldım.” dim. O da benim gibi kafa dinliyor
“Sorun değil,” dedi. “Olur diye düşündüm. Nasıl olsa acelesi
95
yok. Tadını çıkardım. İşteyken gün
boyu evin sakinliğinin, eşyaların te-
mizliğinin ve akşam yetmiş beş inçlik
yeni televizyonumda izleyeceğim
aksiyon filmlerinin hayalini kurdum.
Birkaç gün sonra korkunç bir şey
oldu. Kapı çaldı. Karşımda Cinayet
Büro’dan geldiklerini söyleyen iki
adam vardı.
“İfadenizi almamız gereki-
yor,” dedi tıknaz olan, “size soracağı-
mız sorular var.”
“Ne hakkında,” diye sordum.
“İntihar süsü verilmiş bir
cinayetle ilgili,” dedi öbürü, “yaşlı
bir adamın öldürülüp ahşap evinin
bahçesine gömülmesi hakkında.”

96
Döngü
Fotoğraf, 2018
Mevsim Yenice
Kemik III - Suzi*
altKurmaca Hande Ortaç

Kemik I - Navigasyon’u okumak için tıklayın


Kemik II - Puzzle’ı okumak için tıklayın

Doğrudur. Buldukları kesin Ekber’in ölüsüdür. Ekber Bey


gitti dediler o zaman. Sorduk, nereye diye? Ne demişlerdi ki? Ha-
tırlayamıyorum. Aman ne çok işim vardı o zamanlar, Ekber’in mi
peşine düşeyim? Bulgaristan’la burası arasında mekik dokuyorum.
Çocuklar orada, ben burada. Sene 92 filan herhalde. Ne gencim
o zamanlar. Nevin Hanımın yanındaydım. O kadın da öldü mesela,
ama yeri yurdu belli. Ben baktığım kadını kaybeder miyim hiç! Allah
korusun. Yoksa bugünkü şirketimi rüyamda bile göremezdim. On-
larca aile bana ve çalışanlarıma çocuklarını, yaşlılarını, hastalarını
emanet ediyorlar. Kolay mı bu güveni inşaa etmek. Bütün gençliği-
mi aldı bu iş. Hatta orta yaşlılığımı…
Hatırladım.
200.000 lira dondaki cebe...
150.000 lira sutyenin içine… Naylona sar.
50.000 lira cüzdana, 20.000 lira cüzdanın gizli cebine.
Ne etti?
Toplam, hımm 470.000 lira.
Geriye ne kaldı? Hah, 320.000 lira.
100.000 lirasıyla gümüş kaşık alındı. Çantanın dibinde.
Eee… daha 220.000 lira var.
Nereme sokucam, nasıl kaptırmıycam sınırda?
… Fistanın içine dikeyim.
İki tarafın sınırından da yakalanmadan geçebilir miyim?
Uuu bir yakalanırsam her şeyi didik didik ararlar.
Kaşıkları da bulurlar.
Kulübelerden işaret ederler birbirlerine, her şeyde düş-
manlar ama avantada birleşir bunlar.
İyice diktireyim, kimse anlamasın. 10.000 liraya diktirsem
98
çarşıda? Dikerler mi? Yapabildin mi mesleğini? Yok. Tür-
Dikerler tabii, dikmezler mi? kiye’ye şükretmesini bileceksin. Ah
Olmazsa bir gün de onlara temizliğe açmasaydık sınırları oohh hooo siz
giderim. daha çok sürünürdünüz de.”
Hatırladım. Ekber Beyi. Çok “... şükür abla…”
iyi hatırladım. Hatırladım. Ekber Bey.
“Suuziii... Suzzziii…” Şükür şükür. Parayı zaten
Önce tatlı tatlı seslenir. bin mücadeleyle kazanıyoruz, götür-
Ama paralar böyle yatağa saçılmış mesi başlı başına bir iş. Çıkış kapısın-
bırakılmaz. daki görevli elini donuma atsa… Bu
“Suzan!” kadar dipteki cebe ulaşamaz artık,
Hızla şirretleşir. yuh. Şerefsizlik etmez o kadar. Bulgar
“Geliyorum!” sınırındaki de mememi ellese… nay-
Geliyorum işte patlama. lon hışırdarsa. Olur mu olur. Geri de
Çarşafa dola, kapa kapa kapa… Gör- çekemiyorsun ki koca memeyi, kolay
mesinler. mı? Yok parayı naylona koymamak
“Suzan dedim!” lazım. Bez bir kese yaptırıvereyim.
Sesiyle ölümcül darbeyi Avanta vermeden geçsem sınırı…
indirir. Acımasız bir keskinlik. Ne iyi olur. Çocukların okul zamanı
“Ay n’oldu? Geldim geldim.” geliyor, para lazım. Halleder miyim?
“Bak bak,” hemen gammaz Ederim.
çocuk oluverir. Bu kadının hâletiru- “Ayol tabi ki kızı değil Suzi,
hiyesinin değişme hızına yetişmek bu kadın onun kapaması.”
mümkün değil. Kimse yetişemediği “Bu yaşta! Güleceğim yoktu.
için de ben baktım ona. Yıllarca. Yarı Yani abla afedersin de, adam yerin-
sevdim, yarı nefret ettim. den kalkamıyor nasıl kaldırsın ahaha
“Neye bakayım?” haa…”
“Baak, Ekber Beyin yanında “Sus kız, böyle hasta adam-
kim var?” lar alırlar yanına genç bir hanım, son
“Aaa kızı mı vardı bu ada- zamanlarını güllük gülistanlık geçirir.
mın?” Vefatında da her şeyi kadının üstüne
“Yapma Suzi amma safsın yapar. Alan memnun veren memnun.
ha, kızıllar sizi bayağı enayi yetiştir- Anladınız mı Safinaz Hanım(!)”
miş. Sonra vur ensesine, al lokmasını, “Tövbe, olmaz öyle şey. De-
heder ederler sizi tabii.” ğildir.”
“Ne alakası var abla? Hem- Bacağımı tuttu diyelim. Bu
şireyim ben, okumuşum, niye enayi sefer eyvallah diyeceğim. Elini yuka-
olayım?” rıya kaydırıp donumu ellemesin ye-
“Eh, evinizden ettiler sizi, ter. Belki bir seferlik de yanağından
geldin burada üç kuruşa çalışıyorsun. öperim herifin. Beni çok zorlamasın-
99
lar da sınırda. Bir öpücük. N’olcak? bize de söyleriz.”
Hatırladım Kerem’i de. Küçücüktü 20.000 liraya turşu alırım
geldiklerinde. Ne masum suratlı ço- bir dahakine, yiye yiye giderim. Çe-
cuktu onlar abisiyle. Büyüyünce de rez niyetine.
güzel adam olmuş. Bu Ekber madem kendi-
“İki de oğlan var, bak bak ne baktıracak birini arıyordu, niye
peşlerinden geliyorlar. Kadının ço- beni yanına almadı. İş yaptıracaksa
cukları mı?” benden daha çalışkanı güçlüsü yok.
“Bulmuş yağlı kapıyı. Yerleş- Nevin Hanım iyidir hoştur ama zor-
miş baksana. Neyse Suzi, yemekte ne dur. Çoluğu çocuğu yanında bir saat
var?” durmaya dayanamadığı için bana
“İki oğlan, pek de tatlılar baktırıyorlar. Bu adamınsa ağzı var
maşallah. Kıymalı fasulye var abla. dili yok. Yok vallaha. Beni alaydı ya
Ben yokken yersin diye de patates yanına. O zaman beni yanına alaydı,
oturtma koydum dolaba. Köfte yap- belki bugün burada boşu boşuna
tım, buzluktan çıkarırsın sabahtan, oturup dili olmayan ölüden lâf alma-
öğlene kızartırsın.” ya çalışmazdık. Saat de geç olmuş.
“Çabuk geleceksin değil Mine’den hâlâ ses yok. Ne yapacağım
mi?” bu kızla?
“Çocuklarımı bir göreyim “Mine kızım, alo?!”
hemen döneceğim.” “Suzan Hanım buyurun?”
“Memleket memleket tut- “Berna Hanım Aleksa’yı ka-
turdun sen de. Burası ne? Burası da bul etti mi? Başlıyor mu pazartesi?”
senin evin.” “Berna Hanım bilgi verme-
“Sağ olasın, öyle de abla, bi- diler henüz.”
zim adama iş bulamadık biliyorsun.” “Eh kızım arasana sen, so-
“Bu kadın uğradı dün. Turşu rup ilgilensene. Müşterinin peşinden
kuruyormuş. İster misiniz dedi. Bak biz koşacağız.”
isteyen herkes iş buluyor, taşı sıkıyor “Tamam, Suzan Hanım.”
yeri gelince, buluyor işte.” “Berna Hanımı ara de ki,
“Kim? Ekber Beyin yanında- Aleksa içinize sinmediyse Müslüman
ki kadın mı?” bir bakıcı önerelim...”
“He, turşu kurup satıyorum Hatırladım.
dedi. İstersek bize de kurarmış.” “Kız Suzi, Ekber Beyin arada
“Adam bütün ailesine bakıp bir gittiği köyü yoktu, şimdiye kadar
üstüne evi yapacaksa, neden turşu da bir akrabasını görmedim. Nerede
kurup para kazanmaya çalışsın bu bu adam?”
kadın.” Başımın etini yedi nerede
“Açgözlü demek ki.” bu adam diye diye. O zamanlar ben
“Bakalım tadını beğenirsek de kadının- neydi adı? Kerem’in an-
100
nesi işte- yaptığı turşuların tuzağına “Ben geliyorum birazdan, şu
düşmüşüm, iki günde bir evlerine toplantı bir bitsin ofise geçeceğim.
uğruyorum. Turşular ama ne turşular. Ben gelene kadar sen dosyaları bir
Akıllara ziyan. Bildikler, mesela bam- kontrol et. Buluruz birini.”
ya, kornişon, domates, erik, beyaz la-
hana, biber; hadi armut, üzüm eyval- *Bu öykü 4 tefrika hâlinde yayımlana-
lah da bıldırcın yumurtası, kiraz, muz, caktır.
ahtapot, elma turşularına ne demeli.
Kapısından ayrılamıyorum kadının.
Nevin Hanım meraktan çatlayacak,
her ziyarette tepemde; bu adam ner-
deymiş, n’olmuş, neden yokmuş diye.
En sonunda baskılara dayanamadım,
sordum.
Sormaz olaydım. Çok utan-
dım. Kadının -adı neydi? Kerem’in
annesi işte- gözünde, gözünün çok
içinde bir yerdeki ışık dondu gibi
oldu.
Hissettim. Bu adama bir şey
olmuş. Sonra kadının omzuna do-
kundum. Kimseye söylemem dedim.
Panikle atıldı, “Neyi?”.
Birkaç gün sonra Nevin Ha-
nım seslendi yine.
“Suzii, koş, haberlerim var.”
“Buyur Nevin Hanım.”
“Ekber Bey evine dönmüş,
camda görmüş komşular. Yoldan
gelen geçeni izliyormuş.”
Ağzımdan söz çıkmadı. Bir
mırıltı sadece. “Hadi gözünüz aydın.”
Mahallede bir bayram havası. Benim
içimde garip bir serinlik. İyi mi kötü
mü bilemediğim bir his.
Telefonum çalıyor.
“Aradın mı kızım Berna Ha-
nımı?”
“Başka kim olur diye sordu
Berna Hanım.”
101