You are on page 1of 85

Künye İçindekiler

altZine O Güzelim Zamanlar Suçlar ve Cezalar -


Üç Aylık Edebiyat ve Gürsel Korat
Kültür Dergisi
Olmamış Olma İhtimalinin Olmaması -
Ücretsiz
Kış 2018
Pınar İlkiz
Zaman∞Suç Edebiyatın Gölgesinde Suç Tarihi - Tuğba
Çelik
Sayı Editörleri Bengi’nin Elleri - Erhan Şen
Tuğba Çelik Dağlar, Bulutlar, Kuşlar, Uzaklar - Şirvan
Hande Ortaç
Erciyes
Son okuma Suç-Zaman-İnsan - Canan Olpak Koç
Özge Calafato Jim Thompson’ın Esrarengiz Kayboluşu -
Ulya Soley
Yayın Kurulu
Su Başbuğu, Özge Dolapta - Burcu Eren
Calafato, Tuğba Çelik, İktidar ve Suç: Antigone’de Her Çağın
Hande Ortaç, Engin Trajedisi veya Vicdan - Aslı Şahinkaya
Türkgeldi, Mevsim Yenice
O Ben Değilim - Sanem Bozkurt
Görseller Deniz Kenarında Yalınayak Yürümüştük -
Su Başbuğu, Özge İlay Bilgili
Calafato, Kurtuluş Cezaevinde Çiçekler Açtıran Nazım’ın
Özgen
Elleri - Hadika Beke
Tasarım&Uygulama Ben Onların Dayısıyım - Özcan Yılmaz
Su Başbuğu Nefret - Özlem Dağ
Yapıtın tüm yayın hakları saklıdır.
Zamanla Atılır Bir Dizi Suç - Teslime Tunç
Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar Tekerrür - Özge Sarıoğlu
dışında yayıncının izni olmaksızın
hiçbir yolla çoğaltılamaz. Tüm içerik Güneş Çiçeği - Onur Taşdemir
CC Attribution-NonCommercial 3.0
Unported License altındadır. Suç Karalamaları - Mert Tanaydın
Rüzgâr - Caner Turan
dergi.altzine.net Kemik IV: Jack - Hande Ortaç
Önsöz

Suç kavramını, işlendiği zamandan ve bağlamından ayrı


düşünmek çok zor. Çünkü bugünün suçları yarının erdemleri ola-
bilirken belirlenen bir zaman aralığında biçilen cezayı çekip suçtan
arınmak da mümkün. Bazen işlenen suçun yol açtığı vicdan aza-
bıyla ağırlaşan zaman, aynı suçun zaman aşımına uğramasıyla da
hafifleyebiliyor.
Çocukken mağduru olduğumuz yanlışlar; gençlik yılların-
da gücendirdiğimiz sevdiklerimiz; yetişkinliğe eriştiğimizde sustu-
ğumuz haksızlıklar zamanın suçu çoklukla yuttuğuna delalet eder.
Vicdan azabı, travma, bastırma bu yutmanın belirgin sonuçlarıdır.
Geçmişin bazı suçları bugün suç olmaktan çıkmış hatta erdem ol-
muşlardır. Bazen de suçların zamanda kaybolmasına engel olmak
isteyen yüce gönüllü insanlar ve onların hikâyeleri vardır.
Bizim için affedilemez olan bir durum, bir başkası için hak
olabilir. Bu yüzden tarih, olmayan suçların cezaları ve büyük suçla-
rın örtbas edilmesiyle dolu. En büyük yargıç olan zaman, bir şeyin
suç olup olmadığını tartışmaya açma hakkı olan belki de tek otori-
te.
alZine’in Kış 2018 Sayısı, bu yılın ana teması Zaman kav-
ramına Suç penceresinden bakıyor. Biliyoruz ki zamanla anlamı
değişse de, işlenen suçların insanların kalplerinde ve zihinlerinde
bıraktığı acı izler zamana direnmeye devam ediyor.

Keyifili okumalar,

Sayı Editörleri
Tuğba Çelik ve Hande Ortaç

2
O Güzelim Zamanlar
Suçlar ve Cezalar
altDeneme Gürsel Korat

Ömrümün anımsadığım en eğlenceli ilk günü büyük bir


rezaletle sona erdi.
Düşünüyorum da yaşam sevincini derinden hissettiğim,
hoplayıp zıpladığım bir gündü. Beş yaşımdan büyük değildim. Ama
kırlardaki gelinciklerden, papatyalardan başım dönecek kadar
duygularım büyümüştü. Çocukların bazı şeyleri hayretle anladıkları
kritik dönemeçler olur, bunu yıllar sonra kızımdan öğrenecektim,
öyle bir gün yaşıyordum. Doğa her yanımı sarmıştı adeta; gün ışı-
ğının rengi koyuya dönmüş, Erciyes Dağı bütün ışıltısıyla ruhumu
kaplamıştı.
Öyle sevinçliydim ki, uyku vakti geldiğinde sevinçle uyu-
mak hakkımdı.
Fakat hoplayıp zıplamamız bitmeden ablamın ayağı bur-
kuldu, annem de onu eve götürmek için faytona bindirdi. Babam
yoktu o gün. Kahveden geldiğimizi görmüş.
‘Yanlarında erkek olmaksızın faytona bindikleri için,’ yani
işte bu kadarcık bir ‘suç’ yüzünden babam, annemi ve ablamı o gün
akşam resmen ezdi.
Bu haksızlık aklımdan hiç çıkmadı.
Faytona binme suçuyla o zaman tanıştım. Çünkü o zaman-
lar yanlarında erkek olmadan faytona ya da taksiye binenlere kötü
gözle bakılıyordu.
Benim kişisel dünyamda mı böyle şeyler var yoksa herkes
için mi böyledir bilmem, güzel ışıltılı bir zamanın sonuna kötü şeyler
eklendiğine belki de bu olay yüzünden koşullandım, güzel günler
yaşarken sonundan korkar oldum.
Annemin ‘Çok güldük, ağlayacak mıyız yoksa’ deyişi aklı-
ma geliyor. Sanırım hepimizde en azından böyle bir kaygı var.
3
Belki yaşamımızda çok fazla Tek başına yürünmezdi, ‘karşı taraf-
ışıltı dolu gün oluyor ama unutuyo- tan’ birileri çevirir, bizi dövebilirdi.
ruz; arkasına olumsuz şeyler eklenen Kayısılar patır patır çiçek
parlak günler aklımızda kalıyor. açmıştı, doğa güzellikten yarılıyordu.
Fakat şu anıyı unutmak ne Öyle mutluydum ki yaşama sevinci
mümkün! İşte ikinci unutulmaz ışıklı üzerine sayısız şey söyleyebilirdim,
gün: Ağabeyimle bisiklete bindiğim Nazım’ı yeni yeni okuduğum çağ-
bir çocukluk zamanı. O kadar çok daydım, Yaşamak Güzel Şey Be Kar-
eğleniyorduk ki küçük olduğum için deşim romanını, bütün o karamsar
ben akıl edemedim, ağabeyim de içeriğine rağmen çok seviyordum.
zaten bisikleti kullanıyordu, görmedi, Şiirler romanlar bana kavga mavga
ayağım arka tekerleğe sıkıştı. Eğer değil, apaçık yaşamı söylüyordu.
çekmesem bugün topal biri olurdum! Arkadaşımla da sanırım böyle şeyler
İyi kötü kurtardım fakat topuğum konuşuyorduk.
fena kanıyordu. Ağabeyimin beti Okul dağılmaya başlayınca
benzi soldu, ne yapacağını bilemedi. yerimizden kalkmaya hazırlandık.
Çünkü babama hesap verecekti ve Tam o sırada köşeden bir polis otosu
eğlence arasında yaşadığımız bu olay döndü, koca bir minibüs. Okuldan
akıl alacak gibi değildi. tanıdığımız iki arkadaşımızı kovalıyor-
Ağabeyim korkudan, ben lardı: Çocuklar soluk soluğa geldiler,
acıdan ağlıyorduk. dermanları bitmiş görünüyordu, tam
Babam öyle sert bir adamdı önümüze yıkıldılar.
ki, korkmamak olanaksızdı. Başka yere değil, tam önü-
Ağlaya ağlaya eve geldik. müze!
Babam bizi şaşırtmadı, derhâl ağa- Polisler bu ikisini arabaya
beyimin üstüne yürüdü. İşte o sırada tıkıştırırken, bizi de gördü, burada ne
ağlayarak ‘Baba onun bir suçu yok!’ yaptığımızı sordular, biz bir yanıt bile
diye bağırdığımı hiç unutmam; o veremeden ekip otosuna sürüklen-
günü hâlâ derinden anımsar, hıç- dik ve soluğu nezarette aldık.
kırığını tutan o çocuğu göğsümde Gözaltına alınan dört kişi-
hissederim. den birinin babası okul müdürüydü,
Yok bitecek gibi değil, baş- öbürü doktor çocuğuydu, üçüncüsü
ka bir ışıltılı gün daha geliyor aklıma. ise ikinci şube müdürünün oğluydu,
Yaşam mutlu olmanın cezasını mutla- dolayısıyla ihâle benim sırtıma kaldı.
ka kesiyor. Gariban ve kimsesiz bir adamın
Gençlik yıllarım. Bir arkada- oğlu olarak, orada bulunan bıçağın
şımla okul çıkışında, bahçe duvarında sorumlusu yapıldım, polisler bıçağın
paydos zilini bekliyorduk. O zaman benim olduğunu tutanağa yazmışlar.
siyasal çatışmalar vardı ya, grupla Sorgu morgu, mahkemeye çıkardılar.
birlikte yürüyerek eve dönecektik. Kovalanan o iki çocuk ve benimle du-
4
varda oturan arkadaşım mahkemede koyuyordu bana. Dışarıdaki yaşam
yoktu. Hakim benim ‘bıçaklayıcı’ biri gürül gürüldü, bulutlar kümelenmiş-
olacağıma kanaat getirmiş olmalı ti, yaşam her yerden çılgınlar gibi
ki, tutuklanmama karar verdi. Aynı fışkırmaktaydı.
günün akşamında ‘kapı altında’ tıraş Düşünüyorum da şaşıyorum
edilmiş ve adli suçluların fink attığı, fazlasıyla; doğaya bakıp mutlu olabi-
on sekiz yaşındaki bir çocuk için kor- len hâlim beni çok sevindiriyor, hâlen
kunç bir yer olan ‘tecrit koğuşu’na öyleyim ama o zamanlar bunu yeni
konulmuştum. yeni deneyliyordum.
O gün işlemediğim bir suç- Olacak şey mi şu, cezaevine
tan ötürü cezaevindeydim ve gördü- girişimin on beşinci günü olsa gerek-
ğüm şey inanılmazdı. ti, kocaman bir isyana tanık oldum!
Kırpık kıllardan ötürü rahat- İsyan deyip geçmeyelim,
sız olan ensemi kaşıya kaşıya avluya korkunçtu. Gecenin bir yarısı bağrış-
bakıyordum ve birilerinin voltasını malarla doğruldum. Büyük bir patırtı.
kesiyordum. Böyle bir şey büyük bir Silah sesleri işittim sonra. Hücrede
suçtu, adamı şişlerlerdi, bu nedenle yalnız olduğum için bir şey anlayama-
biri hemen beni kenara çekti ve dım. Meğer demir kapılar mahkûm-
bunu bir daha yaparsam ne olacağını ların deyişiyle tek tek “patlatılır” ve
parmağını göğsüme bastıra bastıra isyan büyürmüş o sıra.
anlattı. Bundan haberimiz yoktu.
Hemen koğuşa döndüm, o Halkımız ayaklanmıştı ve solcular
zaman hapse girenlere yataklarını bunu işitmemişti; olacak şey miydi
ailesi getirirdi, yatağım gelmişti, al- bu?
maya gittim. Aman allah, bu ne bela Az sonra ‘halkımız’ kapılara
bir şeydi, battaniye, yatak, pijama, şu dayandı, bizim müşahade bölümü-
bu. nün kapı kilidini de ‘patlattılar’ ve
Günler geçmek bilmeye- ‘Kahrolsun faşizm!’ diyerek içeri do-
cekti ama neyse ki solcular yanlarına luştular. Fakat bize gelmeden önce,
aldırdı beni. Burası tek tek hücreler- halk kılığında dolaşan bu lümpenler
den oluşmuş, kendi içinde iki katlı, reviri bastıkları için optalidon ve ‘sarı
müşahade bölümü denen bir yerdi. kız’ dedikleri diazem gibi bir hapı,
Gündüzleri kapısı açık olur, geceleri şunu bunu, ne varsa çalmış, zehir gibi
saat on birde kilitlenir ve sabah yedi- bir çayla kafa yapmak üzere, bizi de
de açılırdı. kendilerine suç ortağı yapma garan-
Hücreme girdim, yatağımı tisiyle yola koyulmuşlardı.
ranzaya serdim, kitaplarımı rafa diz- Öldürdükleri bir kabadayıyı
dim, her yeri sildim ovdum, kendime sürükleyerek getirdiler, kapının önü-
bir yaşam alanı kurdum. ne attılar.
Cezaevinde bulunmak Aslında bu isyan iki çıkar
5
grubunun çatışmasıydı ve haklı hiçbir Avluya bir gardiyan çıktı ve benim
tarafı yoktu. Yanımıza gelir gelmez de hücrenin numarasını söyledi.
hücrelere daldılar ve kurşun boruları İlk çağrılan ben olmuştum!
sökerek demirden sopalar yaptılar. Oysa nasıl da mutluydum.
Alt katı su bastı. İsyanı lanetlemiştim, dışarıda anne-
İnsanlar ayak bileklerine min babamın ömründen ömür alan
kadar suyun içinde dolaşıyordu ama bu olay yüzünden günlerce kıvran-
kimse bu çakal grubuna ne yapıyor- mıştım. Babam, üç gün boyunca ce-
sunuz demiyordu, solcular lümpenle- zaaevi önünde haber beklemiş, bana
re teslim olmuştu. ‘Kahrolsun faşizm!’ ulaşamamıştı. Her şey tam da bitti
sözü bizimkilerin aklının tutulmasına derken bu da neyin nesiydi?
yetmişti. Halkımızın önderlerinin İçeri girdim, gardiyan önüm-
peşinden geldiğini düşünerek göne- de ben arkada yürüdük.
niyorlardı. Baktım, benim hücrenin
Ben kısa sürede boş geve- önünde takım elbiseli gravatlı iki
zelikle ve şiddetle dolu bu tevatür- üç bürokrat duruyor; hâllerinden
den yoruldum ve üst katta bulunan tavırlarından anladım, bunlar savcı,
hücreme girdim, gözlerden uzakta cezaevi müdürü gibi kişilerdi. Meğer
durdum. gözlüklü temiz yüzlü, bıyıksız adam
Derken elektrikler kesildi. da Cezaevleri Genel Müdürü’ymüş,
Gardiyanlar rehin alındığı gardiyanlar asıl onun için hazırolday-
için yönetim yavaştan alıyordu, pa- mış.
zarlıklar yapıldı ve üçüncü gün her Ben gelince, hepsi birden
şey bitti; isyan sona erdi. baktılar.
Yönetim rahatlamıştı, herke- Cezaevleri Genel Müdürü
si avlulara topluyor, sırayla koğuşları Veli Devecioğlu, beni görünce gü-
arıyor, zulaları ‘patlatıyor’du. Bu ye- lümseyerek elini omzuma koydu, ba-
rinde bir şeydi, çünkü isyan süresin- şıyla odamı gösterdi: “Bu oda senin
ce gözümün önünde gaz ocağı ayak- mi evladım?”
larından yapılma şişler, demirden Baktım odama. Battaniyem
yapılmış gülleler, kurşun borulardan serdiğim gibi duruyor. Kitaplarım, bir
oluşturulma sopalar biçimlenmişti. iki fotoğraf, defterim, sabun, yapma
Bunların birilerinin elinde olduğunu çiçekler.
bilerek yaşamak bile ürperticiydi. Odam aranmamış.
Bizim bölüme geldiklerin- “Bu odanın sahibini merak
de uzun bir arama tarama yaptılar. ettim,” dedi Veli Bey. “Aferin. Çok
Avluda bekleşiyorduk, hava yine güzel. Odası böyle olan birinin suçla
olağanüstü güzeldi; benim herhangi bir işi olamaz,” diyordum arkadaşlara.
bir suçum olmadığı için rahattım ve Temiz yüzlü bir çocuksun. Teşekkür
arkadaşlarla gülüp eğleniyordum. ederim evladım. Bu odayı aramaya-
6
cağız.” mişimizden. Kayseri’den.
Odayı aramak şöyle olu- Fakat ben, Veli Deveci-
yordu: Yataklar paramparça ediliyor, oğlu’na işlemediğim suçtan ötürü
yorgan sökülüyor, odada ne varsa cezaevinde yatan o çocuk olduğumu
çiğneniyordu. söyleyemedim.
İşlemediğim suçtan yargı- O gün ‘aferin’ denen ço-
lanmayı beklediğim sırada işlemedi- cukla övünmek istemedim. Utandım
ğim başka bir suçtan ayvayı yemek bundan.
üzereydim ki, kurtuldum. Bütün bunları soğuk ve
Fakat yıllar sonra askerde güzel bir Kasım gündüz vaktinde
iki arkadaşımın, askeri isyana teşvik yazıyorum. ‘Güzel bir gün’ demek
etmek suçundan 28 yıl cezaya çarp- istemiyorum, ki kötü bir şey olmasın.
tırıldıkları gün, ben sanıkların tanık Yalnızca şunu düşünüyorum
gösterdiği askerlerden biri olarak şimdi: Keşke kır gezisinde ablamın
mahkeme salonundaydım. ayağının burkulduğu o gün babam
Avukatları ise Veli Deve- anneme kızmasaydı. Keşke ayağımın
cioğlu’ydu! Yıllar önce, cezaevinde tekerleğe sıkıştığı için ağabeyimi
hücremin kapısında dikilen Veli Bey, kovalayacağına ‘Durun çocuklar,
emekli olmuş da avukatlık yaparmış korkmayın’ dese, bizi teselli etseydi.
meğer. Keşke bahçe duvarında otururken
Asker giysileri içinde, en az bizi gözaltına alan polisler yüzümüze
on yıl sonra tanınacak hâlde değil- gülse, düşmanca bir tutanak hazırla-
dim. yıp beni içeri atmasalardı.
Tanıklık ettim, hiçbir etkisi Bir suçla boş yere suçlan-
olmadı. Az kalsın tanıklık etmek su- mışken, omzunda güven veren bir
çundan kodesi boylayacaktım. Fakat elin yumuşaklığını hisseden insan-
nedense, şaşılacak bir şey, bana bir lardan olabilmenin mutluluğu çok
şey olmadı. büyük.
Isparta’da gül mevsimiydi. Ne mutlu, suçlu görünümü
İnanılmaz güzeldi ortalık. altındaki insanı yumuşacık tutabilen
Askerliği güç bela tamamla- ellere.
dık.
Aylar sonra cezaevinde
boş yere yatan bu iki kişinin cezasını
Askeri Yargıtay bozduğu için, Genel-
kurmay’da açılan davada tanık olarak
yeniden dinlendim. Verdiğim ifade
çok işe yaramış olmalı ki Veli Bey,
beni bürosuna çağırdı, konuştuk.
Özel yaşamlarımızdan söz ettik, geç-
7
Olmamış Olma İhtimalinin Olmaması
altKurmaca Pınar İlkiz

Kediyi ensesinden o kadar sıkmışım ki, fark ettiğim anda


elimi çektim. Kedi önce öksürdü ya da tıksırdı da diyebiliriz, ar-
dından rahat bir nefes aldı. O nefes alırken benim de içimden bir
güvercin havalandı. Ama herhangi bir güvercin değil, Ömer Sey-
fettin’in güvercini havalandı.
İnsanlar bazen bir rüyaya o kadar inanır ki gördüğü rüya
mıydı yoksa gerçek miydi ayırt edemez ya, benimki de o hesap.
Sanki dünyanın kahrı benim sırtımda, bırak işlemeyi, kendi gözümle
görmediğim cinayetler bile içimde tortu bırakıyor. Ne televizyon
izleyebiliyorum, ne kitap okuyabiliyorum. Bir yerde biri bıçaklansa
hemen ellerime bakıyorum, sanırsın soyadım Macbeth.
Her şey o çocuğun gırtlakladığı güvercinle başladı. O na-
sıl yıllarca onu içinde taşıdıysa ben de yıllarca o güvercini kendim
gırtlakladım sandım. Çünkü çok eminim, yani sanırım eminim. Hem
ben gırtlaklamadıysam neden bu kadar kötü hissediyorum?
Benim işlemediğim, benden önceki nesillerin -eğer varsa-
cinayetlerinin ızdırabını çekecek kadar delirmiş olamam. Bu toplu-
mun bana yapmadığım her şeyin bedelini ödetmesi sebebiyle mi
gırtlaklamadığım güvercinlerin derdini taşıyordum içimde? Yoksa
sahi gırtlaklamış mıydım o güvercini? Bir de benim gırtlakladığım
güvercin beyaz değil, bayağı böyle sokakta gördüğüm grilerdendi.
O gri tüylerini sıkmamış mıydım parmaklarımın arasında?
Ensesini kurtarmanın sevinciyle nefesi normale dönünce
kedi ok gibi fırladı gitti. Biraz daha sıksaydım kediyi de gırtlakla-
yacaktım, ki sanırım gırtlaklamış kadar oldum. Kedinin dili dışarda,
gözlerinin feri sönmüş hâli -görmediğim hâlde- gözümün önünden
gitmiyordu.
Olmamış olayların, işlenmemiş cinayetlerin ve hatta kendi
8
cinayetimin gerçek olma ihtimali
altında eziliyordum. Olmadı ama ya
olsaydı? Ya o kedinin ensesinden bi-
raz daha sert, biraz daha inatçı çekiş-
tirseydim. Ya şu köşeyi dönünce biri
beni bıçaklasaydı. İçimden bir dalga
yükseliyordu, kulaklarımdan taşacak
gibi oluyordu. Sonra kedi kurtulu-
yor, güvercin havalanıyor, her şey
normale dönüyordu. Olmamış olma
ihtimalinin olmaması bir tekerleme
gibi dönüp duruyordu zihnimde. Öl-
mekle öldürmek arasındaki muğlaklık
artık delirtmekle delirmek arasındaki
belirsizlik gibiydi. İçimizdeki katilin
uyanmasına kaç kalmıştı bu neye
güldüğünü hâlâ anlamadığımız zem-
bereğinden boşanmış dünyada?

9
Suç Mahali
Özge Calafato
Edebiyatın Gölgesinde Suç Tarihi
altDeneme Tuğba Çelik

Edebiyat tarihimiz ağırlıklı olarak devletle kurduğu ilişki-


ye göre bölümlenir: Divan Şiiri, Halk Şiiri, Tanzimat Dönemi, Milli
Edebiyat Dönemi, Cumhuriyet Dönemi, 1980 Sonrası vs. Bu yazıda
Osmanlı Dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti yazar ve şairlerini, devlet
karşısında suçlu ya da masum olma durumları ile değerlendirmek
istedim.

Sarayın Divan Şairleri


Divan şiiri, genel olarak sarayın şiiridir. Tüm ideolojisiyle, gelene-
ğiyle, inancıyla devleti temsil eder. Fatih ve Kanuni’den III. Selim’e
pek çok Osmanlı padişahı da zaten divan şairdir. Bu şiirin kuralları
katıdır ama incelikli bir estetiği vardır. Dolayısıyla onda devlete
dönük işlenmiş bir suç bulmaz zordur.
Osmanlı’da divan şairleri devlet ya da devlet adamları ta-
rafından desteklenirdi. Şairler genelde devleti ya da devlet adam-
larını yücelten şiirler yazarak gelir sağlarlardı. Örneğin Baki Kanuni
Sultan Süleyman’ın yakınındaki isimlerdendir. Ona ömür boyu bağlı
kalmıştır. Padişahın kendisini Şeyhülislam yapmasını beklemiştir;
ama olamamıştır. Kanuni öldüğünde ona ünlü Kanuni Mersiyesi’ni
yazmıştır. Öte yandan, merkezden yani İstanbul’dan uzak olan Fu-
zuli, Şikayetnemesi’nde devletin kendisini görmediğinden yakınır.
Ekonomik bir sorun nedeniyle saraya gitmiş fakat kimse onunla
ilgilenmemiştir. O da bu durum karşısında, “Selam verdik rüşvet
deyü almadılar,” diye sitem etmiştir.
Divan şairleri arasında bir uyumsuz vardır ki divan şiirinin
devlete karşı suç işlemediği genellemesini alt üst eder. Devlet
kurumlarını ve kişilerini acımasızca eleştirmesi bakımından Nef’i,
divan şairleri arasında özel bir konumdadır. O, neredeyse dönemin
11
tüm devlet adamları ile ilgili hicivler yer almıştır.
yazar. Bu nedenle devlet adamları Namık Kemal’in Osmanlı
ile başı derde girer; sonunda IV. Devleti’nin toprak kaybetmesini ye-
Murat’ın emriyle boğdurulup boğaz teneksiz devlet adamlarına bağlayan
sularına atılır. Rivayete göre IV. Mu- ve savaş galibiyetlerini halkın gücüy-
rat onun yazdığı bir hicvi okurken le açıklayan Vatan yahut Silistre adlı
(Siham-ı Kaza) gök gürleyip şimşek oyunu, sahnelendiği ilk gece yasakla-
çakmış; padişah lanetlendiğini dü- nır. Bu oyunu nedeniyle Namık Kemal
şündüğü için Nef’iyi öldürtmüştür. tutuklanır ve Magosa’ya sürgün edilir.
Çünkü yazar, oyundaki sözler yoluyla
Muhalifler: Halk Şairleri halkı galeyana getirmiştir; tiyatrodan
Halk şairlerinin devlet tara- çıkanlar padişah aleyhinde sloganlar
fından korunma durumu söz konusu atmışlardır.
değildir. Halk şairleri zaten genelde Namık Kemal’in Gülnihal
devlet yanlısı olmaktan öte yoksul, adlı tiyatro oyunu, Muhtar adlı halkın
savaşlardan yorgun düşmüş, doğa çok sevdiği bir genç adamın, halka
ile baş başa yaşayıp giden Anadolu zalimlik eden Rumeli sancak beyini
insanını anlatır. Dadaloğlu, dağlarda alt etmesini konu edinir. Bu oyunda
göçebe olarak yaşayan Avşarlar’ın da devlet, zalimlerin, yolsuzluk eden-
Osmanlı devleti tarafından iskân lerin elindedir ve devletin ahlaklı
edilme politikasına itiraz eder ve insanların eline teslim edilip kurtarıl-
meşhur “Ferman padişahınsa dağlar ması gerekmektedir.
bizimdir” dizesini söyler. Ziya Paşa, Ali Paşa’nın Girit
Pir Sultan Abdal, devlete isyanını bastırmaya gidip de adaya
karşı halkı kışkırtıp isyan çıkardığı ge- özerklik verip dönmesi üzerine Za-
rekçesiyle idam edilir. Köroğlu, Bolu fername adlı üç bölümden oluşan bir
Beyi’nin zulmüne baş kaldırıp yanına hiciv yazar. Yapıt, yarı düz yazı yarı
aldığı adamlarıyla dağa çıkar. Çünkü şiir biçimindedir. Basın üzerinde çok
Bolu Beyi, yoksul halkı sömürmekte- ciddi baskıların olduğu bu dönemde
dir ve onları kendi kişisel çıkarları için Sadrazam Ali Paşa’nın Girit hezi-
kullanabilmektedir. meti ve yaptığı yolsuzluklar örtbas
ediliyordu; bu nedenle Zafername,
İstibdat Yönetiminin Asileri: Tanzi- Sadrazam Ali Paşa’yı halk karşısında
mat ve Servet-i Fünuncular çok zor durumda bırakmıştır.
Tanzimat dönemi sanatçıların nere- Servet-i Fünun şairlerinden
deyse tümü üst düzey devlet me- Tevfik Fikret Sis şiirinde, yozlaşan İs-
murudur; ama tümü II. Abdülhamit tanbul’u anlatır. Halkın tepki göster-
aleyhtarıdır. Hepsi Meşrutiyet ister- mediği II. Abdülhamit’e olan öfkesi
ler. Hatta Namık Kemal ve Ziya Paşa şairin bu şiirinde açıkça görülür. Bu
1876 Kanun-i Esasiye komisyonunda şiir, dönemin baskı, yolsuzluk, güven-
12
sizlik ruhunu yansıttığı düşünülen padişah olsa da ünlü yazar ve şairler
İstanbul’a bir isyandır. Meşrutiyet ilan sözlerini budaktan esirgememişe
edilince Tevfik Fikret’in şiirlerindeki benzerler.
İstanbul’a karşı düşünceler, olumluya Mehmet Akif Ersoy, Türkiye
dönecektir. Cumhuriyeti Anayasası’nı da bütü-
nüyle benimsemez. Laiklik madde-
Milliyetçi ve Muhafazakâr Muhalifler sine itiraz edip ‘Ben Müslüman bir
Balkanların İşgali sırasında ortaya ülkede yaşamak isterim,’ diyerek
çıkan Türkçülük ideolojisini, Avrupa kendi rızasıyla Mısır’a taşınır. Orada
devletlerine karşı savaş açan Anado- hastalanır. Memleketini çok özleyip
lu halkını ve Kurtuluş Savaşı’nı konu İstanbul’a döner. Şair İstanbul’da
alan metinler yazan yazar ve şairlere ölür. İstiklal Marşı şairine resmî tören
genel olarak Milli Edebiyat yazarı/ yapılmaz; bu da bir bakıma şaire ke-
şairi adı verilir. Bunlardan bazıları mil- silmiş bir cezadır.
liyetçi bazıları İslamcıdır. En iyi tanına Mehmet Emin Yurdakul ve
İslamcı şair Mehmet Akif Ersoy’dur. Ziya Gökalp; I. Dünya Savaşı yılla-
Türk milliyetçisi yazarların başında rında Türkçülük-Turancılık akımını
Ömer Seyfettin, Türk milliyetçisi benimsemişlerdir. Ziya Paşa Turan-
şairlerin başında ise Mehmet Emin cılık düşlerini aktardığı Kızıl Elma’yı,
Yurdakul ve Ziya Gökalp gelir. Bu Mehmet Emin Yurdakul Cenge
yazar ve şairlerin hemen hepsi dev- Giderken şiirlerini yazmışlardır. Bu
letten şikayetçidir. Padişahın indirilip şiirde meşhur “Ben bir Türk’üm,
yerine yenisinin getirilmesini isterler dinim cinsim uludur” dizeleri yer
ve pek çoğu İttihat Terakki Cemiyeti almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti bir
taraftarıdır. Ziya Gökalp düşünceleri ulus devlet olarak kurulduğundan
yüzünden hapse düşmüştür ama milliyetçi şairler bu durumdan mem-
Ömer Seyfettin ve Mehmet Akif’in nun olmuşlardır. Fakat milliyetçi şair-
hapis geçmişi yoktur. ler, kurtarılan topraklarla yetinmeyip
Birinci Dünya Savaşı’nda Büyük Turan Devleti’ni kurma düşleri
İtilaf Devletleri tarafından işgal kurmaya devam eder. Bu düşleri dev-
edilen Anadolu ve halkı için pek çok let tarafından herhangi bir biçimde
şiir, roman yazılmıştır. Bunlar birer cezalandırılmamışlardır.
devlet övgüsü metinlerinden çok
halk övgüsü içerirler. Mehmet Akif’in Cumhuriyet’in İlk Yılları
Çanakkale Şehitleri buna en iyi ör- Mustafa Kemal Atatürk, TBMM’yi
neklerdendir. kurduktan sonra dönemin pek çok
Tüm eleştirilerine karşın, sanatçısı onun yanında durmuştur.
Mehmet Akif’in başına padişah ta- Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Ka-
rafından kötü hiçbir şey getirilmez. raosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı,
II. Abdülhamit ne kadar baskıcı bir Reşat Nuri Güntekin ve Faruk Nafiz
13
Çamlıbel en bilinenleridir. Mustafa Baba ocağından yar kucağından
Kemal Atatürk, Reşat Nuri Güntekin’e Bir çiçek dermeden sevgi bağından
bizzat Yeşil Gece romanını sipariş Huduttan hududa atılmışım ben
etmiştir. Bu romanda batıl inançlara
inanan halka bilimsel düşünmeyi ve Yeni kurulmuş Türk devletin-
aydınlanma düşüncesini öğretecek den memnun olan şair, Şeyhoğlu’nun
olan bir öğretmeni anlatmasını ister. gıyabında ona şöyle cevap verir:
Bu roman yazılır; tiyatroya da uyar-
lanır. Ayrıca Atatürk’ün aynı yazara Artık bahtın açıktır, uzun etme arka-
ait Çalıkuşu romanını da çok sevdiği daş!
bilinir. Ne hudut kaldı bugün ne askerlik, ne
Halide Edip Adıvar Türk’ün savaş;
Ateşle İmtihanı ve Vurun Kahpeye Araya gitti diye içlenme baharına,
gibi romanlarında Anadolu’daki kur- Huduttan götürdüğün şan yetişir
tuluş mücadelesini ve kadınların ay- yarına!
dınlanmasını anlatır. Bu doğrultuda
Halide Edip Adıvar, Cumhuriyet Tür- Şair yolculuğun sonunda,
kiye’sinin istediği çağdaş, iyi eğitimli Şeyhoğlu Mustafa’nın memleketine
Türk kadın tipine örnek gösterilir. dönemeden yolda öldüğünü öğrenir.
Yakup Kadri Karaosmanoğ- Tıpkı diğer Milli Edebiyat yazar ve
lu, Yaban romanını, Osmanlı’nın cahil şairleri gibi Faruk Nafiz Çamlıbel de
bıraktığı Anadolu halkını anlatmak hâlinden memnundur ancak halkın
için yazar. 1940’larda yazdığı bu yaralarını sarmak için, yoksulluğunu
romanında Türkiye Cumhuriyeti’nin ve cehaletini gidermek için devletin
kurulmasına ne kadar minnettar olsa daha çok uğraşması gerektiğini oku-
da halkın çok geri kalmış olduğunun ra sezdirir.
altını çizer. Atatürk döneminde redde-
Faruk Nafiz Çamlıbel, me- dilen ya da yalnız kalan sanatçılar da
murluk görevini yapmak üzere çıktığı olmuştur: Refik Halit Karay, Musul’a
Anadolu yolculuğunda Han Duvar- sürgün edilmiş; Nazım Hikmet de
ları’nı kaleme almıştır. Bu şiirde de Rusya’ya kaçmak zorunda kalmıştır.
Osmanlı’nın savaştan bitkin bıraktığı Refik Halit, Osmanlı’nın dağılıp
Anadolu köylüsüne duyulan şaşkınlık ulus devletin kuruluyor olmasında
ve üzüntü vardır. Kaldığı hanın du- rahatsız olmuştur; diğeri sosyalist
varlarına gurbet özlemi ve hastalık değerleri taşıyan bir Türkiye düşü
çeken Şeyhoğlu Mustafa’nın dizeleri kurmuştur. Bu nedenle ikisi de
bezenmiştir. İlk gördüğü dörtlük şu- reddedilmişlerdir. Refik Halit Karay
dur: öykülerinde çok kültürlülüğü ve
çok ulusluluğu vurgulamıştır. Nazım
On yıl ayrıyım Kınadağı’ndan Hikmet Atatürk’ün ölümünden sonra
14
da defalarca hapse mahkûm edilmiş dönememişlerdir.
ve gurbette ölmüştür. 25 Temmuz Türk edebiyatının kara mizah
1951’de vatandaşlıktan çıkarılan ya da kara komedileriyle ünlü yazarı
Nazım Hikmet’e iade-i itibarı ancak Aziz Nesin 1946’da Sabahattin Ali’yle
2009 yılında verilmiştir. Marko Paşa Gazetesi’ni kurmuş; bu-
radaki yazılarından dolayı Aziz Nesin
1940’lardan Sonra Artan ‘Suçlu’lar hakkında davalar açılmıştır. 1948’de
Nazım Hikmet en çok cezayı Ata- çıkardığı Azizname adlı hiciv kitabı
türk’ün ölümünden sonra almıştır; nedeniyle Aziz Nesin’e İstanbul 2.
onu koruyacak ya da savunacak Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava
yetkili biri çıkmamıştır. Atatürk’ün açılmıştır. 4 ay tutuklu olarak süren
ölümünden sonra başlayan muhafa- dava sonunda aklanan Aziz Nesin,
zakâr siyasi tutumlar, edebiyat tar- ‘Türk insanının yüzde altmışı aptal-
tışmalarının yönünü de dengelerini dır’ sözünden dolayı defalarca dava
de değiştirmiştir. Sabahattin Ali ve edilmiş fakat bu davaların tümünden
Nihal Atsız bu dönemin sanatçıları- beraat etmiştir. Hakimler yüzde 60’ın
dır. Aralarında çok sert tartışmalar kimlerden oluştuğunun belirsiz olma-
çıkmıştır; farklı ideolojilere sahip bu sını beraat gerekçesi olarak göster-
iki yazarın ardında kutuplaşmış birer mişlerdir. Aziz Nesin Pir Sultan Abdal
kitle oluşmuştur. Bu kutuplaşma Şenlikleri için gittiği Sivas’ta kaldığı
yüzünden mahkemelerde davalar Madımak Oteli’nde yakılmak istenen
açılmıştır. Nihal Atsız ile aralarındaki sanatçılardan biri olmuştur. Behçet
anlaşmazlığın doğasını Sabahattin Aysan, Melih Altınok ve Hasret
Ali’nin İçimizdeki Şeytan kitabında Gültekin gibi sanatçıların yaşamını
görmek mümkündür. Sabahattin Ali, yitirdiği 1990 Sivas Katliamı’ndan sağ
1948’de meçhul bir cinayete kurban kurtulmuştur. Bu facianın faili ya da
gitmiştir. failleri hâlen ortaya çıkarılamamıştır.
1940’larda Hasan Ali Yücel, 1956’da Orhan Kemal, hep
DTCF’de Halk Bilimi Kürsüsü’nü kur- yoksullukları, kenar mahalleleri
maya çalışan Pertev Naili Boratav’ı anlattığı için hakkında kovuşturma
ve sosyolog Behice Boran’ı milliyetçi açılmıştır. Hâkim tarafından Orhan
yazar Nihal Atsız’ın da içinde oldu- Kemal’e ‘Türkiye’de varlıklı insanla-
ğu Aydınlar Ocağı’nın hedefinden rın da bulunduğunu, neden onları
kurtarmaya çalışmıştır. Komünist yazmadığı’ sorusu sorulmuştur. ‘Ben
Profesörler Davası adıyla bilinen gerçekçi bir yazarım. En iyi bildiğim
dava, neredeyse 40 yıl sürmüştür. konuları alırım. Varlıklı yurttaşların
Behice Boran ve Pertev Naili Boratav yaşayışlarını bilmiyorum, nasıl yasa-
öğretim üyeliği yaptıkları üniversi- dıklarından haberim yok,’ diye yanıt
teleri Ankara Üniversitesi Dil-Tarih veren Orhan Kemal, bu davadan
ve Coğrafya Fakültesi’ne bir daha beraat etmiştir.
15
1950 ve 1960’lı yıllara damga Kemal devletle hep sorunlar yaşa-
vuran sanatçılardan Necip Fazıl Kı- mıştır. Hükümetler değişse de bu
sakürek, Atatürk’e hakaret, Türklüğe durum pek değişmemiştir. 1950’de
hakaret, irticaya teşvik gibi nedenler- TCK’nin 142.maddesi’ne aykırı eylem-
le bir gün ile on sekiz ay arasında de- de bulunmaktan cezaevinde yatan
ğişen tutukluluklar ve hapis cezaları Yaşar Kemal, hapisten 1951’de çıkmış,
almıştır. 1967’de kurduğu Ant Dergisi’nden
1950 ve 1960’lı yılların politik çıkan Marksizmin Temel Kitabı ne-
güldürülerinin yazarı ve Türk tiyat- deniyle on sekiz aya mahkûm edilmiş
rosunda epik tiyatronun en önemli ancak kararı yargı bozmuştur. Bu
temsilcisi Haldun Taner, tiyatro oyun- dergideki yazılarından dolayı çok kez
larında kirlenmiş politikayı ve yanlış kovuşturmaya uğramıştır. 1995’te Der
siyasetin kurbanı olmuş, işsizlik nede- Spiegel’de Türkiye’deki Kürt sorunu
niyle köyden gecekonduya gelmek ve insan haklarıyla ilgili yazısından
zorunda kalmış, şehirli olmakla köylü dolayı ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik
olmak arasında kalmış halkı anlatmış- ettiği’ gerekçesiyle İstanbul DGM’si
tır. Oyunlarıyla Almanya’da şöhret tarafından hakkında dava açılmış
bulmuş olan başarılı yazar, Gözle- ancak bir yıl sekiz aylık cezası erte-
rimi Kaparım Vazifemi Yaparım’da lenmiştir.
Osmanlı’dan 1950’lerin Türkiye’sine
yozlaşan ve yolsuzlaşan siyaseti anla- 1970’lerden Bugüne
tır. Keşanlı Ali Destanı ise mağdur ve 1970 TRT roman ödülünü alan Oğuz
halktan yana görünen politikacıların Atay, Tutunamayanlar ve Tehlikeli
yüzüstü bıraktığı halkın kendi içine Oyunlar romanında sessizleşmiş,
çekilip kendi güç dengelerini yaratıp içine kapanmış aydınları anlatır. Ar-
siyasete dahil olmalarını söze döker. tık anlaşılmayacağından neredeyse
Haldun Taner’in tüm oyunları politik emin bir yazarın yapıtlarıdır bu iki
güldürü içeriklidir. 1950’lerde yazdığı roman. Diğer yapıtlarıyla birlikte
Günün Adamı oyunu sahnelenme- Oğuz Atay, düşüncelerini özgürce
den yasaklanmıştır. Tüm muhalif öğe- ifade edememenin ya da resmî görüş
lerine rağmen, onun oyunları Devlet çizgisinin dışında kalmış sanat ve dü-
Tiyatroları repertuarının vazgeçilmez şünce insanların kabul görmemesine
oyunlarını oluşturur. içerlemiştir. Onun ‘Ben buradayım,
1950’lerden 2010’lara kadar sen neredesin ey okuyucu’ seslenişi-
yazıp çizen Yaşar Kemal, 1955’te İnce ni, edebiyatımızın okuyucusu ancak o
Memet’i yazar yazmaz Fransa’da ünlü öldükten sonra duyacaktır.
olur. Ölene kadar yazdığı her yeni 1980 darbesinin ardından
kitap, başta Fransa’da olmak üzere sanatçılar uzun bir süre sessiz kal-
pek çok Avrupa ülkesinde ilgiyle mışlardır. Bilge Karasu gibi yazarların
beklenir, izlenir. Buna karşılık Yaşar kitapları, onların ölümünden sonra
16
yayımlanmıştır. Onun Gece romanı, ya da şairlerin görüşleri nedeniyle
1980’in o bunaltıcı ikliminin aynası mahkemelere çağrılmadığı, hapse
niteliğindedir. Herkes korkmuş ve atılmadığı bir edebiyat tarihinin oku-
güvensizlik içindedir; bilgiler güve- yucusu olmayı dileyelim.
nilir değildir, ilişkiler de. Ferit Ed-
gü’nün Çığlık öyküsünde olduğu gibi
1980’ler, polislerin kimi ne amaçla
tutukladığı; kimin suçlu kimin suçsuz
kimin masum kimin zalim olduğunun
belirsiz olduğu puslu bir dönemdir.
Bu nedenlerle 1990’lardan itibaren
edebiyatımız ister istemez bireysel
konulara eğilmiştir.
2000’ler de edebiyatçılara
açılan davalardan nasibini almıştır.
2005’te Orhan Pamuk, İsviçre’de
yayınlanan bir dergide yer alan
röportajdaki sözleri nedeniyle ‘Türk-
lüğü alenen aşağılamak’ suçundan
üç yıla kadar hapis cezası istemiyle
yargılanmak istenmiş; ancak davanın
durdurulması kararlaştırılmıştır.

Geçmişten bugüne uzanan
edebiyat ve suç tarihimizden anlaşı-
lan şudur ki Osmanlı Devleti’nde de
Türkiye Cumhuriyeti’nde de yazar
ve şairlerin devletle kurdukları ilişki,
onların sanat yaşamını olumlu ya da
olumsuz, önemli ölçüde etkilemiştir.
Bu topraklarda hüküm süren devlet-
ler, yazar ve şairleri daima gözlem-
lemiş ve devletle kurdukları ilişkiye
göre onları ödüllendirmiş ya da ceza-
landırmıştır. Devletin uygulamalarını/
kurumlarını vs. eleştirenler ve devleti
koşulsuz destekleyenler yazık ki bir-
birinden ayrıştırılmış görünmektedir.
Oysa devletin sanatçıya vermesi ge-
reken tek şey özgürlüktür. Yazarların
17
Kurtuluş Özgen
Bengi’nin Elleri
altKurmaca Erhan Şen

Annemin ellerini en son o pencereden çıplak görmüş-


tüm. On beş yaşındaydım. Konu komşu, herkes ona ‘Bengi’ diye
seslenirdi. Ben de hep bu adla çağırırdım, ona anne dediğimi hiç
hatırlamıyorum. ‘Bengi su ver, Bengi ekmek ver. Bengi acıktım,’
derdim. Babam ayrı bir hazla ünlerdi bu adı. Sözcükteki sarhoşlu-
ğun yalnızca o farkındaymış gibiydi.
O gün tek odalı evin yüksek korkuluklarına beş on çocuk
tünemiştik. Meraklı yetişkin erkeklerin birkaçı da içerdeki ceza
anını seyretmeye gelmişti. Zanlı annemdi, kocasından para çalmak-
la suçlanıyordu. Bir delil de yoktu. Ancak ne kadar dil de dökse
-Babam bir ara inanır gibi olsa da içini kemiren kurda yenik düşmüş,
sessizliğin tarafını seçmişti- kimseyi suçsuzluğuna inandıramamıştı.
İçeriyi erkeklerin kokusu sarmıştı, aralarındaki tek kadın annemdi.
Odanın ortasındaydı. Döküm potasındaki ateşi körükle harlayan,
bir şeyler mırıldanan, saçları dökülmüş ve kır sakallı bir adamın
karşısında duruyordu. Kamburu çıkmıştı Bengi’nin bir günde. Ya da
ben öyle sanıyorum. Gücünün üzerinde yük yüklenmiş bükük bir
ağaç dalına benziyordu. Titriyordu.
Babamsa içeriyi gözetlediğim pencereye sırtını dönmüş,
ayakta duruyordu. Eprimiş siyah ceketinden hemen tanımıştım
onu. Parmaklarının arasında kendisinin sardığı sigaralardan biri
vardı. Tütün sarmak en özverili ritüeliydi. Tütünün heybetli ve
cazibeli kokusunda kendini kaybederdi. Tahta iskemlesine oturur,
bir ibadet aşkıyla sigara sarardı. Tütünü parmakları arasında tel tel
ufalar, kâğıdı dilinin ucuyla ıslatır, sigaranın uçlarını hafifçe sigara
tabakasına vurur ve onları lahutî bir sabırla dizerdi. Sıkıntılıysa
eğer, içmese bile sigara parmaklarının arasında dolaşırdı. Biraz
sonra sigarayı yakacağından emindim.
19
Yaşlı adam, döküm potasın- leşmezse Bengi’nin suçluluğu kesin-
daki kızıl demir çubuğu maşayla çı- leşecekti. İyileşirse ne ala, masumdu.
kardı. İçeridekilerin iştahını daha da Tek çıkar yol yaranın iyileşmesini
kabartmak istercesine demir çubuğu dilemekti. Ya yaralar kendiliğinden
havaya kaldırdı, yarım daire çizerek iyileşmezse? Tanrı bilir!
havada gezdirdi. Kızgın ateşi gören Hüküm verilene kadar ev-
erkeklerin mırıltıları çoğaldı, yayıldı. den çıkamayacaktı. Sargıları açmak,
Anneme ellerini birleştirip avuç içle- yaraları tedaviye yeltenmek suçun
rini açmasını işaret etti. O da korkulu kuşkusuz kabulü sayılacaktı. Böyle
bir tereddütten sonra komutu har- bir teşebbüsü engellemek için yaşlı
fiyen yerine getirdi. Dua edişi geldi bir kadın görevlendirilmişti. Gözle-
aklıma. Odanın tavanına bakıyordu. yici kadın, üç gün boyunca Bengi’yle
Ahşap tavanda kül renginde minik kalacaktı, onun her hareketini takip
bir örümcek ağıyla meşguldü. Te- edecekti. Şayet yanlış giden bir
laşsızdı hareketleri. Ağı yavaş yavaş şeyler olursa müdahale edecek ya da
gerecekti anlaşılan. karar vericilere haberi ulaştıracaktı.
Kızgın demir parçası anne- Ceza odasından ilk önce
min ellerine konduğunda zihnime babam çıktı, dudakları arasında
hücum edenler çubuğun delici par- bir nefeslik dumanı kalmış sigarayı
laklığı, kavruk ve yanmış insan etinin yere fırlattı. Ardından annem sele
kokusu, pencereden yana bakan kapılmış sahipsiz bir eşya gibi kapıda
annemin maviden beyaza dönen belirdi. Sarılı ellerini hafifçe yukarıda
irisleri idi. ‘Çubuğu daha güçlü kav- tutuyordu. Artık güneşin üç kere
ra,’ diyordu adam. Annem talimata doğup batmasını bekleyecektik.
uyuyor, dişlerini kırarcasına sıkarken Eve doğru yola koyulduk.
kızgın demir çubuğu ha bire sıkıyor- Ben ve babam arkada, annem yirmi
du. Ardından keskin bir çığlık etrafı adım önümüzde ilerliyorduk. Yaşlı ka-
sardı. Bengi daha fazla dayanamadı, dınsa en arkadaydı; üçümüzü de gö-
dizlerinin üzerine çöktü. Her şey bir recek kadar bir mesafeyi koruyordu.
anlığına silikleşmişti. Sesler, görüntü- Dördümüz de aynı menzile ulaşmakla
ler, renkler, gölgeler bir toz bulutun- görevlendirilmiş yolculardık. Kutsal
da kaybolmuş ve sonra yeniden var bir rastlantının bizi birleştirdiğine
olmuşlardı. Kızgın demir çubuk bir inandırılmıştık.
süre öylece avucunda kaldı. Demir Yaşlı kadın ve annemi eve
çubuk tüm enerjisini boşaltmıştı. İçin- bırakıp babamla oradan ayrılacaktık.
deki ateş Bengi’ye akmıştı. Sonunda Üç gün boyunca büyük küçük fark
demir çubuğu Bengi’nin avuçların- etmez, hiçbir erkek eve adım atama-
dan aldılar ve ellerini sardılar. yacaktı. Eve varır varmaz yaşlı kadın
Üç gün sonra sargıları sedire geçip oturdu. Elindeki torba-
açacaklardı. Yara kendiliğinden iyi- dan çıkardığı kirmenle yün eğirmeye
20
başladı. Sedirdeki hâli eğreti bir gi’nin vadesinin dolmasına iki gece
nesnenin havasını taşıyordu. Birkaç kalmıştı. Herkesin uykuya daldığın-
güne kalmaz asıl sahibine kavuşaca- dan emin olunca kendi mahalleme
ğını bilen bir duruşu vardı. doğru yola koyuldum. Dolunay zifiri
Evdeki diğer üçüncü göz karanlıkta koskoca bir delik açmıştı.
ninemin gözleriydi. Cezayı kesenler Gündüzleri ilgisiz kaldığım yol üze-
ondan emindi. Ne de olsa evrendeki rindeki köşe bucaklar, mercansı taş-
tek varlığı bedenden ibaret olmuştu lar, kaşık büyüklüğündeki çukurlar,
artık. Kimseye bir hayrı kalmamıştı, toprak duvarlardaki delikler şimdi
kendisine bile. Tek hüneri fırtınaya beni rahatlatıyordu. Belki de keşfet-
tutulmuş binlerce renkteki sözleri art menin doyumsuz hazzıydı bu!
arda, yorulmadan savurmaktı. Tutar- Evimizi bulmuştum hemen-
sızlık en görünür yanıydı bu sözlerin. cecik. Pencereyi hafifçe aralayarak
Bizi görür görmez iri taneli lakırdı içeri süzüldüm. Yaşlı kadın uyuyordu.
sağanağını başlattı: Anneme yaklaşırken yaşlı kadınla
“Güneş ışığı karganın tüyle- aralarındaki mesafeyi adımlarımla
rini beyazlattı kocam denizi hiç gör- saydım. BİR, İKİ, ÜÇ! Gölgesinden
medi denizi ben içmiştim sonra kaşık hemen tanımıştım annemi. Ay ışığı
kaşık doğurdum kuşlar gagaladı yeşil bedeninin gölgesini duvara yansıt-
pamuk tarlasını şu dağın karlarını sen mıştı. Saçlarının aksi duvarda kırçıl
getirdin ey oğul tencereleri kalayla kırçıldı, diken dikendi. Oysa saçlarını
getirdiğin yağmur suyuyla ayakların hep dümdüz görmeye alışmıştım.
üşüdü kızım gel soyun…” Onunla ilgili emin olduğum tek şey
Kime kızım dediğini anlama- buydu herhâlde. Dikkatlice yanına
dım. Bunları söylerken ninem, yaşlı yaklaştım. Tuhaftır ama beni görünce
kadına bakıyordu. istifini hiç bozmadı. Endişeden bir
Üçümüz -ben, babam ve emare yoktu yüzünde ama yorgun
Bengi- mutat bir bezginlikle sözle- olduğu gün gibi ortadaydı. Eğilip
rin yalnızca kulağımıza dolmasını, saçlarına yakından baktım, dokun-
yüzümüze çarpmasını bekledik. Yaşlı dum. Anımsadığım gibi muntazamca
kadın oralı değildi. Bizimse herhangi taranmıştı yine. Her saç teli düzgün
bir tefsire ne arzumuz vardı ne taka- bir yazının bütün harfleri gibi kendi
timiz. satırına konmuştu.
Babamla vazifemizi yerine “Seni bekliyordum zaten, iyi
getirip evi terk ettik. Üç gün boyun- ki geldin. Oğullar annelerini korur,”
ca halamlarda kalacaktık. Bengi’nin dedi anlamını tam çıkaramadığım bir
görüntüsü hep gözümün önünde bakışla. Birbirimize sarıldık.
akıp gidiyordu. Elleri kendiliğinden “Ellerimi hissetmiyorum,”
iyileşecek miydi acaba? dedi.
İçim içimi kemiriyordu. Ben- Sargılarını açmasına yar-
21
dım ettim. Yaralar sanki biraz önce gibi yorgan yığınına gizlediği çantayı
dağlanmış gibiydi. İyileşmemişti. İyi- ani bir hareketle çıkardı. Karanlıkta
leşmesi de artık mucizelere kalmıştı, çantanın rengini seçemedim. Kim
ancak ne benim ne onun bu tür mu- bilir ne zaman hazırlamıştı? Mahal-
cizeleri görecek zamanımız kalmıştı. leden çıkana kadar ona eşlik etmemi
Başımı ve yüzümü usulca okşadı. istiyordu. “Gelirim,” dedim. Kaçsa da
“Yalnızca küçük bir karınca- kalsa da birdi artık. Netice ikimiz için
lanma var,” dedi. de ayrılık başlıyordu. Ama giderse
Ellerini bu kez birbirine yaşadığını hayal etmek bile bir umut
sürtmeyi denedi. Sürttü, sürttü… olacaktı benim için.
Kırbaç yemişçesine kasıldı. Gözleri Umuttan başka neyi miras
kısıldı, avurtları içe göçtü, alnı kırıştı, bırakmıştı ki bizden öncekiler? Dışarı
üst dudakları “m” harfiyle yaptığım çıkıp etrafı kolaçan ettim.
kırlangıçların şeklini aldı, alt ve üst “Kaçış için gökten indirilmiş
dişleri kenetlendi. Bir acı gelip kondu bir gece,” dedim kendi kendime. Ke-
yüzüne. Sızısı vardı besbelli. Sonra yiflendim.
yeniden yüzü eski hâlini aldı ve bana “Hadi, gidelim,” diyordum ki
dokunmaya başladı, tam evden çıkacakken bir hışırtı gel-
“Tenin pirinç taneleriyle di kulağıma. O anda gözleyici kadının
kaplanmış sanki. Koca bir sonsuz- bizi gördüğünü anladım. Sapandan
luğa, bir boşluğa batıyor ellerim. fırlatılmış küçük bir taş gibi hedefe
Vıcık vıcık bir balçık birikintisinde. yöneldim. Yaşlı kadın doğrulmaya, bir
Gövdende kendime ait bir mekân şeyler söylemeye fırsat bulamadan
arıyorum. Sana anlattığım masallar başucuna koyduğu kirmeni kapıver-
da kaybolmuş. Asla anlatılmamış gibi. dim, kafasına geçirdim. Çok cılız bir
Dehlizlerde ölüp giden harem ağa- ses çıkarabilmişti yalnızca,
ları ve âşıklarının birbirine sarılmış “Iıııhhhhh…”
bedenleri, cellatların boğduğu çocuk Kafatasına art arda vurdu-
şehzadelerden kalan izler, kuyulara ğum darbeler giderek hafifledi. Kan
atılmış asilerin cesetleri, sultana yaşlı kadının saçlarını sarmıştı.
eyvallahı olmayan dik başlı münev- Kusmaya başladım. Ağzım-
verlerin kesik başları, devler, cüceler, da kusmuk tadıyla saatlerdir oraya
ölümsüzler, ölümlüler, müjdelenenler, yığılıp kalmıştım sanki. Gözlerimi
lanetlenenler, efsunlananlar... Nafile. açtığımda annem yanı başımdaydı.
Tüm hakikat bir büyü imiş.” Güzelliğini kıskandım. Sarhoşluk bu
“Kaçmalıyım,” diye ekledi. muydu? Eliyle alnıma bastırdı. Yanık
Masallardan şimdiye göçmüştü bir- izlerinin derin kıvrımlarını hissettim.
denbire. Buz tutmuş dipsiz bir nehirdi. Ürper-
Hemen yola çıkmaya karar- dim.
lıydı. Uzun süredir bu anı bekliyormuş “Senin bu günahta bir
22
hissen yok. Şimdi geri dön, sessizce Kapıyı araladım ve içeri
yatağına uzan. Bu bir rüyaydı. Onu girdim. Yaşlı kadın dün gece bıraktı-
ben öldürdüm. Sen sadece bir rüya ğım gibiydi. Yatağında kanlar içinde
gördün. Gerçekte neler yapabilece- sessizce uzanıyordu. Kustuğum yer
ğime, hangi fenalıklara sebep olabi- ise tertemizdi. Kirmen de ortalıkta
leceğime şahit oldun,” dedi. görünmüyordu. Her şey annemle sır-
Ertesi sabah yapmam gere- ra kadem basmıştı. Yaşlı kadını kanlar
kenleri tane tane anlatıyordu. Ne de içinde bulmasam olan bitenlerin ger-
olsa bir masal annesiydi. Sözleri bir çekten rüya olduğunu sanacaktım.
engele takılmaksızın kulaklarımdan Dün gece, Bengi’yle bölüştüğümüz
beynime doğru akıyordu. Başka bir kâbustu.
zamanlarda böyle şeyler yapmış gibi Sırada evimizdeki manza-
tecrübeli geldi gözüme. Şaşırdım! rayı babama haber vermek kalmıştı.
Etrafı bir daha yoklayarak İnandırıcı olsun diye yıldırım hızıyla
oradan ayrıldım. Gökyüzü ıslak bir koşuyordum, böylece nefesimi tüke-
battaniyeydi. Bedenimi sarmıştı. Bir tecektim. Gördüklerimi telaşla, peş
titreme yakama yapıştı, yol boyunca peşe ve yalnızca kopuk hecelerle
da bırakmadı. sıraladım:
Halamlardaydım. Herkes “kan içi…nd…e yaşlı ….ka…
uykudayken yatağa girdim. Yün dının kafası…. pa…rampar….ça ölm…
yorganı başıma çektim. Dizlerim üşşşş… ann…e…mi…ben..gi…yi de…
ve çenem göğsüme sokulmuşken gör…me…di…m…”
uykuya daldım. Cam bir kürenin Derin bir nefes aldım. Ba-
içinde yüzüyordum, daireler çiziyor- bam tek sözcüklük bir küfür salladı.
dum durmadan. Babam bir tas suda Bu defa ikimiz eve doğru koşmaya
boğuluyordu. Yeşil pamuk tarlasında başladık. Çevredeki herkes şaşkın
Bengi kendi ayaklarını öpüyordu, bakışlarla bize bakıyordu. Birkaç
saçlarını tarıyordu, kızlık adını fısıl- çocuk da bu aceleciliği bir baba oğul
dıyordu. Gözetleyici kadın kırmızı oyunu sandı, peşimiz sıra koşmaya
renkte yün eğiriyordu, eğirdikçe yu- başladılar.
mak yaşlı adamın kafasına yerleşmiş O geceden sonra annemi
bir çocuk suretine bürünüyordu. O bir daha görmedim. Ve yirmi yıl geç-
çocuk bendim. ti. Tek suçlu Bengi’ydi. Hiçbir tanık
Sabah uyandığımda hiçbir yoktu. Ben de onun yapabileceği
şey olmamış gibi evimize geri dön- fenalıkların tek bilicisiydim. O gece
düm. Oyunun hakkını vermek için yaşananlar sadece kâbustu, zaten
kapıyı kısa aralıklarla tıklattım. bana kim inanırdı ki bunca zamandan
Tık Tık Tık…. sonra?
Açan kimse olmadı. Yine Bengi’nin ellerinin iyileşme-
tıklattım. Ardından birkaç kere daha. diğini sadece ben görmüştüm…
Tık Tık Tık…. 23
Dağlar, Bulutlar, Kuşlar, Uzaklar
altKurmaca Şirvan Erciyes

Ocak ayından beklenmeyecek güzellikte bir günün ışıltısı


pencereden dolarken yıllardan beri değişmeyen manzarayı seyre-
diyordu. Yolcuları gidecekleri yere öksüre tıksıra götüren yıprak
belediye otobüsleri, model model otomobiller, eşya ya da sebze
yüklü kamyonetler, ambulanslar, itfaiye araçları, polis otoları ve iş
makinaları aynı yolu paylaşmanın verdiği huzursuzlukla akıyordu
pencereden görünen asfalt yolda. Gelip geçen araçların nereye
gittiğini merak ederek ve içindekilere mutlu hikâyeler uydurarak
bakardı dışarıya, sessiz bir film izler gibi.
Yolun hemen gerisinde yedi yüz yıldır aynı sükûnetle
cemaatini bekleyen caminin kurşun kaplı kubbesinden havalanan
güvercinler, kanat çırpıp taklalar atarken gri beyaz alacalı bir gölge
bırakırlardı peşlerinde. Bazen, saatlerce dalıp gittiği bu gölgenin
içinde kaybolurdu. Güvercinler, kurşun kaplama kubbeye konup
kalktıkça kubbe de havalanır; tüm görüntüler birbirine karışır, za-
man silinir, geçmiş ve şimdi yer değiştirirdi.
Yıllar öncesinde kalması gereken genç bir kız, hüzünle
bakardı gölgenin içinden. Kalbine yerleşen şu sıkıntı olmasa, ya-
şananların başkasının hayatına ait olduğuna inanabilirdi. Zamanla
anıları ve hayalleri solarak, okuduğu bir romana ya da izlediği bir
filme ait sahnelere dönüşmüştü dönüşmesine ama o yürek sıkıntısı
yok muydu, unutmasına izin vermiyordu. Cezası bitmek bilmemişti,
hapiste yatıyor olsa tahliye olacağı günü bilir, o günün umudu ile
yaşardı.
Bir an önce büyümek, âşık olmak, evlenmek, çalışmak,
anne olmak isterdi o kız. Tatlı bir telaşla yaşar, yutar gibi okurdu
kitapları. Yem gagalayan kuşlar gibi öperdi sevgilisinin elma kokan
ağzını. Sonra susmayı öğrendi, pencerelerden bakmayı, dağlara,
24
bulutlara, kuşlara, uzaklara… bir türlü gelmek bilmezdi, bekle-
Hastanenin kapısından gir- mekten sıkılan baba bir hamlede
meden önce başını çevirip bahçeye kesiverirdi kızının boğazını. Fışkıran
göz gezdirmişti üç beş saniye. Hasan kan, babanın bembeyaz giysilerini ve
sigarasından derin nefeseler çekerek sakallarını kırmızıya boyarken, henüz,
bir köşede bekliyordu. Utançtan ve hiçbir zevkini tatmadığı dünyaya has-
kederden öleceğini sandığı o anlar- ret gitmenin acısıyla ve şaşkınlıkla
da kendi aralarında konuşup gülüşen açık kalırdı gözleri.
insanlar görmüştü ve akasya çiçeği Kara suratlı polis aslında
kokularıyla hafiflemiş bir rüzgâr esi- kumraldı, ağzını her açtığında koca-
yordu. man dişleri görünüyordu. Şaşkınlıkla
Polis bağırmıştı karakolda, bakıyordu polisin at dişlerine benze-
“Ana olaydın da sahip çıkay- yen sararmış ve olağanüstü irilikteki
dın kızına, ne mal olduğun ortada!” dişlerine. Sanki muayene için sıra
Anne, tüm itiraz ve savunma beklemiyor da o dişlere hayret et-
cümlelerini unutmuş da o yüzden mek için oturuyordu bankta.
başını öne eğmiş gibi, gözlerinden “Ne olmuş buna?” diye sor-
taşan keder dile gelecek gibi, taş muştu doktor yüzüne bile bakmadan,
gibi, ateş gibi susmuştu. sanki adı Bu’ymuş gibi.
Kızının kanına girecek bir Gözlerini önündeki kâğıtlar-
erkeğin çıkıp gelmesinden ölesiye dan kaldırmadan:
korkardı anne. ‘Namusuna leke “Külodunu çıkar, yat masa-
getirirsen baban önce seni sonra ya,” demişti kolayca.
beni keser,’ der dururdu. Göğüsleri Dişleri birbirine vuruyordu.
ve kalçaları belirginleştikçe namusa Hasta bakıcı kadın zorla açmıştı bir
leke getirme ihtimali de artmıştı. Ge- erkeğe açıp açmadığından emin ola-
lişip serpildikçe annesinin öfkesiyle madıkları bacaklarını.
babasının mesafesi, el ele verip bir “Kapı gibi sağlam raporu var
labirent örmüştü. Labirentten çık- elimde, Allah’ınızdan bulun,” derken
mak istiyordu sadece. annesi komşulara, onların başka bir
İbrahim’in elinde bıçak, Allah’ı olup olmadığını merak etmişti.
kıvırcık saçlı oğlu İsmail sunağa uzan- Masmavi göğü, çok sevdiği yumu-
mış, boynu bıçağı çağırırken yüzünde şacık bulutları, güzelim yaprakları,
korkunun esamisi okunmuyor. Sol dükkân levhalarını, apartman adla-
tarafta bekleyen besili, güzel koçun rını görmeden yürüyordu; yalnızca
onu kurtaracağından emin nasıl olsa. ayakkabılarının yıpranmış ucu… Evde
Duvarda asılı bu resme her baktı- kimse konuşmuyordu ne onunla ne
ğında yüzler usulca yer değiştirirdi, birbirleriyle. Sessizce iliştiği sofrada,
baba eline bıçağı alırken uzatırdı ağzına zoraki aldığı birkaç lokma bo-
kara saçlı başını usulca sunağa. Koç ğazına diziliyordu. Hayalleri ile geniş-
25
lettiği minik odasına kapanıp, acının kardeşler anlam veremedikleri bu
ve yalnızlığın bir çeşit sarhoşluğa yastan kurtulmak için eve girmez
dönüştüğü, hiç bitmeyecek sandığı oldular. Zillerini çalan kalmadı.
saatler boyu her şeyin geride kaldığı, Birisi ölmüş bu evde, gömmek için
çoktan unutulduğu, ileri bir zamana soğumasını bekliyorlar. Eline aldığı
ışınlanabilmeyi dileyerek yatıyordu. bıçakla yeni bir yaşamın filizlenebile-
Anne ve baba utançtan kimselerin ceği kasıklarını deşmek istiyor, kendi
yüzüne bakamıyorsa bu onun suçuy- cezasını kendi elleriyle vermek…
du. Ölmesi bir şeyi değiştirmeyecek- Gelecekle ilgili hayalleri var-
ti, olan olmuştu nasılsa. Doğmamış dı oysa; tatlı yaşama telaşı, okuyacağı
olmayı diliyordu. okullar, giymek istediği kırmızı elbise,
Baba, ‘Rapor çürük çıkarsa sokaklarında şarkılar söyleyip dans
eve gelmesin!’ deyince elbette bir edebileceği bir kente gitme arzusu
çare düşünmüştü anne. Karısı üçüncü vardı.
çocuğunu doğururken ölen Hasan’a, Telefon defterinden Ha-
‘Sen yabancı değilsin, al bunu, suçu- san’ın numarasını buldu, çevirmeli
nu bağışla. Karın olsun, çocuklarına telefonda tek tek çevirdi rakamları.
annelik yapsın,’ dediğinde Hasan’ın İki ya da üç kez çaldı telefon, sonra
gözlerinde bir ışık yanıp sönmüştü. tütünden tarazlanmış ses,
‘Bu suçu işlememiş olsaydı bana “Alo!” dedi, gırtlağını temiz-
asla vermezlerdi,’ dememişti Hasan lerken.
‘Göz açtırmam, görsün bakalım Ha- “Hasan Amca, babam işten
san kimmiş,’ de dememişti. Hiçbir dönmeden... Annem söylemiş ya
şey söylemese de aklından bir sürü sana.”
düşünce peş peşe gözlerindeki ışık “Tamam kız,” dedi Hasan
yanıp sönerken. Sigarasından derin bastıramadığı bir heyecanla.
bir nefes çekerken avurtları içine “Yarım saate oradayım.
göçmüş, dumanı burnundan üflemiş- Amca deme artık bana, Hasan de!”
ti. Olur, anlamında hafifçe salladığı “Tamam Hasan amca,” dedi
başını raporun sağlam çıktığı gün kız ona, sonra günler ve mevsimler
hastanenin bahçesinde iki avcunun eriyip birbirine karışarak çamur gibi
arasına almış, çömeldiği köşeden sıvandı üzerine, sonra o çamurun
kızla annesini götüren polisin arka- gerisinden bakmaya başladı dünya-
sından da sağa sola sallamıştı. Hevesi ya, sonra pencerenin önüne oturdu,
kursakta kalmaya razı olmamıştı bir dışarıyı seyretmeye başladı; dağları,
türlü. bulutları, kuşları, uzakları…
Rapor sağlam çıktı, kız eve
kabul edildi. Baba başını televizyon-
dan çevirmedi bir daha, anne diliyle
dişinin arasında ilenip durdu sürekli,
26
Kurtuluş Özgen
Suç-Zaman-İnsan
altDeneme Canan Olpak Koç

Ovidius “Ceza kaldırılabilir ama suç insanın içinde son-


suza kadar yaşar,” demiş. Pişmanlığa ve suça teslim olmuş ruhun
ezeli sesine yaptığı vurguyu şair Ovidius çoğaltmış olsa da yüzyıllar
sonra Dostoyevski, “Sadece içinde yaşatma, teslim ol ve rahatla”
diyerek adalete teslimiyeti de edebi suç literatürüne ekler. Tanrısız
bir dünya saçmadır Dostoyevski’ye göre. Çünkü serbestlik, suç için
en rahat alandır. Bu yüzden, Nietzsche suçluluk duygusunu mah-
kûm etse bile, Dostoyevski, huzuru bu duygunun ardından gelen
teslimiyette bulur. Suç ve Ceza’nın Sonya’sı, Raskolnikov’u ikna
eder ve suçlu adalete teslim olur. Bu, insanların kendisini suçlu ilan
edişinden sonra olan şeylerdir.
Peki bir eyleme suç olduğu hükmünü ilk kim ve ne zaman
koymuştur?
Kutsal kitaplarda belirtildiğine göre suç olgusu, insanoğ-
lunun bu dünyaya ilk ayak basışından itibaren var olagelmiştir. Aynı
kutsal kitaplara göre zaten ilk insanın dünyaya gönderilmiş olması
da bir ceza biçimidir. Yasak elma, buğday veyahut olmaması ge-
reken bir cinsel yakınlaşma... Olan olmuş ve yasak çiğnenmiş, suç
işlenmiştir. Daha sonra kardeş kardeşin kanına girecektir. Kabil’in
Habil’i öldürmesinde, kadın kıskançlığından baba kıskançlığına,
doğrudan cinayeti işleyen tarafın kendini eksik hissetmesine yöne-
lik birçok etken vardır. Sonuç ise dünyanın ilk kez suç ile karşılaşmış
olmasıdır.
Yüzyıllar sonra, Binbir Gece Masalları’nda her şey, Şeh-
zaman’ın, eşi tarafından aldatıldığını fark etmesi ve onu ölümle
cezalandırmasıyla başlar. Bu cezalandırma biçimi en az 1200 yıl
öncesine ait. Ortada yine suç kabul edilmiş bir eylem var. Ancak
ondan da önce yukarıda adını anarak başladığımız Ovidius çıkar
28
sahneye. Milattan önce yaşayan bu yasalara, törelere ve ahlak kurallarına
Romalı şair, yazdıklarından dolayı aykırı davranışların genel adlandır-
sürgüne gönderilmiştir. “Suç ne masına ‘suç’ diyerek genel bir tanım
zamandır var?” diye düşünecek olur- yapmış olsa da bilinir ki bir kavramın,
sak, kısaca değindiğimiz bu örnekler- birden çok disiplince değişik tanım-
le bile, insanoğlu yaratıldığından beri lamaları olabilir. Dolayısıyla gerçek
hem suç hem ceza vardır, diyebiliriz. suçluluğa, suçun genel tanımında
Var olduğuna inandığımız daraltma yaparak, hukukun belirledi-
bir kavramı tanımlamak, o kavramın ği kurallara uymayan her türlü eylem
kabullenilmiş bir olguya karşılık gel- biçimidir tanımını getirebiliriz. Yani
diğine baştan inanmış olmaktır. Öy- sözlüğe göre; eylemin sonucunda
leyse olgular zamanın içinde olması kanuni bir yaptırımın olması ve suça
gereken hâlde kalır. Onları değiştirip karışan kişi ya da kişilerin hukukça
dönüştüren, tarihin seyridir. Tarih, belirlenen cezalara çarptırılması ge-
olguların sıralanışı olarak yorumla- rekir.
nacak olursa bu durum bir bakıma, Elbette suç, sadece gerçek
yazılı tarihe inanmak anlamına da suçluluk şeklinde adlandırdığımız
gelir. somut eylem biçiminden ibaret de-
Novick, tarihi, yavaş yavaş ğil. Üzerinde çok konuşulmamış olsa
birbirleriyle rekabet eden iddia ve da son yüzyılda belli kategorilere
karşı iddialardan oluşan bir bataklık ayrıldığını görürüz. Örneğin Irvin
şeklinde tarif eder. Fakat resmî dilin Yalom, psikoterapi alanında yaptığı
ya da yazılı tarih tanımının ve bu çalışmalarda üç tür suçluluktan bah-
ilme “arzuyla” yüklediği anlam çok seder: Biri yukarı anlattığımız gerçek
başkadır. Suç yazıcısı ya da anlatıcısı suçluluktur. İkincisi varoluşsal suçlu-
anlatılan konu ile zaman/mekân ara- luktur; diğeri ise nevrotik suçluluk
sındaki ilişkiyi iyi bilmelidir. Bunun iyi yani başka bir bireye, eski ve modern
bilinmesi yorumlama işinde -eğer ge- tabulara veya anne, baba veya top-
rekiyorsa- insafın devreye girmesini lumsal mahkemelere karşı işlenen
de sağlayabilir. Böylece suçun ya da hayali suçlardır. Gerçek suçluluk, bir
failinin yaşadığı zamanın dinamikleri- başkasına karşı işlenen, hukuki süreci
nin etkisi ortaya çıkar. Dolayısıyla suç, başlatan somut eylemden kaynakla-
zaman ve mekân ilişkilendirmesiyle nırken nevrotik suçluluk bu süreci hiç
anlatılacaksa birkaç defa düşünmek, başlatmayabilir.
uzun uzun hesap yapmak gerekebilir. Suç farklı etkenlerin bir
Çünkü çoğu zaman insanlığın ortaya araya gelip birbiri ile uyuşamaması
çıkışı ve devamında suçun geçirdiği sonucunda ortaya çıkan bir yapının
aşamalar, medenileşme çizgisini ta- doğal sonucudur. Bu nedenle bütün
kip etmek gibidir. bu suç türlerinin ortaya çıkışı kadar
Her ne kadar Türkçe sözlük; devamlılığı hatta artışı üzerinde
29
durmak gerekir. Son kuramların söy- çıkaracaktır. Bunu, hemen her top-
lediklerine kulak kabartacak olursak lumda suç kabul edilen belli başlı
kent yaşamının hızla dünyaya hük- eylemlerin içeriğinde bile görmek
metmesi ciddi bir etkendir. Sadece mümkün. Mesela gerçek suçluluk
kentleşme denilip geçilebilir mi? El- etrafında örnekleyecek olursak bin
bette hayır. Kentleşmenin bir sonucu yıl önce uranyum bulundurmak suç
da sayılan ekonomik yetersizlik, etnik değildi. Günümüzde ise suç kabul
kimlik karmaşası, dini kimlik, kültürel ediliyor. Ya da kıtlık yıllarında ekmek
farklılıklar… Her biri suçu doğurduğu çalmaya uygulanan yaptırımla, zen-
durumlar olduğu gibi artmasında da gin bir toplumda aynı eyleme yönelik
etkili olan faktörler olarak sayılabilir. yaptırım değişecektir. Bunun dışında
Zaman ve mekân etrafında dönen bu düşünce suçu var. Ki şimdi bile, bir
faktörlerin etkisi, ara ara yoğunluk devlette suç kabul edilebilen bir dü-
değiştirebilir ancak özellikle kent şünce, başka bir devlette suç kabul
yaşamı karmaşık yapısı, denetimi zor edilmiyor. Dinlerin günah, dolayısıyla
alanları, mahalle baskısını tamamen suç kabul ettiği yasaklarla, modern
yok eden kör noktaları, nüfus yoğun- hukukun kabulleri ve hukukçular
luğu gibi nedenlerle suçun suçlusu- arasında da farklar var. Fiillerin mahi-
dur. yeti gibi fiilin sonucunda uygulanan
Gözlemlenebilir ki küçük yaptırım biçimi yani cezada devir-
yerleşim yerleri ya da köylerde bile lere ve kültürlere göre bu nedenle
yaşam, anlamını çoktan yitirmeye değişim gösterir. Çünkü ihtiyaçlar,
başlamıştır. Haberlerde köy ya da ka- toplumsal yaşantının her alanındaki
sabalarda işlenen cinayetlerle sıkça davranış biçimlerini olduğu gibi suç
karşılaşır olduk. Gayri ahlaki ilişkiler, anlayışını ve yaptırım mekânını da
sapkınca davranışlar… Kurgu ya da biçimlendirir. Örneğin “Eğer bir köle
gerçek… Sahici bir yaranın yansıyan kaçar Luiya memleketine giderse,
tarafı insanlara… Kentte, kasabada onu geri getirene (kölenin sahibi) VI
fiziksel ve psikolojik dışlanmışlık ZU gümüş verir. Eğer köle kaçar da
artmaya devam ettikçe, dayanışma düşman memleketine giderse, kim
zayıfladıkça, metafizik olduğu kadar onu getirirse onu yalnız o alır.” (Alp:
ekonomik kaygılar da derinleştikçe; 470) şeklindeki bir Hitit hukuku ka-
suç, daha da artacak gibi görünü- nun maddesi o günün şartlarına göre
yor. Bütün bunlarla beraber bu suç bazı ihtiyaçlar çerçevesinde oluştu-
tanımlamasının kapsamı değişebilir, rulurken kanunun mahiyetine günü-
genişleyebilir. Hukuk kuralları ve müz penceresinden bakıldığında, bir
toplumsal anlayış; dönemin şartları insanlık suçunu içerdiği görülür.
ekseninde değişebildiğine göre, Tekrar edebiyata dönelim.
suç olarak tanımlanan, kabul edilen Hukukçuların, adalete tek bir cephe-
eylem belki başka çeşitlerle ortaya den bakması tehlikeli sorunlar doğu-
30
rabilir. Yazarlar gibi. Sefiller romanı zuru bozacak en önemli unsurdan sa-
bunu eleştirmektedir. Victor Hugo, yılmasına rağmen insanlık tarihinin ilk
döneminin adaletsiz hukuk anlayışını devirlerinden bugüne aynı zamanda
karakteri aracılığı ile gün yüzüne çı- insani bir hâl gibi de algılanmaktadır.
karır. Nitekim Jean Valjean’ın, ekmek Bunun için edebiyat açısından suç;
çaldığı için kürek cezasına mahkûm entrikasıyla, dramıyla, trajedisiyle,
olduğunu bilmek okuru üzmekte- muammasıyla bir konu zenginliğinin
dir. Sanki başka çaresi mi kalmıştır. ötesine geçmiştir. Öte yandan aynı
Valjean, bir çare bulamaz, gerekçeli edebiyat, toplumda daha az suç
mazeretlerine dayanarak bu suçu işlenmesini sağlamak noktasında
işler. Biz suç demiş olsak da çoğu vazgeçilmez dayanak olmaya devam
okur ona sempati besler ve sosyal etmektedir.
bir hukuk devleti olamadığı için Fran-
sa’ya kızar. Sait Faik’in İpekli Mendil
hikâyesindeki küçük delikanlıya oku-
run üzüldüğü gibi. Günümüzün rap
şarkılarında da Valjean’ın direnişine
ortaklık eden sözlere rastlarız: “Al-
lah’ım suç mu batakta doğmak?”
Dinlerin ve mitlerin insanın
dünyaya gelişini bir günaha, dola-
yısıyla suça dayandırmaları, insan
varlığının doğasında suça yatkınlık
olduğunun tarihsel bir göstergesidir.
En azından sözlü dönemlerin kamu
vicdanı sayabileceğimiz efsaneler,
destanlar, mitler; insana yeri geldi-
ğinde suçu da yakıştırmıştır. Artık
modern zamanlara gelindiği, Ay’a in-
sanın ilk adımını attığı, iletişimin anlık
paylaşımlara kadar kısalabildiği 20.
ve 21. yüzyılda da aslında, sözlü döne-
min bakış açısı çok da değişmemiştir.
Nitekim 20. yüzyılın başında doğan
ve ivme kazanan psikoterapide ve
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir
felsefi disiplin olarak gelişen varoluş-
çulukta, insanın özünde bir suçluluk
duygusu zaten vardır anlayışı ortaya
çıkar. Dolayısıyla suç, toplumsal hu-
31
Jim Thompson’ın Esrarengiz Kayboluşu
altKurmaca Ulya Soley

1967 yılının Mart ayında bir pazar akşamı ormanda yürü-


yüşe çıkan Jim Thompson, bir daha asla görülmedi. Thompson’ın
akıl almaz kayboluşu dünyada büyük ses getirmişti. Resmi olarak
tam on bir gün boyunca, ardından ise aylarca yaklaşık beş yüz kişi
tarafından aranan Thompson’ın hiçbir yerde izine rastlanmadı ve
1974 yılında ölümü mahkeme tarafından teyit edildi. Ta ki geçtiği-
miz mayıs ayında 75. yaşını kutlayan Timon Onruan, Bangkok’ta
bulunan Pathum Wan Polis İstasyonu’na teslim olana kadar.
Jim Thompson Amerikalı bir girişimciydi, aslında kendisini
tasarımcı sıfatıyla anmak daha doğru olacaktır. Tekstil endüstrisinin
varlıklı ailelerinin birinden geliyordu. Belki de bu, onu hazin sonuy-
la buluşturacak olaylar zincirini başlatacak olan bir çeşit lanetti.
Princeton Üniversitesi’ndeki parlak yıllarının ardından Bangkok’a
taşınıp Tayland’ın önde gelen ipek fabrikası Thai Silk Company’ye
yatırım yapan Thompson, onu kapanmaktan kurtarmakla kalmamış,
aynı zamanda şirket için çalışan dokumacılara hisse dağıtarak bir
kahramana dönüşmüştü. Gösterişli bir dekorasyondan uzak, ama
ince zevkini belli eden evinin her detayıyla bizzat uğraşarak orayı
adeta bir mabede dönüştürdü. Elbette bu mabede giren birbirin-
den yakışıklı konukların, ev sahibinden başka bir şeye tapınması
mümkün olmayacaktı.
Jim Thompson, esrarengiz kayboluşundan aşağı yukarı
bir yıl önce, 1966 yılının yazında, katılanların kolay kolay unuta-
mayacağı bir parti düzenledi. O yıllarda Bangkok, uluslararası
yatırımcıların yeni keşfettiği ve bir gelenin bir daha geri dönmek
istemediği bir cennetti. Washington’ın önde gelen finansçıları,
evlerinde yaşadıkları kişisel problemleri Jim Thompson’ın Japon-
ya’dan getirttiği viskiler ve gümüş tepsilerde dolaştırılan saf ko-
32
kain eşliğinde unutmak üzere partiye beyi hem de hiç bilmediği en yakın
gelmişlerdi. Her seferinde evini yeni arkadaşı olarak bellemiş, yanında
bir tema ile bambaşka bir ortama kaldıkça daha da yakından tanıdığı
dönüştüren Thompson, o yıl da ta- bu adama karşı hayranlık ve öfke gibi
sarımcı kimliği sayesinde harikalar karmaşık duygular beslemeye başla-
yaratmış, evini balta girmemiş ıssız mıştı.
bir ormana dönüştürmüştü. Gecenin Parti gecesi Timon, Thomp-
ilerleyen saatlerinde bu loş ormanın son’a karşı daha önce hissetmediği
saykodelik ortamında kaybolan ko- bir duygunun farkına vardı. Timon,
nukların arasında her şeyin farkında yıllardır evinde kalıp her türlü konu-
olan ve gözlerini bir dakika olsun da yardımcı olduğu bu adamı etrafın-
Jim Thompson’dan ayırmayan bir kişi daki herkesten kıskanıyordu. Orman
vardı: sadık yardımcısı Timon. dekorunun yapraklarından, sıcak ge-
23 yaşındaki Timon, içe dö- cenin köründe pencereden sızan sarı
nük ve çekingen biriydi. Yıllarca Jim ışığa, içeriye gelip onu ısırmaya çalı-
Thompson’ın evinden görünen neh- şan sineklerden, etrafında fır dönen
rin öteki tarafında, Petchaburi’de, konuklara, müzisyenlerden birinin
ipek fabrikasında çalışan annesiyle saksafona dokunan ılık dudakların-
beraber yaşamış, annesinin fabrikada dan, bir diğerinin viski kadehini belli
çalışan arkadaşları ve onların çocuk- belirsiz kavrayan nazik parmaklarına
larıyla, yıllar içinde hızlı bir şekilde kadar her şey, Timon için bir tehdit
değişen mahallenin her karışını adı kaynağına dönüşmüştü. Thompson’ı
gibi öğrenmiş, liseden terk, umutsuz her şeyden ve herkesten korumaya
bir gençti. Fabrika çalışanlarına yakın karar verdiği o gece Timon, bu ka-
ilgi gösterdiği hafta sonu gezilerin- rarın verdiği huzur ve bütün gece
den birinde Thompson, Timon’un koşturmanın yorgunluğuyla ağır bir
bu içine kapanık tatlı tavrında onu uykuya daldı. Timon sedirinde uyur-
büyüleyen bir şey sezmiş ve büyü- ken, Thompson parti boyunca içki-
lendiği her şeyi evine götürdüğü gibi sini doldurmaktan kendini alamadığı
Timon’u da evine götürerek ona iyi güzel vücutlu esmer bir iş adamı ve
bir maaş karşılığında yardımcılığını saksafondaki ustalığından etkilenip
yapmayı teklif etmişti. O günden göz kontağını eksik etmediği yapılı
bu yana Timon yalnızca pazar gün- müzisyenle beraber kendini pence-
leri evine dönüyor, haftanın geri releri ormanın derinliklerine bakan
kalanında gece gündüz Thompson’ın odasındaki geniş ve rahat yatağına
enteresan dünyasını her yönüyle bıraktı. Gece boyunca rüyalarında
deneyimleyerek ondan pek çok şey tek başına bir sedirde huzur içinde
öğreniyordu. İlk içkisini bu evde içen uyuduğunu gören Thompson, ger-
Timon, Thompson’ı hem tanışmadığı çekte ise ancak sabah 6 sularında
babası, hem hiç sahip olmadığı ağa- misafirlerini uğurlayabilmiş ve o ana
33
kadar kimi zaman saksafoncunun Thompson’un bungalovunda kalıp
yapılı kollarında, kimi zaman esmer iş sıcak mı sıcak bir pazar sabahına
adamının dudaklarının arasında gidip uyanan bu beş kişi, hayatlarının bir
gelerek birkaç kez boşalmaya çok daha asla eskisi gibi olmayacağının
yaklaşmış, ama yapamamıştı. Birkaç elbette farkında değildi. Çok sıcak
saate kalmadan duş alıp ilk kahvesini ve bir o kadar sıkıcı bir gündü. Marc
içmek üzere salondaki pencerenin evin önündeki irili ufaklı bitkilerle il-
önüne oturan Thompson, o sabah ilk gilenmeye başlamış, Thompson’ın ya-
defa Timon’un tuhaf bakışlarını üze- kın dostu olan Kanadalı karı koca ise
rinde hissetti. Olan bitenin farkında sıcaklardan şikayet ederek bir hafta
olmayan Timon’un ise aklında yalnız- öncesinin Morning Chronicle’ına göz
ca mükemmel kahveyi yapabilmek ve gezdiriyordu. Bir an için her şeyden
Thompson’dan bu konuda bir iltifat bunalan Thompson, buradaki evine
alabilmek vardı. her geldiğinde mutlaka ziyaret ettiği
Tam bir yıl sonra bir cu- ormana doğru yürümeye başladı.
martesi sabahı Thompson artık Timon, bir yıl önce aldığı kararı her
yorulduğu renkli hayatını yavaş yavaş gün, her saat, her dakika uyguluyor,
geride bırakmaya hazırlanırken, çok Thompson’ı şartlar ne olursa olsun
sevdiği bir çift ve o dönem sevgilisi asla yalnız bırakmıyordu. O gün de
olan kısa boylu ve sevimli mimar öyle oldu, ama ne yazık ki bu duru-
Marc ile hafta sonu kaçamağı yap- mun farkında olan hiç kimse yoktu.
mak için Malezya’ya gitti. Timon, bu Timon, uzaktan takip ettiği patronu
tür gezilerde mutlaka Thompson’a aniden ormandaki bir ağacın göl-
eşlik eder, patronunun iyi dinlendi- gesine uzanmaya karar verince bir
ğinden, güzel yemekler yediğinden an duraksadı ve sonra hızlıca haya-
ve aradığı her şeyi bulabildiğinden tının en yanlış kararını verdi. Usulca
emin olurdu. Geçen yılki partiden Thompson’a yaklaştı, üzerindekileri
bu yana işi artık hayatına dönüşen ve çıkardı ve Thompson’ın üzerine uzan-
bu tuhaf tutsaklık hâlinden garip bir dı. Önce ne yapacağını bilemeyen
zevk almaya başlayan Timon için bu Thompson, gözlerini asla açmadı.
tür sorumlulukları yerine getirmek, Çok geçmeden Timon kuru ve çatlak
sevgisini içinde tutmak zorunda dudaklarını onun üzerinde gezdirme-
oluşuna iyi geliyor, biraz olsun onu ye başladı ve artık her şey için çok
rahatlatıyordu. geçti. Ne olup bittiğini anlayamadan
Cumartesi gecesi Thomp- hissettiği ağır utançla Timon, her
son ve konukları için güzel bir et şeyden çok sevdiği ve sakındığı
pişiren Timon, içinde alevlenen Thompson’ı orada, yemyeşil ve hey-
kıskançlık duygusuna yenik düşebile- betli bitkilerin huzurunda, boğazına
ceğini tam da pişirmekte olduğu etin sarılarak ani bir hareketle bir çırpıda
ateşle temas ettiği o ilk an hissetti. öldürdü. Uzun zamandır içinde bü-
34
yüttüğü bu ağır kıskançlık hissi, işte
öylece, yani birden ve en bekleme-
diği anda, bıçak gibi kesilmişti. Ne
büyük rahatlık! Müthiş iyi hissederek
Thompson’ın peşinden geldiği patika
yoldan geri yürümeye başladı. Ayak
izleri o toprağa bastıkça kayboluyor,
toprak ayaklarının altından çekiliyor,
Timon gittikçe hafifleyerek yükseli-
yordu. Özgürlüğünü Kanadalı çiftle
kutlamak istemeyecek kadar umur-
samaz, ilk önüne çıkan bungalovun
kapısını çaldı.

35
Siz Benim Ne Çektiğimi Nerden Bileceksiniz?
Arşiv Görüntüsü
Su Başbuğu
Dolapta
altKurmaca Burcu Eren

Rüyamda sık sık babam sırtına o koca dolabı yüklemiş,


ayağı ağır aksak, sağa sola savrula savrula, duvarları çize çize mer-
divenlerden yukarı taşımaya çalışıyor. Arkasında bir savaş alanı.
Kavruk yüzünde az sonra çatlayacakmış gibi bir ifade. Merdivenler
bitimsiz. “Baba, nereye? Dur düşeceksin!” Ha düştü ha düşecek
derken yere kapaklanıyor. Koca dolap üstüne. Kaldırıp bir koşu
yardım edeyim diyorum. Dolap büyüdükçe büyüyor. Taşları tuğla-
ları çatlatıp çatırdatarak, sıvaları patlatarak uğul uğul sınırlarından
taşıyor. Ben hızla geri koşuyorum. Dolap her yeri yalayıp yutarken
uyanıyorum.
Oysa o dönemde babam aylar sonra görevden eve, aya-
ğında aksama ve elinde bir dolap, daha doğrusu bir dondurucu
ile çıkageldiğinde, ergen hâlimle bambaşka rüyalar görüyordum.
Annem, çoğunlukla yaptığı gibi boşluğa bakarak hep aynı rüyaday-
mış gibi dolabın nerden çıktığını sormuş olmalı. ‘Devletimizin hedi-
yesi!’ Tabii o vakitler devletin eve, üstelik evde daha güzeli varken,
niye yaralı bereli bir dolabı gönderdiğine akıl erdiremedim. Ayak
da zaten devlet için aksıyordu. Kısa, net ve yormayan cevaplarla
görünürde her şey olması gerektiği gibi bir hava vardı. Ancak ara-
mızda var olagelmiş tetik tedirginlik hâli aksama ile beraber başka
bir ritme taşınacaktı. O aksak tedirginlik daha sonraki hayatımda
derime kazınacaktı.
Babam bir daha başka bir göreve gitmeyince evde daha
çok vakit geçirir, dolabın durduğu arka küçük odaya daha sık gi-
rer çıkar oldu. Dönecek yer kalmayan basık odada sigara içmek
dışında ne yapıyor olabilirdi? İnsan bir dolaba bakar da ne görür,
ne düşünürdü? Ben çocukluktan sorularımı yutmayı öğrenmiştim.
Annem de zaten babama aynı soruyu hiçbir zaman ikinci bir kez
37
sormadığından konu bir süreliğine olarak böyle demedi de, bu minval-
kapanmış göründü. de bir kaç kelime etti ya da hiçbir
Bir masalda kilitli bir oda şey söylemedi de şimdi ben bunları
varsa, kahramanımız ne yapar eder söylemesi gerektiğini düşünüp uy-
o odaya girer, değil mi? Bizde kilit duruyorum. Babam annemi dikkate
olmasa da, beni kışkırtabilecek kadar almayarak gözleri dolapta, “Devletin
güçlü bir gizem vardı. O beyaz, yer hediyesini sual etmek sana mı düş-
yer sararmış, üstten kapaklı dolabı müş?” gibi bir şeyler söyledi. Büyü-
evirdim, çevirdim, çiziğine çöküğüne dükçe hikmetinden, kudretinden,
uzun uzun dokundum, karşısındaki kadrinden sual olunmayanları da bir
küçücük boşluğa yerleşip resimlerini bir öğrendim. Ne kadar çoktular.
çizdim, cana kana bürüdüm, içine gir- Bizim de genel gidişattan sorgularla
dim, dünyaları dolaştım, ama sırrına suallerle ilişkimiz ortada olsa gerek.
eremedim. Kapağını kaldırınca yüzü- Ben daha fazla ayrıntı hatırlamak ga-
me hâlâ bütün sinir uçlarıma elektrik yesiyle hafızamı zorluyor, kendimce
verilmişçesine beni yerimden zıpla- neden sonuçlar kurmaya, bir hikâye
tan keskin bir çamaşır suyu kokusu oluşturabilmek için boşlukları doldur-
geliyordu. Mükemmel sterilizasyon! maya çalışıyorum. Anlamlandırmak
Zaman geçmiş, her tuhaflık çabamda bazen boşluklara derin bir
gibi dolap da artık dikkat çekmez öfkeyle tahammül edemediğimi fark
olup evimizin bir parçası hâline ediyorum.
gelmişken, babam oyuna heyecan Bir gün yemek esnasında
katmaya karar vermiş olmalı. Bir gün gözümü televizyondan masaya çe-
tam akşam yemeği öncesi bir yandan virdiğimde babamın elinde et dolaba
dolabı odadan çıkarmaya çalışırken baktığını fark ettim. Kulaklarım uğul-
bir yandan da yardım için anneme dadı. Yırtıcı avına saldırıyor, dişlerini
seslendi. Dolabı getirdi getirdi, ye- geçiriyor, ağır çekim eti kemiğinden
mek masasının karşısındaki duvara ayırıp ağzına götürürüyor, dişlerinin
dayadı. Bej rengi oda takımının arasında çiğneyip tel tel liflerine
arasında yerde vişne rengi bir halı, ayırıyor. Et tazecik, lop. Kan fokur
üzerinde kristal kesme cam bir kase fokur, yürüdüğü yeri eritip geçiyor.
olan sehpa ve on iki kişilik yemek ma- Taze eti dinlendirmek gerek derler,
sasının olduğu odaya bir de ne idüğü yenmezmiş. Lastik gibi uzuyor, büyü-
belirsiz bir dondurucu eklenmişti. yor, et beni yutacakken, ağzımdaki
“Bunun burda ne işi var et masaya tabağın içine düşüveriyor.
Allah aşkına? Hadi bir bildiğin vardır Hay ben et yiyen o ağzımı!
dedik, ne olduğunu, nerden getirdi- Aradan çok geçmeden ba-
ğini sormadık. Bu hantal çirkin şeyi bam bu sefer de boşta duran dolabı
salona taşımak da neyin nesi?” dedi çalıştırmaya karar verdi. Eti lokum
annem. Yok, yok, büyük ihtimal tam gibi iyi pişirimli olurmuş. O tazecik
38
etleri çiğnerken bütün çene kemikle- nu dindirmek için babamı da baştan
ri kulaklarıma uğulduyordu. tanımam gerekti. Hangi kutsalın
Sıcak bir gün annemle eve hizmetkarı olduğunu öğrendim. Ona
girdiğimizde küçük kardeşimi dola- dair hatırladığım ve bulduğum her
bın içine çıplak vaziyette oturtmuş şeyi aslen kim olduğunun hikâyesini
buzlarla ovarken bulmuştuk. “Hava kurmak için deştim. Babamın tanıdı-
çok sıcak kokmasın. Kokmasın.” Kar- ğım kadarını aldım, her bir zerresin-
deşim gözleri kocaman açılmış, oldu- de bana yol verecek izler aradım,
ğu yerde donakalmış. Tazecik çocuk belki hâlâ da arıyorum. ‘Ben sadece
durduğu yerde neden koksun? Sanki görevimi yaptım,’ tastamam bir cüm-
çürük et! le olarak hiçbir kaba sığmıyor. Bu
Hemen ertesi gün de hayat, sadece görevini yapanlar, ken-
babamı dolabın içine yerleşmeye dine görev edinenler ve o görevleri
çalışırken bulduk. Üzerine kapağı bazen alkış kıyamet bazen buz gibi
kapatmaya çalışıyor, çürüyeceğini bir sessizlikle onaylayanların gürültü
sayıklıyordu. “Çürüyeceğim. Çürüye- patırtısı içinde ağır aksak yaşanıyor.
ceğim.” Her şey apansız olmuş gibi. Ancak kucağımda bulduğum mirası
Çürümek bile. reddetmek hiçbir yaraya merhem
Tuttular bize o dolapta kut- olmuyor. Mesele o mirasın arazlarıyla
sal kurşunun deviriverdiği benden usulünce vedalaşıp oradan başka bir
küçük bir kız çocuğunun ölüsünün yaşama yol yapmakta.
kokmasın diye buzlarla ovula ovula Yalnız evdeki eşyaların ses
saklandığını söylediler. O nasıl bir ettiği evimizde günden güne ufalır-
cümle öyle? Hop! Annemin içine bak- ken bana uzanan elleri tutmayı başa-
tığı boşluk. Neden? Nasıl? Haberler, rarak yeniden konuşmayı öğrenmeye
resimler, hiçbir şey kar etmiyor. başladım. Çizmeyi de. Dolabın içinde
Annem dolabı hemen hur- kendimi çizdim günlerce, sonra kar-
dacıya verdi. Günlerce evi döndü do- deşimi, annemi, tanıyıp tanımadığım
landı çamaşır suları ile ovdu, fırçaladı. onlarca insanı. O dolap içerisinde
Bizi haşlak sularda derimizi soymak ne çoktuk. O dolabı vermeseydik de
ister gibi bastıra bastıra yıkadı. Anne- sergilese miydik? Önce apartman
min boşluğu da dolap gibi yıka döke sakinlerine, sonra mahalleye, sonra
bizi yutmaya çalıştı. Şimdi dönüp şehre?
baktığımda kesik kesik nefeslerle, “Bu dolaba iyi bakın! Bu
bata çıka, ökseye tutulan kuş gibi çır- dolap, içerisinde bizim hep beraber
pınarak bana doğru gelmeye çalışan iyileşme olanağımızı barındırıyor.”
bir genç görüyorum. Ne var ki şu an Kişilerle helalleşmek bu ka-
ayak bastığım toprağı görmüyor bile. dar zor madem, neden önce yadigar
Dolap babamı yutunca, belki de çok eşyalarla başlamak mümkün olmasın?
zaman sonra, kulaklarımın uğultusu- Misal bu dolap ile. Ben şimdi yıllar
39
sonra, sonunda, gitmem gereken
yere gidiyorum. Bunca kurumuş dala
su yürüyor madem, ağaç ağaç yeşil-
lenmek de çiçeklenmek de bize dair.

40
İktidar ve Suç: Antigone’de
Her Çağın Trajedisi veya Vicdan
altDeneme Aslı Şahinkaya

“O Yaratmıştır dili
Kıvrak düşünceyi
Var etmiştir
Yasaları, töreleri.
Uygarlıklar kurar
Korunaklı kentlerde
Barınır karda kışta
Yener ağır sayrılığı
Her derdin bulur çaresini
Ölümden gayrı”
Sophokles. Antigone. (Çev. A. Çokona)

İnsanlık tarihi boyunca, suç hep vardı, insan hep suçlu


oldu ve hep cezalandırıldı. Ya bugün ya yarın ama hep… Neredeyse
bütün inanışlar ve dini sistemler suç ve ceza üzerine kuruludur
zaten. Ancak sisteme özgü farklılaşan niteliklerle suç da değişken-
lik gösteriyor ceza da. Ceza ve suç, iktidarın iradesinde belirir ve
ortaya çıkar çünkü. Suçlu da değişir bu yaklaşımla, yargıcın kendisi
de. Ama bence insanlığın trajedilerinden biri şudur: Kültür ve doğa
arasındaki çatışmasındaki araftalığına insan, kendi ürettiği normlar-
la kendinin yargıcı olarak ceza keser.
Yargılama ve cezalandırma, otoritelerin iktidarlarını kur-
dukları ve pekiştirdikleri pratiklerdir. Tam da bu nedenle suç ister
kültürel ister siyasal ister ekonomik nedenlere bağlı olarak gelişsin
hegemonyanın bir normu olarak karşımıza çıkar. Yani aslında suçun
ve cezanın ontolojisi, suçu belirleyenin ve ceza verici kuvvetin ira-
desine bağlı olarak şekillenir.
Michel Foucault, Hapisanelerin Doğuşu’nda 1700’lü
yıllardan bu yana cezalandırma pratiklerini inceliyor. Önceleri
seyirlik olarak halk meydanlarında kesilen infazların, zamanla,
suçluyu gizleme, onu toplumdan uzaklaştırma ya da bir yere ka-
patma pratiklerine dönüştüğünü anlatıyor. Çünkü halkın gözleriyle
gördüğü, törenleştirilmiş infazlarla, aslında suçlu bir kahramana
dönüştürülüyor, varlığı doğrulanıyor. Ancak yok etme, uzaklaş-
tırma, toplumdan koparma aslında, sosyalleşerek var olan insan
için unutulma tehdidini, yaşarken ölmeyi getiriyor beraberinde.

41
George Orwell’in 1984’ünü okuyan- Yani vicdan aslında insanın içinde,
lar bilir, ortadan kaldırılan suçluların toplumsal normlara göre karar veren
belgeleri de anında ortadan kaldırılır, bir yargıçtır. Burada kimdir suçlu, ne-
hiçbir zaman yaşamamış kişilerdir dir suç ve kimdir yargıç? Bu yüzden
artık onlar. trajiktir insan.
Geçmişten bu yana her Yunan metinlerinden, günü-
zaman bedene eza vermeye yöne- müzün metinlerine kadar, bu insanlık
len ceza pratikleri, zamanla bedeni trajedisini görmek mümkün. Arito-
hapsetmeye doğru dönüşüyor. Daha teles’e göre, tregedyalar mimetiktir,
psikolojik bir kapatılmaya dönüşüyor, gerçek hayatı taklit ederler. Ancak
büyük kapatılma dediği de kısaca bu bana göre tragedya, bunu kesin bir
aslında Foucault’nun. Günümüz ya- tür olarak ele almaktan çekiniyorum,
şantısında ne değişti peki? Hapisha- alegorik bir anlatıdır. Her tragedya,
neler hâlâ kurumsal olarak işliyorlar insanlığın uygarlıktan bu yana ya-
ve yargı mekanizmalarına göre fark- şadığı araftalığın alegorisini ortaya
lılık gösteriyorlar. Ancak işler toplu- koyar. Hangi tragedyaya bakarsak
mun kompleks nitelikleriyle beraber bakalım, insanı görürüz orada ve
düşünüldüğünde ne eskiden ne de binlerce yıl geçse de her defasında
şimdi bu kadar kesin çizgilerle çizil- farklı bir boyutuyla görmeye devam
miş net sınırlara sahip değildi. Mikro ederiz.
iktidar yapıları, hayatın her yerinde; Tragedyada tüm olaylar;
hatta insanın kendi içinde bile. Nedir soyut birtakım kavramlar, bunları
ki vicdan dediğimiz? İnsan geçmişten üstlenen kişiler/kurumlar aracılığıyla
beri kendinin yargıcı olmuştur aslın- çarpıştırılırlar. Bilinen klasik traged-
da. Büyük kapatılma, mikro iktidarın yalarda iki farklı ahlaki tercih ve de-
insanın kendi kalbinde belirmesidir. ğer, farklı toplumsal roller üzerinden
Bu iktidarla yaşamaya başlaması, onu tartışılır ve izleyiciden de sağduyulu
yeniden her an her saniye yeniden bir bakışla kendi vicdani tercihini
üretmesidir. yapması beklenir. Ancak zaten tra-
Nietzsche, vicdanı, insanın gedyaya seçici niteliğini kazandıran
içinde doğmuş bir kendini suçlama onun tartıştığı değerler arasında
süreci olarak görür. Kültür ve doğa tercih yapmanın bitimsiz bir süreç
ikili karşıtlığı çerçevesinde düşü- olmasıdır. Ancak yine de metin tek,
necek olursak insan, doğasından yorum sonsuzdur. Mesela Antigone,
kaynaklanan her eylemden ‘suçluluk’ bugüne kadar sayısız farklı bakışla
duymaya başlamıştır. İktidar sahibi- eleştirilmiştir. Çünkü metnin alımlan-
nin ortaya koyduğu normlarla komp- ması da zamansallıkla ilişkilidir. Nasıl
leks bir yapıda işleyen insanın sosyal ki Antigone kaleme alındığı dönemin
yaşamı; suç ve ceza yoluyla insanı zaman ve mekânı ile ilişkili ise, onun
kendi yaşantısına yabancılaştırmıştır. alımlanması da zamanın ruhuyla ko-
42
şuttur, ondan ayrı düşünülemez. Bu kendi vicdanlarıyla yargılamışlardır
nedenle her çağ kendine ait farklı bir kendilerini, biri canından biri iktida-
şeyler bulur tragedyalardan. rından olmuştur.
Antigone, tüm insanlığın
hâlâ bile var olan bu trajedisini orta- Kreon beni suçlu saydı. İşte götürü-
ya koymuştur bana göre. Hem Anti- yorlar,
gone hem Kreon kendi vicdanının evlenemedim, ana olamadım, dos-
kendi suçluluk duygularının kurbanı tum yok,
olmuşlardır. Sistem varlığını sürdür- gidiyorum diri diri karanlık gömütü-
müştür ancak artık hiçbir zaman da me.
onların bıraktıkları izler silinmemiştir. Hangi kutsal yasayı çiğnemişim ben?
Bilindiği üzere Kreon, Anti- Hangi Tanrı’ya yalvarayım şimdi?
gone’nin birbirleriyle savaşarak ölen Doğru bildiğimden şaşmadığım için
kardeşlerinden birini suçlu, birini dinsize çıkardılar adımı.
kahraman ilan etmiştir. Suçlu say- Tanrıların buyruğuysa bu başıma
dığını cezalandırmak ister ve onun gelenler
bedeninin dini ritüellere uygun def- anlarım suçumu can verince.
nedilmesini yasaklar. Antigone ise, Ama suçlu beni yargılayanlarsa
kardeşinin her ne olursa olsun Tan- Dilerim benim başıma gelen felaket-
rı’nın yasalarına uygun olarak defne- lerden
dilmesi için mücadele verir ve gömer Daha büyüğü gelmesin onların başı-
onu elleriyle. Antigone, Kreon’un bu na
hegemonyasına karşı gelerek, karde-
şini uygun şartlarda törenle defnet- Zaman, suçu da değiştir-
meye direnir. Ve sonunda Antigone, medi aslında, suçluyu da. Hala insan
Kreon tarafından dev taşların arasına kendi kendinin yargıcı, kendi kendi-
hapsedilir. Kapatılır ve toplumdan nin hapishanesidir bugün bile. Yine
uzaklaştırılarak cezalandırılır. Ancak de umutsuzluğa düşmek için değil bu
Antigone, bedeninin hapsedilmesine söylediklerim, tam tersine bir çıkışın
karşı gelir ve kendi ölümüne, kendi olduğunu gösteriyor bana Antigone.
özgürlüğüne kendi elleriyle gider. Her insan kendi varlığıyla bir iz bıra-
Büyük kapatılmaya karşı çıkar. Kre- kıyor dünyaya, hem de yok oluşuyla
on’un Antigone’ye âşık olan oğlu ise, bile. Sistem belki baki kalıyor ama za-
bir bıçak darbesiyle öldürür kendini. man bize dönüşümü veriyor, sistemi
Kreon ve Antigone’den hangisi dönüştürme gücünü veriyor. Kendi
haklıdır şimdi? Suç nedir? Suçlu kaderine, kendi trajedisine karşı
kimdir? Ceza nedir? Cezayı kim çıkma gücü buluyor insan. Eriyor
çeker? Hangisi kazanmıştır, peki? zamanda sınırlar, suçlardan kaçmayı
Hem Kreon hem de Antigone kendi bıraktıkça özgürlük geliyor berabe-
inandıklarının peşinden gitmişler, rinde.
43
Suç Mahali
Özge Calafato
O Ben Değilim
altKurmaca Sanem Bozkurt

Televizyon seyretmiyorum artık. Gazete okumuyorum. Ne


fena şeyler yapıyor insanlar birbirine hiçbirini bilmek istemiyorum.
Pencereden dışarıyı seyrediyorum, evin yakınlarında bir market
var, eğer yağmurlu değilse hava çıkıp alışverişimi yapıyorum. Eve
dönerken her katta dinlenerek üç katı çıkıyorum. Bazen çırak sağ
olsun ‘yardım edeyim amca,’ diyor, biraz bahşiş veriyorum. Bazen
de bahşişi unutmuşum gibi yapıyorum, o zaman yüzüme Ahmet’in
bazen baktığı gibi bakıyor ama bir şey demiyor.
Ahmet öyle değil, o susmuyor hiç. Her gece geliyor beni
ziyarete. Gelme diyorum, başka işin mi yok?
“Ne işim olabilir ki? Huzursuz bir ruhum ben. Sana huzur
veremem.”
Nedenmiş o?
“Beni sen öldürdün,” diyor.
“O ben değilim.”
“Unutmuş olamazsın. Zifiri karanlık bir gece olduğunu
yazlık sinemadan çıkınca anlamıştık. Minibüse binip eve dönecek-
tik. Sen ‘Yürüyelim,’ dedin.”
Ben yürümeyi hiç sevmem ki.
“Aşağıdaki durağa kadar yürüdük beraber. Otobüs bek-
lemeye karar verdik. Bir türlü otobüs gelmedi. Havada boğucu
bir nem vardı. Hiç esmiyordu. Az önce seyrettiğimiz filmi konuşu-
yorduk. Kaybetmeye doğanlar, ya da doğuştan kaybedenler. Sen
bir sigara yaktın. Bana uzattın bir tane de. Öksürerek sigara içtik
gecenin içinde.”
Bak işte, ben sigara içmiyorum.
“İnsanın kaderi doğuştan belli midir? Kendisinin bu kader-
de rolü nedir? Bunları konuşmaya başladık sonra.”
45
Ne saçma sapan konular. ğimizi bilebiliriz. İşte bunun tek yolu
“‘Suçlu doğmak diye bir şey bu dedin. ‘Çözümsüzlük yani,’ dedim.
var mı sence?’ dedin bana hatırlıyor Bana baktın. ‘Raskalnikov olsaydın
musun? Sonra suçta devamlılığa sıç- sen vicdan azabı çeker miydin?’ diye
radın birden.” sordun. İşte yine senin o uçarı zihnin.
Ben mi? ‘Her gün,’ dedim, kimse bir suçla
“Bir insan tek bir suç işleyip yaşayamaz. ‘Merak ediyorum,’ dedin.
başka hiç işlemeyebilir mi?” Ayağa kalktım, elimi uzattım sana.
Sen ne dedin? ‘Yürü,’ dedim, ‘yarın daha uzun konu-
“Bir kerelik hırsızlık, yalan- şuruz, geç oldu artık.’ Elimi tuttun, sı-
cılık olamayacağını söyledim. Peki ya kıca. Kalkmadın, beni kendine çektin.
cinayet? dedin. Bunu hiçbir zaman Gür siyah saçların alnıma değdi.”
bilemeyeceğimizi söyledim. Taşlara Kafamda saç mı var benim, baksana.
oturduk, karşımızda kız kalesi vardı. “Yeni bıyık bırakmaya başla-
Ay yoktu. Etraf karanlıktı. Çok sıcak, mıştın, büyüme hevesiyle.”
boğucu bir geceydi.” Bıyık mı? Ömrümde bırakmadım
Söylemiştin daha önce. bıyık.
“Sonra bunu öğrenmenin “Hiçbir şey demedin sonra,
bir yolu olduğunu söyledin. Neymiş beni kendine çektin, dengem bozul-
diye sordum?” du. Hayır, yüzme öğrenememiştim.
Neymiş? Akıntı aldı götürdü beni. En son
“‘Yüzme öğrenemedin sen, ölümün aslında nefes almamak oldu-
değil mi?’ dedin bana. Boğazın zifiri ğunu ve herkesin bir nevi boğularak
karanlığına bakıp biraz daha geriye öldüğünü düşündüm.”
doğru oturdum, annem ‘Kafa hep Her gece gelme diye söylüyorum,
ağır çeker,’ derdi. ‘Zihnin öyle uçarı, ben seni öldürmedim. Gelip durmayı
öyle konudan konuya atlardı ki.’” bırak. Zaman aşımı bu yüzden var
Benim mi? biliyor musun? 60 sene önceki ben
“Evet, oradan oraya uçan bir şimdiki ben miyim sanki? Git artık.
kelebek gibi hep farklı ama birbiriyle Shakespeare tragedyası değil bu.
bağlı şeylere konardı.” Bu benim hayatım. Zaman ellerimi
Bal yapmayan arı diyorsun bana. yıkadığım bir su benim. O ellerimin
“‘Katil arı,’ diyorum. Sen bo- üzerinden akıp giden sular bile aynı
ğazını temizledin, kafanı gökyüzüne değilken ben nasıl aynı kalabilirim?
çevirip, ‘Hiç kimse başka birisinin Bir zamanlar senin anlattığın gibi
devamlı yanında olamaz, onu takip bir gençtim belki de. Ama ben artık
edemez, ancak kendisini bilir.’ Demek o değilim. O bana şu gökyüzündeki
ki, eğer cinayeti işleyen ancak ken- aydan bile uzak şimdi.
dimizsek kalan hayatımız boyunca O genci bul bulabilirsen, ona söyle.
başka birini öldürüp öldürmeyece-
46
Deniz Kenarında Yalınayak Yürümüştük
altKurmaca İlay Bilgili

Telefona bir süre kararsız bakıyorum, çok beklemez, kapa-


tır. Paketten bir sigara alıp dişlerimle tutuyorum.
“Efendim.”
“Ne yapıyorsun, sesin çıkmıyor kaç gündür?”
“Aynı şeyler,” diyorum. Bir sessizlikle bekliyorum onu. Es-
kiciden aldığım gümüş kül tablasındaki izmarit yığınını, dibindeki
kahvenin kuruyup balçıklaştığı fincana boşaltıyorum.
“Annem aradı bugün. Gerçi her gün arıyor da,” diyor. Tilki-
lerimi ürkütmeden gönderiyorum. Dinlerken sokakta gezdiriyorum
gözlerimi.
“Bu kadın beni en sonunda çıldırtacak,” diye devam edi-
yor.
Balkonumun gördüğü ağaç kasım esintileriyle günbegün
eksiltiyor yeşillerini. Hemen yanındaki sadece kök kalmış palmiye-
ye takılıyor gözüm.
“Palmiye çürüdü Ayşe.”
“Ya!” diye kuvvetlendiriyor sesini. Üzülüyor. Daha çok
bana.
“Evet.” Titrek çıkıyor sesim. “İyileşir dedim ama iyileşmedi.
Çıldırmazsın korkma, daha da akıllandık annelerimiz sayesinde.”
“Günde üç kez arıyor beni Zerrin. Kırkıma geldim, iki ço-
cuk doğurdum hâlâ aynı. Ben mi onun annesiyim, anlayamıyorum
bazen.”
“Ne dedi ki sinirlendin bu kadar?
“Oğlum! Yeter artık Ömer, git hemen yat! Burak, şu oğla-
na baksana!” diye bas bas bağırmaya başlıyor.
“Bir saniye canım,” diyor. Bekliyorum. Sokak akşamüstü
loşluğunda, esinti içimi ürpertiyor. Telefondaki hışırtıları tanıyorum,
47
rahatsız etmiyor. İkinci bir sigara ya- yapraklarını ayıklıyorum.
kıyorum. Gürültü iyice azalıyor, kesik “Üç kız nasıl okuldan kaçıp
adımlarını duyabiliyorum. Birazdan başka şehre gitmişiz? Hiç mi kork-
balkonuna ulaşacak, kapıyı sıkıca mamışız? Bunlar yaşlandıkça daha
kapatıp alelacele bir sigara yakacak, da tuhaflaşıyorlar. Biz de mi böyle
sigara dudaklarındayken konuşmaya olacağız? Ay Allah korusun.” Sesinde
başlayacak, ne diyeceğini anlamak tanıdığım bir ciddiyet var.
için hazırlıyorum kendimi. “Hiç korkmamış mıyız? Bize
“Sabahtan beri bir sigara bir şey olacağından değil de anne-
içemedim, eve daha yeni geldi, ben- min gazabından korkmuştum yalan
den yorgun adam.” yok,” diyorum; yine de o günkü gibi
“Sakin.” ışıldıyor gözlerim biliyorum. Sanki o
“Ay ne sakini Zerrin, İşettim, gün, tüm o uzun, derin ve karmaşık
yatırdım çocuğu. Geri kalkmış o da! gelecekte bir daha asla özgürce yan
Anne, anne. Bir kere de babanın ya- yana gelemeyeceğimizi bildiğimiz-
nına git. Sanki ben tek başıma yaptım den; çocuk aklımızla bunu öngör-
bunu.” düğümüzden her şeyin, hepsinin,
Gülümsüyorum. korkunun bile inadına özgürlüğün
“Ben de benim kıza diyo- tadını çıkartmıştık.
rum, ‘Tanısan seversin babanı,’ diye.” O da gülüyor ben gülünce.
Kıkırdıyor. Gülmek için çok Hayattaki tek, müstesna, talan edil-
yorgun. miş suçumuza başka şehirlerden ba-
“Deli.” kıp yine iki genç kız gibi kıkırdıyoruz.
Sigaram bitmiş. “Melis delisi, peki.” Bu sefer
“Bir bira alacağım dolap- patlatıyorum kahkahayı.
tan.” “‘İntihar edelim,’ diyordu.
Mutfağa gelmişken bardak- Manyak,” diyorum. “Ben de altıma
larda yarım kalan sularla menekşeleri ediyordum korkudan ama o kadar da
suluyorum. deli değildim yine de. Onun annesi
“Annem, tutmuş bana Mer- de fena bir kadındı, yazık.”
sin’den bahsediyor durup dururken.” Sesindeki öfkeden eser yok.
Menekşeleri hastalık vur- Lisedeki sesi gelmiş yerine. Özlem
muş, yine de tomurcuk patlatıp duru- var gülüşünde.
yorlar. Sessizim. “Ne geceydi. Okul dörtte
“‘Sen beni o gün on yaş yaş- bitiyordu. Hadi oyalandın, beş.
landırdın Ayşe,’ dedi bu yaz. Dolma Abarttın, altı. Gece on birde eve gi-
yapıyoruz beraber, aniden, pat diye dersen,” diyor. Sessizleşiyor. Yüzler-
bana bunu söyledi yine.” ce kez yaptığımız konuşma bu. Hep
“Ne Mersin’miş,” diyorum. aynı sırayla… Heyecan, korku, öfke,
Bir yandan menekşelerin çürümüş kırgınlık, sakinlik, kabullenme…
48
“Cep telefonu da yoktu ki. söylemeseydik, diye bağırdım suratı-
Annemi de anlıyorum bazen.” Duru- na.”
yor bir an. “Çocuklara bakınca… Nasıl Bunu sesli söyleyebilmesi
korktular kim bilir?” yirmi yıl almış.
“Öyle canım. Akılları yerin- “Sinemaya gidemiyorduk
den çıkmıştı bizimkilerin, aşağıda deli, Mersin için nasıl izin alsaydık?
bekliyorlardı. Annem beni görünce Mecburduk yalan söylemeye. Hem o
önce bir nefes aldı, sonra o meşhur zaman bu kadar büyük bir suçumuz
tokadı bastı.” olmazdı, ne konuşacaktık yirmi yıl,”
Bir tokatla atlatmanın rahat- diyorum. Gülüyoruz. Gece çökmüş
lamasıyla asansöre yürümüştüm. Bir sokağa fark ettirmeden.
tokatla kalmamıştı. “Tabii canım.” Kızgın değil
“Tüm yaz görüşememiştik, sesi ama bıkkın. Bu kabulleniş tanıdık.
en çok o koymuştu.” Başımda bir ağrı Çok şey artık ölü, her konuşmada bir
var. Saçlarımı özgürleştiriyorum, tüm kez daha toprak atıyoruz mezarları-
sigara dumanını içmeye başlıyor yeni na.
yıkanmış saçlarım. Lafı oraya getir- İkimizin bir fotoğrafı çıkıyor
mese… her aradığında. Yan yanayken ne
“Benimki tutturmuştu, Ayşe güzel deliriyoruz, o anlardan birini
Zerrin’e uymuştur. Seninki, benim kız yakalamışım.
Ayşe’ye uydu da gitti.” “Yine yarım saat olmuş val-
O yaz, Ayşe’yi o aptal ev lahi konuşmaya başlayalı.”
telefonundan arayamamıştım bile. “İyi hadi, kapatıyorum ben.
“Kimse kendi kızına bok Sınav hazırlamam lazım.”
sürdürmüyor şekerim,” deyip takılı- “Görüşürüz yarın.”
yorum. Cevap vermiyor.
Durgunlaşıyor. Kafamdan “Alo.”
geçeni söylemediğimi anlıyor yine. “Zerrin,” diyor.
Hep anlar. “Efendim.”
“Bir de sen üniversiteyi ka- “Asıl annem suçlu. Bir sigara
zanıp gittin. Ben burada kaldım.” daha yakayım, bir daha çıkamam bal-
İstanbul’u kazanmıştım. O kona.”
kalmıştı. Biram iyice ılımış.
Bir sigara daha yakıyor. “Biliyor musun, neyi hazme-
“Ama bu sefer çok fena pay- demiyorum?”
ladım Zerrin. Yeter artık.” “Neyi.”
Kırmadan paylamıştır. “Hiç gerçekten merak et-
“Anne, dedim dolma ya- medi.”
parken. Keşke o kadar korkutup Söylediğinin gerçekliğin-
sindirmeseydiniz de o gün size yalan den duyduğum bir tiksinti hissi ile
49
susuyorum. O da suskun önce, sonra gidiyorum.
öfkeli bir sesle bölüyor donukluğu-
mu.
“Ayrıntıları öğrenmek, kötü
bir şey varsa duymak istemediler,
çünkü kız çocuğuyduk. İşte bunu
hazmedemiyorum.”
Diyeceğim bir şey yok.
“Rüyama giriyor ara sıra,
karanlık bir yerde koşarken buluyo-
rum kendimi. Sonra tanıdık geliyor
karanlık koridorlar, Mersin’deki ev
olduğunu anlıyorum. En çok anneme
anlatmak isterdim oysa… İyi ki sen
vardın.”
Başka bir şey düşünmeliyim.
Ayşe’yle lisenin ilk günü müdürün
odasında ilk kez karşılaştığım gün
geliyor aklıma. Yeni büyümeye baş-
lamış göğüslerimiz, onları saklamaya
çalıştığımız kamburumuz, belden
kıvırdığımız eteklerimiz, kalın, eğreti
kaşlarımız ve göz göze gelişimiz…
Nasıl aşıktı Kerem’e. Melis
gelip Kerem ve Can’la Mersin’e yaz-
lığa gideceğini söylediğinde, bizim
de onunla gitmemizi istediğinde Ay-
şe’nin gözlerinde beliren o kararlılığı
dün gibi hatırlıyorum. Bana bakışını,
gözümüzü ilk kez karartmamızı…
Aşkla tanışmasını, hayatta yediği ilk
kazığı sonra… Ama kimsenin, annele-
rimizin bile bizim yediğimiz kazıklarla
ilgilendiği yoktu.
“Deniz kenarında yalınayak
yürümüştük,” diyorum. “Bu kadarını
hatırlasan yeter, git sınavını hazırla.”
Önce susuyor. Sonra, “Ta-
mam,” deyip kapatıyor telefonu.
Soğuk bir bira almak için mutfağa
50
Cezaevinde Çiçekler
Açtıran Nazım’ın Elleri
altDeneme Hadika Beke

“Bugün Pazar,/ Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar./


Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün/ Bu kadar benden
uzak/ Bu kadar mavi/ Bu kadar geniş olduğuna şaşarak/
Kımıldamadan durdum./ Sonra saygıyla toprağa otur-
dum,/ Dayadım sırtımı duvara./ Bu anda ne düşmek dal-
galara,/ Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım./ Toprak,
güneş ve ben.../ Bahtiyarım…”
Nazım Hikmet RAN- Bugün Pazar

Sanatın insancıl tarafına bizi yaklaştıran üstelik bunu


yalnızca edebiyatla değil, doğanın mimarisine inerek resimle de
yapabilen bir sanatçıdır Nazım Hikmet.
Nazım Hikmet’in çok yönlü bir sanatçı olmasına, yaşamının
önemli bir bölümünü cezaevlerinde geçirmesi yol açmıştır diyebi-
liriz belki de. Yalnızlıkla, özlemle, düşünmekle geçirdiği bu yılları
o, cezaevinde tanıdığı insanlarla kurduğu bağ ile sevgiyle tasarlar,
yorumlar ve bunu her defasında başka bir sanat dalıyla ifade eder.
Tabii en çok da şiirle… Bu yazıda Nazım’ın cezaevinde yazdığı şiirle-
ri değil yaptığı resimleri, el işlerini konuşalım istedim.
Resim sanatına olan ilgisinin annesi Celile Hanım’ın res-
sam olmasıyla ilişkisi olabilir. Memet Fuat, Nâzım’ın resim yaptığına
Mithatpaşa köşkünde oturdukları yıllarda tanık olduğundan bahse-
der.
“Celile Hanım’ın ressamlığı varlıklı bir kadının oyalanmak
için seçtiği bir hobi değil, bir tutkuydu. Ressam olmak için evini
barkını dağıtıp Paris’e gittiği söylenirdi. Kadıköy’de oturduğumuz
yıllarda, Nâzım, annem, ben, arada bir ona giderdik. Odaları yaptığı
tablolarla doluydu. Evi tam anlamıyla bir ressamın eviydi. Resimden
başka bir şey düşünmediği açıktı. Yalnız yaşıyordu, ama her zaman
çok süslüydü. Güzelliğe vurgun bir insan olarak anılırdı. Yüzünü aşı-
rı boyadığı için Nâzım kızar, söylenir, ‘Şimdi hepsini silmezsen, çıkıp
gidiyorum,’ diye kapıya yönelirdi. Celile Hanım boyalarını silmeye
yanımızdan ayrılınca, annem, ‘Nâzım, niye böyle yapıyorsun, o bir
ressam, yüzünü de bir tablo gibi boyuyor, niye anlamıyorsun?’ diye
51
kutulara tohumlar eker ve odalarını
bir tarafında çalışılacak, diğer ta-
rafında da resim yapılacak şekilde
ikiye bölerler. Portrelerini yaptığı
insanların yaşam öykülerini dinleyip
hayatlarına dokunabilmek Nazım’ı
çok heyecanlandırır. Bu heyecan
dışarıya da yansır, Orhan Kemal ve
mahkûmlar onu resim yaparken izle-
mekten haz duyduklarını söylerler.
Onun çizdiği portreler,
küçük desenler, her an yanında
bulundurduğu not defterinin sayfa-
larına çiziktirdiği, kimi yerde insan
bedeninin ayrıntılı çizimleri, kimi
yerde doğa çizimlerini öne çıkardı-
fısıldardı. Ben de merakla bakınırdım ğı desenler, resim sanatına ilgisini
iş nereye varacak diye...” 1 şiirsel bir bütünlükte sunduğunu
Annesinden etkilenen gösterir. Kendi tasarladığı el işi ceviz
Nazım Hikmet, resim sanatına kara- kutulara, yüzüklere bakıldığında ise
kalemle başlar. Bu ilk adımın devamı şairin yaratıcılığının yansıdığı başka
aslında İstanbul Tevkifhanesi, Çankırı uğraşlarının da olduğu görülür.
ve Bursa Cezaevi’nde gelir. Yaşamındaki en ufak ayrıntı-
Mahkûmların ruhsal ve ları bile bir sanat eserine çevirmesi,
bedensel hâllerini, cezaevi içinden imge dünyasını bir de resim yoluyla
görünümlerini, orada edindiği arka- somutlaştırması; Nazım’ın zevkli ve
daşlarının portrelerini çoğunlukla akıl dolu bir bakış açısıyla sanatlar
kâğıt üzerine pastel malzemeyle ve arası etkileşime değer verdiğini ka-
perspektif kurallarına uygun çizme- nıtlar. Nâzım Hikmet, şiirinde iletmek
siyle Çankırı Cezaevin’deki herkes istediği insancıl düşüncelerini; etki-
tarafından bilinir. leyici söylemi ve kendine ait estetik
Nazım, Orhan Kemal’le ta- görüşü ile şöyle dile getirir:
nışıp onunla aynı hücreyi paylaştığı “…Şiir de hikâye eder, masal
Bursa Cezaevi’ne nakledildikten da, roman da, piyes de, senaryo da;
sonra da resim yapmaya devam eder. hatta bu hikâye ediş meselesi bir
İki can dost önce duvarları süsler, bakıma resme, heykele, musikiye ve
ardından pencere önüne koydukları hatta mimarlığa da şamildir. Zaten,
kısacası, sanat yapmak; anlatmak,
1 Kabacalı, Alpay. 100. Doğum Yıl Dönümünde hikâye etmek demektir. Çeşitleri
Nâzım Hikmet’e Armağan, Kültür Bakanlığı
birbirinden ayıran şey ana hattında
Yayınları, Ankara, 2002.
52
53
hangi vasıtalarla, hangi teknikle hikâ- “Bu Dünyadan Nazım Geçti”…4
ye edilişindedir?”2
Bu sözler, sanatların bir-
birinden ayrılamayacağını, yalnız
biçem bakımından birbirlerinden
ayrılabileceğini anlatır.
Nazım’ın, uzun bir zaman
dilimine yayılmış hayat mücadelesine
rağmen sanatın kazandırdıklarının
farkında olması, hayata dair umudu-
nu hiç kaybetmemesini sağlar:
“İnsanların mutluluğu ve
dünyada güzel bir yaşam için müca-
deleye giren ilerici sanatçılar, hiçbir
baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün,
hiçbir yalanın; tarihin akışını, iyiye,
güzele, haklıya ve mutluluğa yöneli-
şini durduramayacağını bilirler.”3
Bu umut, tüm düşlerini,
düşüncelerini, inançlarını sanat ve
edebiyatla anlatmasını sağlar.
Yolda, kaçışlarında, hatta
hapishane yıllarında bile gazete kö-
şelerinin, not defterinin, bazen beyaz
bir taşın üzerinin, yaptığı çizimlerle,
yazdığı şiirlerle dolu olması mıdır onu
suçlu kılan? Yoksa cezaevlerinde çi-
çekler açtıran incelikli sanat yapıtları
üretmesi mi onun kötücül suçların fa-
ili olmadığına inanmayışımız? İçinde
iyilik ve güzellik olan Nazım’ın sanatı,
cezaevinde birlikte yattığı arkadaşla-
rını da onu tanıyıp okuyan bizleri de
bunca zaman sonra bile arındırmak
içindir tüm suçlarımızdan…

2 Çalışlar, Aziz, Nazım Hikmet: Sanat ve


Edebiyat Üstüne, Evrensel Basım Yayın, İstan-
bul, 2012.
3 Babayev, Ekber, Nazım Hikmet Yaşamı
ve Yapıtları, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 4 Nureddin,Vâlâ, Bu Dünyadan Nazım Geçti,
2011. İlke Basın Yayım, İstanbul, 2011.
54
Ben Onların Dayısıyım
altKurmaca Özcan Yılmaz

Vasfiye halamın dört oğlu var: Fırat, Murat, Serhat, Ferhat.


Fırat en büyükleri, doğumu sancılı geçmiş ama şimdi an-
nesine en az acı veren o.
Murat doğuştan hırsız, aynı babası gibi sigara içiyor, oku-
maya başlamadan önce sigara sarmasını öğrenmiş.
Serhat, Ferhat’tan iki dakika önce doğduğu için ağbi.
Sabah öğlen kardeşiyle birlikte sokak köpeklerinin peşinden koş-
turur.
Ben farklıyım, Dede’nin tek erkek evladının biricik oğlu-
yum. Bu da beni en erkek torun yapar. Herkes her şeyin önünde
sonunda bana kalacağını bilir. Biraz da bu yüzden Hepsi Benim
oynadığımızda kasa ben olurum. “Bana güvenin,” derim, “hem en
büyüğünüzüm, hem de en akıllı.”
İçlerinde en az Fırat’ı döverim. İlkokulu bitirmek üzere,
milim milim de olsa boyu uzuyor. Murat’ınsa okulla ilgisi yok, alaca-
ğı eğitimin sonunda bu yaşında kazandığından daha fazlasını elde
edemeyeceğini biliyor. İnşaatlar amelelerin sahipsiz pantalonlarıy-
la dolu ve her birinin cebinde illa ki satacak bir şeyler bulunur. Bir
keresinde epey değerli bir saat bulduğunu söyledi bize, parasıyla
bir haftaya yetecek kadar sigara ve yumiyum almış. Ben pek inan-
madım. Bir defa öyle bir saat amelede ne arar, ikincisi, hadi buldu
diyelim, kim bu bücürden çalıntı saat satın alır.
Serhat ile Ferhat’ı severim. Tek yumurta ikizleri. Birinin
başını okşadığımda diğeri de sevinir, suratına tokadı patlattığımda
da tersi olur. Böylece ikisini birden dövmek istediğimde daha az
yorulurum.
İki katlı, bahçeli, şahane bir evimiz var. Televizyonda gör-
düm, bazen çalan telefona, “Durmazlar malikânesi,” diye cevap
55
veririm. Karşıdaki anlamaz, “Hacıyı ği koydular önümüze. Silip süpürdük.
aramıştık,” falan der, nerden anlasın Yediğimiz onca şekere rağmen
zaten, kimse doğru düzgün film izle- bayram mönüsüne hayır diyemeyiz.
miyor ki. Birimiz çöreğe saldırınca öteki aç
Neyse işte, evimiz çok güzel olsun olmasın rekabetin kokusuna
ve kocaman. Öyle ki alt katını sadece dayanamıyoruz, bir bakıyoruz, he-
misafirlere ayırdık. Misafir salonu pimiz sofranın başında, birbirimizin
pahalı koltuk takımı, gösterişli vitrin, lokmalarını takip ediyoruz.
gerçek yün halı ve görgüsüzlük Karnımız doydu, enerji do-
olmasın diye daha fazla saymak is- luyuz. Sokaktan yeni geldik, tekrar
temediğim detaylarla dolu. Özellikle dışarı salmazlar bizi. Aklıma evde de
bayramlarda herkes bizde toplanır. eğlenebileceğimiz geldi, çatıya çıkıp
Hem babam ailenin en büyüğü hem Hepsi Benim kutusunu getirdim. Ço-
de başka kimse o kadar kalabalığı cuklar yeniden kıpır kıpır oldu. “Dayı,
ağırlayamaz. dayı,” dediler, “ben de oynayabilir
Yine bir bayramda, Vasfiye miyim?” “Hepiniz oynayacaksınız,”
hala tam kadro bize geldi. Çocuk- dedim, “ama kuralıyla. Hile yapan da-
ları da göz kulak olayım diye bana yağı yer benden, ona göre.” Murat’ın
teslim etti. En sevmediğim bayram gözünde bir parlama gördüm, dürüst
geleneği. Aldım karşıma hepsini, olacağına dair yeminler etti. İnandı-
“Hadi şeker toplamaya gidiyoruz,“ ğımı sanmasına izin verdim.
dedim. Benim karamelle, akideyle Oyun başladı, ilkin duru-
ne işim olur, liseli sayılırım artık; asıl mum iyi ama oyun ilerledikçe iflasa
niyetim başlarında durmak ve çıktık- yaklaşıyorum. Birinin hile yaptığın-
ları apartmanın önünde bekleyerek dan eminim, kanıtlayamıyorum. Gö-
hasılatlarını kontrol etmek. Murat’ın züm sürekli Murat’ın üstünde, pis pis
sigara sakladığı her yeri biliyorum, gülüyor bana. “Dayı, neyin var neyin
çoraplarının arkası, ceketinin delik yok alacağız senin,” der gibi yüzüme
cebinden ulaşılan astar içi, ayakkabı baktı. Bu oyunu kaybetmeyi göze
tabanı falan. İkizlerin de gözü açıldı, alamam. Babam söz verdi, sınavı
kendilerini şirin gösterip şeker yerine kazanırsam fen lisesine gönderecek
harçlık dileniyorlar. Dayılarıyım ama beni, karşımdakiler ilkokulu bitirseler
başlarında beleşe duracak değilim, şükretsin. “Lan Fırat,” dedim, “kar-
ceplerinden yarısını aldım. “Siz kız deşlerinden gözünü ayırma ha, bir
kaçıran falan alıp çarçur edersiniz,” işler dönüyor.” “Yok ağbi,” dedi bana,
dedim, “bu paralarla kebapçıya götü- “ben dikkatle izliyorum, hile yok orta-
receğim sizi.” da.”
Şeker toplama faslı bitince Oyunun sonuna yaklaştığı-
eve döndük. Halam hariç kimse kal- mızda Ferhat çözüldü. Meğer ikizler
mamış. Ciğerli pilav ve bayram çöre- bir olup Murat’a kendi paralarından
56
veriyormuş, arada benim başka güldü. Serhat ile Ferhat koşup ba-
tarafa bakmamdan faydalanıp kasa- caklarımı tekmelemeye çalıştı, Fırat
dan da çalıyorlarmış. İstediği payı yumruğunu gösterdi, “Yeter dedik!“
vermediği için Ferhat da kardeşini diye bağırıp çağırdı.
bana ispiyonlamış. Delirdim. Önce Murat’a ilk sigarasını babası
Serhat’ın kafasına okkalı bir şaplak ikram etmiş. Üç yaşında mı, neymiş,
patlattım, “Kusura bakma Ferhat,” di- kısacık parmaklarıyla izmariti tutup
yerek. Sonra kaçmaya çalışan Murat’ı dumanı içine çekmeye çabalamasına
odadan çıkmak üzereyken yerimden babası çok gülmüş. Arkadaşlarına
sıçrayarak yakaladım. Kapıyı kilitle- oğlunun şebekliğini yarı neşe yarı
dim. gururla anlatırmış. Sonraları cebin-
“Ne dedim oğlum ben deki sigara paketleri vaktinden evvel
sana?” diye bağırarak, böğrüne tek- boşalınca gururun yerini öfke almış.
meyi geçirdim. Canı yanmış olmalı Oğlunu bu alışkanlıktan vazgeçirmek
ama ses çıkarmadı. Sağ yanağına taş için kendisinde işe yaramış gibi neler
gibi bir tokat indirdim, hareketin şid- neler yapmış, banyoya kapatmış
detinden duvara çarptı. Kafasını kav- saatlerce, kızgın şişle bacaklarını
rayıp yere yapıştırdım, Hile yapılma- dağlamış. Birkaç sefer kemiklerini
yacak demedim mi? Lafla olmayacak bile kırdığını biliyorum, kaç kez Mu-
sen bundan anlarsın, diyerek kel ka- rat’ı kolunda alçıyla gördüm. El kadar
fasına şaplak üstüne şaplak geçirdim. çocuk, azıcık harçlıkla her gün paket
Avuçlarımın içi yandı, Murat ise canı alabilir mi, hırsızlığa da bu yüzden
hiç yanmamış gibi ateşten gözlerini başladı muhtemelen.
bana dikti. Elimden kurtulmak için Sakinleşip kendime geldi-
hamlede bulunmak istedi ama onun ğimde bütün bunları aklımdan geçir-
için fazla iriyim. Fırat yanıma yaklaştı, dim. Benim yaptıklarım ona okşama
“Yeter Dayı,” dedi, “O öyle zaten, bi- gibi gelmiştir, diye düşündüm. Fen
liyorsun.” Kimseyi gözüm görmüyor, lisesine gidecek adamım, yakışmadı
üstüne Murat’ın kayıtsızlığı daha da bana.
delirtti beni, vurmaya devam ettim. “Oyunu toplayalım,” dedim
Bir an, kollarımın arasında çocuklara. Uzatmadan sözümü din-
tuttuğum beden döverek terbiye lediler. Kutuyu kaldırıp çatıya götür-
etmeye çalıştığım koca bir et parçası düm. Aşağı indiğimde Murat yerde
gibi geldi bana. Murat’ın yüzü çizik iki büklüm yatıyor hâlâ. Gülmesi dur-
dolu, tokatlarımdan sonra yanakları muş, salya sümük içinde kalmış yüzü.
kırmızı mor, gülmeye başladı. Ben Bir yerden mendil buldum, yüzünü
onu dövdükçe o daha çok güldü, kah- temizledim. Kuzenimi yerden kaldır-
kahâlar attı. Duvara fırlattım, kabur- dım, Dayınım oğlum ben, dedim, ara-
gasından bir ses geldi, yere yığıldı, iki da böyle şeyler olur. Hadi gel, elini
büklüm olmuş hâlde karnını tutarak yüzünü yıkayalım, akşama kebapçıya
57
götüreceğim sizi. İtiraz etmedi.
Harçlıkları birleştirdik, izni
kopardım, akşam yemeği için Çöm-
çe’ye gittik.
Yemekten sonra ötekilerine
çaktırmadan dışarı çıktım bir ara. İki
dal tüttürmek için sote yer buldum.
Sırtımı pütürlü duvara dayadım,
yukarı aşağı hareket ettirdim. Acısı
hoşuma gitti.

58
Nefret
altKurmaca Özlem Dağ Tarcan

“Annemden nefret etsem lanetlenir miyim Peder?”


O kadar dümdüz sormuştu ki bu soruyu ne sesinde bir
duygu kırıntısı ne de yüzünde bir ifade vardı o anda. Kalbinde
hissetmediği şeylerin, yüzünde ya da sesinde var olamayacağını
bilmenin gizli ukalalığını yaşayarak rahatlatıyordu kendini. Rol
yapabilengillerden olamamıştı zaten hiç. Artık ona verilen ömrün
ortalarında olduğunu hissediyordu, çok zamanı kalmamıştı belki de
bilemezdi. Bunca değerli olan ve gittikçe tükenen anlarına bir de
böylesi bir nefreti hapsetmesi gerekiyor muydu? Ama zaman, aksi
türlüsünü de yaşamasına izin vermiyor gibiydi.
Bu soru karşısında bir an ne diyeceğini bilemeden boş
boş bakan Peder’in çaresizliği karşısında sorduğu sorunun ağırlığı-
nı düşündü. Birçok insana göre bu büyük bir nankörlüktü aslında.
Doğuran, besleyen, büyüten, hastalandığında başında bekleyen,
düştüğünde öpücüklere boğan, sıcacık gülümsemesiyle içini ısıtan
anne gibi kutsal bir varlık ile nefret sözcüklerinin yan yana gelmesi.
Düpedüz nankörlüktü. Oysa annesine dair böyle anıları yoktu, var-
sa da hatırlamıyordu artık. Üzerinden o kadar çok zaman geçmişti
ki son şefkat kırıntılarının... Şefkat, unutulan bir duyguydu galiba.
Sürekli yenilenmezse kendini tüketiyordu. Aynı, iyi olan bütün
duygular gibi. Sevgi örneğin, sürekli maruz kalınmazsa hemen unu-
tuluyordu; aşk zaten iki günlük hikâye. Oysa kötü duygular böyle
değildi. Öfke mesela, yinelenmedikçe unutulmuyordu, tam tersine
kendi kendini besliyordu. Nefret, bir noktada tükenmiyordu, git-
tikçe artıyordu. Ne garip diye geçirdi içinden. İnsanoğlu, kötüyle
beslenmeyi seviyor. İçimizde sürekli şeytanın galip gelmesi de
bundan olsa gerek… Hamurumuzda var belli ki…
Yine de karmakarışıktı içi. Korkuyordu Tanrı’dan. Yıllarca
59
mı vermeliydi yoksa adamın duymak
istediği yanıtı mı? Peki ya her iki yanıt
da aynı kapıya çıkıyorsa?
Kendini, aklındaki sorular-
dan çekip alarak merakla yanıt bekle-
yen adama baktı ve güçlükle duyulan
bir sesle yavaşça konuşmaya başladı,
“Öfke, acı karşısında verilen
doğal bir tepkidir yani bir insan, ‘Sen-
den nefret ediyorum,’ diyorsa bunun
anlamı aslında ‘Gerçekten canımı
acıttın,’ demektir. Sanırım sizin biraz
canınız yanmış…”
Bu cevap karşısında şaşırma
sırası adama gelmişti. Gözlerini kısa-
rak baktı bir süre Peder’e. O kadar
kendinden emin ve sakin görünüyor-
du ki sanki meydan okuyor gibiydi.
Öfkeden deliye dönmüştü şimdi
adam. Kendini ne sanıyordu bu Pe-
der? Onu ne kadar tanıyor, yaşadık-
toplum ya da insanlar tarafından larını nereden biliyordu? İnsanların
dayatılan, öğretilen, öyle olması ge- en büyük günahları önyargılarıydı ve
rektiği söylenen kutsal mertebeler, buna katlanamıyordu. Güçlükle sakin
kutsal düşünceler vardı karşısında, kalmaya çalışarak,
bir de ömür boyunca yaşadıkları… “Bakın aziz Peder,” diye baş-
Hangisi gerçekti? Dayatılanlar mı, ladı konuşmaya.
yaşadıkları mı? Bütün düşünceleri, “Eğer bir psikoloğa ihtiyaç
yaşadıkları, hisleri önünde sonunda duysaydım şu anda onun rahat koltu-
tek bir soruda toplanıyordu işte ve ğunda uzanıyor ve ağlıyor olurdum.
ilk kez yüksek sesle sormaya cesaret Bir saatlik gözyaşı seansı için yüz-
edebilmişti, lerce dolar vermiş, yazdığı reçeteyi
“Annemden nefret etsem cebime koymuş ve rahatlamış bir
lanetlenir miyim Peder?” şekilde benim olmayan hayatıma
Peder, bir anlık şaşkınlığı devam ederdim. Oysa benim buna
geçtikten sonra derin bir iç çekti. ihtiyacım yok. Ben size sadece içim-
Karşısındaki artık pek de genç olma- deki bu nefretin Tanrı’yı öfkelendirip
yan, orta yaşlarında olduğunu tahmin öfkelendirmeyeceğini soruyorum.
ettiği adama ne yanıt vereceğini Zira şu anda O’nun öfkesi, ihtiyacım
bilemiyordu. Sorunun gerçek yanıtını olan en son şey…”
60
Peder, bu yanıtı beklemiyor-
du doğrusu, huzursuzca kıpırdandı
yerinde. Durup bir an düşündü, sade-
ce anlamaya çalışıyordu karşısındaki
adamı. İstediği şey alınmayan ufak,
hırçın bir çocuktu o aslında; görü-
nümünün orta yaşlarda olması neyi
değiştirirdi ki? Bazen sadece bede-
nimiz büyür, ruhumuz geçmişte bir
yerlere takılır kalır ve bedene ayak
uyduramaz. Sonucunda da işte böyle
kocaman bir bedene hapsolmuş hır-
çın çocuklar olarak yaşarız.
Anlamak ve uygun yanıtı
vermek için biraz zaman kazanmalıy-
dı. O yüzden soruya başka bir soruy-
la yanıt verdi:
“Anneniz, bu nefreti hak
etmek için ne yaptı peki?”
Tam o anda çok tuhaf, aslın-
da korkutucu bir gülümseme belirdi
adamın suratında. Kafasının bütün
derisi gerilmiş, gözleri ateş saçan
birer çizgi hâline gelmiş, çatlamış
dudakları yukarı doğru kıvrılarak bü-
tün yüzünü kaplamıştı. Bu soru, ona
ihtiyacı olan bütün cevapları vermişti
sanki.
“Benden nefret etti Peder,
benden nefret etti. Karşılıklı olan bir
duyguda lanet olur mu? Biz, ilk andan
itibaren birbirimizi sevmeyerek çok-
tan beridir lanetlenmişiz zaten…”

61
Zamanla Atılır Bir Dizi Suç
altDeneme Teslime Tunç

Yaşamda hiç, bir suça tanık oldunuz mu? Peki siz, en son
ne zaman suç işlediniz? Bu sorunun yanıtı suçu tanımlama biçimi-
nize göre değişim gösterir elbette. Türk Dil Kurumu’na göre suç,
ahlaka, törelere ve yasalara aykırı davranıştır. Bir çocuğa göre bak-
kaldan şeker araklamak, bir lise öğrencisine göreyse disiplin cezası
almasına neden olan davranış olabilir hiç kuşkusuz. Suç, aynı aşk
gibi savaş gibi yalnız başına anlaşılması güç olan kavramların ba-
şında gelir. Devamında farklı kavram örüntülerini de beraberinde
getirir. Bunlar, suç ortaklığı, yanlı, ceza, şüphe, zanlı, suç eğilimi gibi
kavramlardır. Bu kavramların hepsi, suç da dâhil olmak üzere, olay
gerçekleştiği anda anlam kazanan ve anlamı zaman içerisinde de-
ğişkenlik gösterebilen kavramlardır. Bir cinayeti düşünelim. Olay
sonuçlanana kadar olay yerinde bulunan herkes şüpheli konumun-
dadır, cinayeti işleyen kişi ise suçlu konumunda olacaktır. Fakat
olay zaman içerisinde, suçlunun kendi yaşam tehlikesine karşı öz
savunma hakkını kullandığı biçiminde sonuçlanabilir. Suç olarak
belirlenen eylemse, suç olmaktan çıkacaktır. Bu haritayı günlük
yaşantımızda yaşadıklarımıza da uyarlayabiliriz.
Her insan yaşamı tehlikeye girdiği anlarda ve kişinin ken-
disini savunmasız hissetmesine neden olan durumlarda suç eğilimi
gösterebilir. Fakat bu, her böyle olduğunda kişinin suç işleyeceği
anlamına gelmediği gibi, öncesinde “suçlu” olarak nitelendirdiğimiz
kişiyi de zamanla farklı kavramlarla nitelendirmemiz olasıdır. Kişi,
sadece temize çıkarak da değişim göstermeyebilir. Bazen birini
öldüren de bundan pişmanlık duyan da aynı kişi olabilir. Çünkü hiç
kimse, hiçbir kötülük ve hiçbir acı aynı kalmaz. Her şey devingenlik
hâlindedir. Hayat, bizler günlük kaygılar içerisindeyken, hırslarımız-
la ve tutkularımızla boğuşurken akar. Beklemediğimiz bir olayla
62
karşılaştığımızdaysa yaşamın bu landığında düşünsel yazılar okumak,
devingenliğine şaşıp kalırız. “Bu nasıl aydınlanmak isteriz ve bazı akşamlar
olur, neden böyle oldu şimdi?” diye diğer akşamlardan daha hüzünlü
söyleniriz. Zamanın getirisi olan bu geçiyorsa eğer bize eşlik edecek
değişim her zaman olumlu bir deği- içinde kaybolup gideceğimiz bir kur-
şim olarak da çıkmayabilir karşımıza. guya gereksinim duyabiliriz. Sözünü
Herakleitos bu devingenliğe ilişkin ettiğimiz, zaman içindeki değişimleri
yüzyıllar önce şöyle söylemiştir: yazınsal yapıtlardan örneklendirmek
“Pantha rhei (Her şey akar). isteyecek olursak dünya edebiyatının
Aynı derede iki kere yıkanamazsın.” başyapıtlarından biri olan, Tolstoy’un
Çünkü ne su aynıdır artık Savaş ve Barış romanındaki kimi bö-
ne de sen. Zaman, tüm olguların ve lümlere değinmek yerinde olur.
olayların değişimine tanıklık eden bir Yapıt, 1805-1813 yıllarında
bütündür. Tıpkı, birçoğumuzun ez- Napolyon Savaşları olarak da adlan-
bere bildiği, Tanpınar’ın dizelerinde dırılan Rus-Fransız savaşlarını konu
anlattığı gibi: alır (Tunç, 2017: 11)1. Birbirine ters
Ne içindeyim zamanın düşen iki kavram yapıtın tamamına
Ne de büsbütün dışında yayılmış durumdadır: Şiddet ve sevgi.
Yekpare geniş bir anın Şiddeti “fiziksel ya da duygusal güç
Parçalanmaz akışında kullanma hâli” olarak tanımlayabi-
liriz. İnsanlar arasındaki çatışmayı
Zaman akar, yaşam da onun- “düşmanlık duygusu” ve “düşmanlık
la birlikte… Kimi olaylar sonucunda, niyeti” olarak iki değişkene bağlayan
kavramların karşılık bulduğu kişilerin Clausewitz (1975: 15-17)2, savaşın şid-
türlü nedenlerle zaman içerisinde detle ilişkisini şu tümcelerle açıklar:
aynı kavramı karşılamadığını belirt- “Savaş bir şiddet hareketidir ve şid-
miştik. Kitapları ve konuşmalarıyla detin sınırı yoktur. Diğer taraftan her
Buda’nın öğretilerini ve fikirlerini biri diğerine iradesini kabul ettirmek
yaymayı amaçlayan Amerikalı yazar, ister, bundan da karşılıklı bir eylem
Pema Chödrön’un, Belirsizlik ve De- doğar ki, kavram olarak ve mantıken
ğişimle Birlikte Güzel bir Hayat adlı sonuna kadar gitmeyi gerektirir.”
yapıtında değişime ilişkin belirlemesi Bu tanımlamalardan yola çıkarak,
şöyledir: “Aslında daimî değişim va- romanın başında betimlenen savaş
roluşumuzun doğasında vardır. Biz sahnelerinin, etikten yoksun düşün-
farkında olsak da olmasak da her şey celerin ve tutumların, öldürmelerin
değişir.” ve yaralamaların hepsi şiddettir ve
Biz insanlar, kitaplarla anla-
rız yaşamı ve kimi okumalarımız türlü 1 Tunç, Teslime. Dil ve Edebiyat Öğretiminde
Barış Eğitimi: Savaş ve Barış. Uluslararası
gereksinimlerden doğar. Başımız sı- Eğitim ve Dil Dergisi. 1(1). 7-17, 2017.
kıştığında şiirlere koşarız, aklımız bu- 2 Clausewitz, Carl Von, Savaş Üzerine, Çev.
Şiar Yalçın, Eriş Yayınları, İstanbul, 2003.
63
suç teşkil eder diyebiliriz. hatırlamıştı.”3
Romanda, genel suç hâli Bu sözlerden de anlaşıla-
çatışmalarda yer alan Rostov’un cağı gibi şiddet hâli, kişiyi açmaz-
yaşadıkları çerçevesinde ve savaş lara sürükleyen, kişinin psikolojisini
alanında yaşananlar odağında su- derinden etkileyen ve beraberinde
nulmaktadır okura. Örneğin bir Rus pişmanlık duygusunu getiren bir de-
askerin Napolyon’a küfürler yağdır- neyimdir. Chödrön, yaşadığımız bu
ması, savaş denetçisinin karşılaştığı farkındalık anına ilişkin ‘İnkarın ve
çarpışma ve ölüm karşısında içinden bahanenin olmadığı yer tam olarak
geçen zevk ve şaşkınlık duygusu gibi. ıssızlığın ortasıdır. Sonunda his-
Bunlardan en etkileyici olanıysa Na- settiğiniz şeyi kabullendiğiniz yer
polyon’un savaş alanında tek başına burasıdır,’ der. İşte, insan bu anda
kaldığı sırada tüm yaşananlardan eylemlerine ve düşüncelerine karşı
nasıl etkilendiğinin anlatıldığı şu farkındalık kazanır. Kişinin farkındalık
bölümdür: “Cesetlerle ve yaralılarla kazanabilmesi için özellikle bir şeyler
kaplı savaş meydanının korkunç yapması gerekmeyebilir. Bazen far-
görüntüsü, başında hissettiği ağırlık, kındalık, zamanın bize getirileriyle
şahsen tanıdığı generallerden yirmi- kazanılabilir. Buna kısaca deneyim
sinin öldüğü ve yaralandığı haberi, diyebiliriz.
eskiden güçlü olan kolunun gücünü Sakin Olmak, Arkadaşlıkta-
kaybettiğinin farkına varması, ruhsal ki Saadete Dair, Aşk adlı yapıtlarıyla
gücünü sınamak için ölüleri ve yara- tanıdığımız Alman felsefeci Wilhelm
lıları gözden geçirmeyi seven (ruhsal Schmid, Mutsuz Olmak kitabında
gücünün sınandığını düşünürdü) Napolyon gibi olumsuz deneyim edi-
Napolyon’un üzerinde beklenmedik nenlere ‘Talihsiz hadiseler yeni bakış
bir etki yaratmıştı. Savaş meydanının açılarına imkân verir,’ diyerek yol
korkunç görüntüsü o gün, yetene- gösterir. Schmid ‘İnsanlar tecrübeyle
ğinin ve yüceliğinin kaynağı olarak öğrenirler, tecrübenin de önemli bir
gördüğü bu ruhsal gücü alt etmişti. kısmı kötü tecrübedir,’ diye ekler.
(…) Kendisini nedeni olarak gördüğü Kötü deneyimler, insanın
ama durduramadığı bu muharebenin yaşadıklarını sorgulamasını ve kendi
bitmesini acı veren bir özlemle bek- ruhunu yakalamasını sağlar. Roman-
liyordu. Şahsi, insanca bir duygu, bir da bu sorgulayışı, Rostov karakteri-
an için hayatın, uzun süredir hizmet nin çarpışma anında yaralanıp yere
ettiği yapay, hayalî görünümüne düşmesiyle görebiliriz:
üstün gelmişti. Savaş meydanında “Rostov önünde değişen
gördüğü acıyı ve ölümü kendi içinde gölgelere bakarak düşünüyordu:
de hissediyordu. Başında ve göğ- “Kim bunlar? Neden buradalar? Ne
sünde hissettiği ağırlık, kendisinin 3 Tolstoy, Lev Nikolayeviç, Savaş ve Barış,
de acı çekebileceğini, ölebileceğini Çev. Tansu Akgün, Türkiye İş Bakası Kültür
Yayınları, İstanbul, 2016.
64
istiyorlar? Bütün bunlar ne zaman tezahürlerini sevmek. Sana yakın
bitecek? (…) Ben buraya neden gel- olan bir insan, insani bir sevgiyle
dim ki?” (Savaş ve Barış, 1.Cilt, 2016: sevebilir; ama bir düşman ancak ilahi
300-301) sevgiyle sevebilir. O adama karşı sev-
Karaktere, savaşın anlamsız- gi hissettiğimde işte bu yüzden öyle
lığını sezdiren onun iç sesi olmuştur. bir sevinç duydum. Şu anda nasıldır
Savaş ve Barış romanı uzun acaba? Hayatta mı yoksa… insani bir
bir zaman diliminde geçen oylumlu sevgi, sevgiden nefrete dönüşebilir;
bir yapıttır. Romanda ikinci cildinin ama ilahi sevginin değişme ihtimali
yarısından itibaren çarpışmalar yoktur. Hiçbir şey, ne ölüm ne de
azalmıştır. Üç aile etrafında biçimle- başka bir şey onu yıkabilir. O yüreğin
nen kurgu ölüm, şiddet, hırs ve acı özüdür.” (Savaş ve Barış, 2.Cilt. 2016:
kavramlarından uzaklaşarak yerini 462)
umuda, yaşamda kalma güdüsüne ve Yukarıda sözünü ettiğim
sevgiye bırakır. Romanın başlarında, “değişim” Andrey’de açıkça görülür.
küçük yaşına rağmen savaşa gitme Belli ki savaş süresi boyunca ölme-
kararını verebilecek ve bu görevi en mek için öldürmek zorunda kalmak-
iyi biçimde yerine getirebilecek gücü tan, hırslarına yenik düşüp düşmanı
kendinde bulan Rostov karakteri gibi yenme hazzının verdiği zafer duy-
Prens Andrey de oldukça disiplinli, gusuyla hareket etmekten ve içinde
savaşa katılmayı ve çarın emirlerine barındırdığı nefretten bunalmış bir
girmeyi büyük yüreklilikle isteyen ruh, sonunda yüreğinde umudu ve
hâliyle ön plana çıkmaktadır. Fakat sevgiyi duyumsayabilir hâle gelmiş-
romanın sonlarında saldırılardan tir. Çünkü hiç kimse aynı kalmaz. Hiç
ve kötülüklerden sıkılmış Prens kimse uzun süre sevgi yüklü kalama-
Andrey’in gösterdiği ruhani değişim yacağı gibi uzun süre şiddeti, kötüyü,
göze çarpar: nefreti ve hırsı arzulayan biri olarak
“Evet, sevgi (yeniden tam da kalamaz. Zaman, tüm alışılagelen
bir berraklıkla düşünüyordu), ama bir duygularımızı, eylemlerimizi, kararla-
şey elde etmek için hissedilen, her- rımızı alt üst edebilir. Zaman, acıları-
hangi bir amacı, herhangi bir nedeni mızın yerini tecrübelere bırakabilir.
olan sevgi değil, ilk defa düşmanımı Schmid, Mutsuz Olmak kita-
öldürürken gördüğümde, ona karşı, bında çaresizliğe düşebilen insanın
düşmanım olmasına rağmen hisset- gücünden şöyle söz eder: “Belki de
tiğim sevgi. İnsan yüreğinin özü olan ancak şüphe edebilen, çaresizliğe
ve bir nedene ihtiyaç duymadan bu düşebilen insan, büyük ve fevkalade
sevgiyi hissetmiştim. Şu anda bu şeyler yaratabilir. Hoşnut olan arkası-
kutsal duyguyu hissediyorum. Yakın- na yaslanmayı yeğleyecektir.”
larını sevmek, düşmanlarını sevmek. Napolyon’un savaş alanında
Her şeyi sevmek, Tanrı’nın bütün hissettiklerini düşünelim. O da piş-
65
manlık ve çaresizlik içinde belki de
hayatında ilk kez şüpheye düşmüştü
ve her şeyin sorumlusu olarak ken-
dini görmekteydi. Napolyon eğer,
önceki çarpışmalarda olduğu gibi bu
durumla gurur duyup hoşnut olsaydı
hissettiklerini ve yüreğinin sesini
kabul edebilir miydi? Hiç kuşkusuz
onları bastırmaya çalışarak ileride
düzenleyeceği seferlerin planını yap-
makla meşgul olacaktı. Peki, Prens
Andrey ya yüreğindeki sonsuz sevgi-
ye ulaşamamış olsaydı? İşte o zaman
Schmid’in anlatmaya çalıştığı gibi,
biz okurlar böylesine büyük bir sevgi
yaratımına tanıklık edebilir miydik?
Zaman, suçu pişmanlığa,
nefreti sevgiye, hırsı umuda dö-
nüştürebilen bir akış hâlidir. Bize
olumsuz duygular veren, pişmanlık
hissetmemize neden olan, şüpheye
götüren, bizi düşündüren her şeyi
ancak zamanla atabiliriz üzerimizden.

66
Tekerrür
altKurmaca Özge Sarıoğlu

Kusmamak için tuvalete dar yetişen sarhoşlar gibi merdi-


venlerden aşağı kendisini zor atıyor. Tırabzana tutunup yere eğile-
rek derin derin soluklanıyor. Gerçekten de sarhoşlar gibi bulanıyor
midesi. Ağzında midesinin asitli acı suyu…
Gençliğinde ilk sarhoş olduğu gece de tuvalette lavaboya
eğilmişti böyle. Kapının aralığından babasının kendisine baktığını
hatırlıyor. Görmüş ama bir şey dememişti.
Derin bir nefes alıp doğruluyor. Arabası iki sokak ötede.
Soğuk hava iyi geliyor, sağaltıyor bir parça. O gün de böyle soğuk
bir gündü. O geçmek bilmeyen eski görüntü çakıyor yine işte ak-
lında. Sekiz yaşındaydı ama dün gibi hatırlıyor. Annesi anneannesi
için İzmit’e gitmişti, babasının işyeri telefonunu vermişti o da okul
müdürü sorunca. Yattığı hastane yatağından cam gözüküyordu.
Esiyordu rüzgar, yapraklar yine böyle serseri mayın gibi… Esas
mayın tarlasına birkaç dakika sonra girecekti. O anda sadece ba-
cağı acıyordu, babası apar topar o kadınla geldiğinde ise canı çok
acıyacaktı.
Arabaya otururken telefonunu çıkartıp ortadaki göze
koyuyor. Telefonun tuşuna dokunmuş olacak ki duvar kağıdında,
kızının geçen yılbaşında zorla kendisine kurdurttuğu çam ağacının
önünde dil çıkarttığı fotoğraf çıkıveriyor. Gözlerini kapatıyor, başını
arkaya yaslayıp derin bir soluk alıyor.
Bu anda kendisini ve bir saat önceyi düşüneceğine, o
hastaneyi, babasını ve kadını düşünmek… Kadının başını okşayan
elini… Çocukken adını koyamadığı bir şekilde gözlerini alamadığı
Emel Sayın’ın kırmızı tırnaklı elleri gibi kadının da elleri. Emel Sayın
öyle dokunsa ne kadar mutlu olurdu kim bilir! Kadından başını
kaçırmıştı. Ya da daha kötüsü kaçıramamıştı galiba. Öyle tepkisiz,
67
hiçbir şey anlamamış gibi… kırdığının haberini akşama –kadın
Telefonuna gelen mesaja gittikten bir saat kadar sonra- ver-
bakmak için açıyor gözlerini. Bakıyor mişti babası. Kadıncağızın telefonun
ama adı görünce okumuyor. O! Hiç öbür ucundaki şaşkın ve çaresiz aaa
olmamalıydı. Hiç… nidasını kendi oturduğu koltuktan
Elleri bile değmiyordu. Hat- bile duymuştu. Başka bir kadının eve
ta ‘hanım-bey’ diye sesleniyorlardı gelişini kendisi annesine hiç açmadı
birbirlerine. Ama kadının babasına (bunca yıl sonra bile bunu anlatmış
teklifsiz yakınlığı… Annesi İzmit’te değil). Babasının ne beceriksiz bir
diye kendisine annelik taslaması. adam olduğunu annesi de biliyordu
Eve de geldiydi üstelik. ‘Bacağını tabii, mutlaka kendi aralarında bu
parçalamış çocukcağıza sıcak bir tas konuşulmuştur, kim bilir ne demişti
çorbanın iyi geleceğini,’ söylemişti. babası. Ola ki ‘İşten Seher Hanım
Çocuğuna kendi bakmaktan aciz sağolsun…’
babası yine aciz ve basiretsizce aşna Eve nasıl gideceğini, kızının
fişnesini ailelerinin mahremine kadar ve karısının yüzüne nasıl bakacağını
sokmuştu. bilmiyor. Karısı ile epeydir uzaklar
Kadının yaptığı çorbayı ama yine de ilk göz göze geldikleri
içmişti. İçindeki öfkeyle reddetmek anda anlayacak, biliyor.
istemişse de güzel yapmıştı kadın O günden sonra bilhassa
çorbayı. Annesinin çorbasından gü- MFÖ’den Ele Güne Karşı çaldı mı,
zeldi. Yine de annesine ayıp olacağını aldatmayı hiç sevmem kısmını bastıra
düşünerek çorbayı sonuna kadar bi- bastıra yüksek sesle söyler ve ısrarla
tirmemiş, kadına “Canım istemiyor,” babasının gözlerinin içine bakardı.
demişti. Hiç tepkisiz dinlerdi şarkıyı babası,
Kızının el işi dersi için sipariş kendisiyle de hiç göz göze gelmezdi.
verdiği uhu ve kağıtları almak üzere Kendinden, hissettiğinden şüphe
arabanın dörtlülerini yakıp iniyor ara- ederdi o zaman. Çocuk aklıyla yanlış
badan. Böylesi bir günde ne kadar anladığını da söylerdi kendine, ama
sürreal bir an! Hayatını aynı babası kalbi kendi kendisine yalan söyledi-
gibi darmadağın edip kızı için iyi ba- ğini bilirdi.
balık oynuyor. Babasının kendisi için Sonra -bir süre sonra, altı
olamadığı, çocuğunun ihtiyaçlarına ay filan olabilir- annesinin günler,
daima hassas, çocuğuna yetebilen haftalar ve hatta aylar süren ağlamalı
baba modeli... Anne ortamda olma- günleri başladı. ‘İş yerindenmiş,’ diye
dığında da çocuğuyla vakit geçire- fısıldaşılıyordu –sözde- ondan haber-
bilen, yemeğini yapan, düştüğünde siz. Oysa o zaten biliyordu. Ayağını
pansuman yapabilen, bağlayamadığı kırdığı günden beri biliyordu. İşte o
ayakkabıyı bağlayabilen baba. günden altı ay kadar sonra, teyzesine
Annesine çocuğun bacağını karşı tarafta sahilde basıldılar. ‘Sevi-
68
yor musun?’ diye sormuştu annesi. acaba? Hem karısı hem kendisi nice-
‘Yok da heyecan…’ deyip devam et- dir sadece onun için sürdürüyorlardı
memişti babası. En az altı ay yattığı evliliklerini. Bu çok netti. Olmamıştı,
kadın için tek diyebildiği buydu işte! hayattan beklentileri evlendiklerin-
O yan odadan dinlemişti. Annesinin den beri geçen on beş senede başka
isteğiyle daha ilk günün sonunda evi nehirlere akmaya başlamıştı. Seviyor-
terk etti babası. Bir sene sonra da du eşini ama ortaklık duygusu eriyip
boşandılar. Kadını ise o gün dışında gitmişti işte. Tutamamışlardı. Yine de
hiç görmedi. o güne kadar babası gibi olmamayı
Arabaya geri oturduğunda seçmişti. Gözü dışarıda değildi.
telefonuna bakıyor. Yeni bir mesaj Çocuğu için yaşıyordu. O gelip, gür
daha gelmiş ondan. Bir şey ifade kestane saçları ve asap bozucu çekici
eden birisi olsaydı bari! Yok da heye- kokusuyla kendisini baştan çıkartma-
can… Allah kahretsin! Boğulacakmış saydı da yaşayıp gidecekti.
gibi nefessiz hissediyor. O geçmek Allah belasını versin! O da
bilmeyen bulantı… sonunda babası gibi olmuştu işte!
Gençliğinde ilk sarhoş Güzel kokulu bir kadının memelerine
olduğu gündeki gibi… Babasının gömmüştü başını, içine girip boşal-
görmezden geldiği. O da annesiyle mıştı bir güzel.
oturdukları evlerinde değil de sade- Arabayı evin önüne park
ce cumaları gittiği babasının evinde ettiğinde bir süre oturuyor öylece.
bu hâlde olmayı –belki bilinçli, belki Sonra telefonu eline alıyor. Gelen
bilinçsiz- seçmişti. Cumaları okul mesajları ‘Hataydı, özür dilerim,’
çıkışı gider, babası işten dönene diye cevaplayıp onun ne yazdığına
kadar Kadıköy’e iner oyalanır, adamın bakmadan siliyor. Bir daha tekrarlan-
dönmesine yakın eve geri dönüp bir maması gereken bir hata. İnşallah o
salata yapardı. Babasının hâlden aldı- da bunu böylece anlar...
ğı balıklarla –babası beceremezdi de Anahtarı delikte döndürüp
yine kendisi pişirirdi- sessiz sedasız sessizce içeri giriyor. Eşi mutfakta ye-
yerlerdi yemeği. Yemekten sonra mek yaparken kızına ders çalıştırıyor
yine Kadıköy planı yapar babasının bir yandan. Ayakkabısını çıkartırken
yanından hızlıca sıvışır, cumartesi dinliyor, “Türkiye’nin komşuları” konu,
sabahı da yine sessizce yenilen kah- kızı Bulgaristan’ı atlıyor, eşi uyarıyor.
valtıdan sonra evinin yolunu tutardı. Yüzüne kalbinden yukarı bir ateş
Acaba o kadına kadar evlilikleri na- yürüyor.
sıldı? Kendi dünyasında bir çocuktu, Yanlarına gelince öpüyor
onların ilişkisine hiç dikkat etmemişti. kızını, sipariş ettiklerinin torbasını
Belki evde kavga gürültü olmadığın- veriyor. Sıkıca sarılıyor kızı ona.
dan üstüne düşünmemişti de. Torbadakilerin heyecanıyla hoplaya
Kızları fark ediyor muydu zıplaya odasına gidiyor.
69
Kızının ardından bakıp eşine
dönüyor. Ne zamandır yapmadığı
şekilde, sevgiyle koyuyor elini eşinin
omuzuna, “Anlatmam gereken bir
şey var,” diyor.

70
Güneş Çiçeği
altKurmaca Onur Taşdemir

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber


iken develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar
iken Kaf Dağı’nın ardında sabahları güneş ışınlarının buğday tar-
lalarına vurduğu sarı bir kasaba vardı. Kasaba halkı ülkenin geri
kalanına göre yoksuldu. Günün birinde kasabanın falcı ninesi bir
rüya gördü. Aynı gün köyün en hoppa kızıyla evlendirilen köyün en
aptal delikanlısının Efe adında bir evladı; köyün en fişek delikanlı-
sıyla evlendirilen köyün en güzel kızının da Aylin adında bir yavrusu
oldu.
Aylin’le Efe birlikte oynadılar, birlikte büyüdüler. Çok iyi
arkadaş oldular. Büyüdüklerinde Efe Aylin’i erkek kılığına sokup
meyhaneye bile soktu, karşılıklı içtiler. Bütün köy Efe ile Aylin’i ta-
nıdı. Onların arkadaşlığını bildi. Kimileri onları birbirine yakıştırdı;
ama onlara söylemediler.
O salı sabahı, kasabalı daha kalkıp bahçesine bile git-
memişken pala bıyıklı, sesi tütünden kalınlaşmış şişman bir tellal,
davuluyla kasabanın rengini ve sessizliğini yırtarcasına, granit taşlı
sokaklara daldı:
“Duyduk duymadık demeyiiiin! Peynir ekmek yemeyiiiiin!”.
Vurdu davuluna,
“Güm güm de güm güm!”
Kasabalılar sabahlıklarını dahi giyemeden parmak uçlarıy-
la araladılar perdeleri.
“Güm güm de güm güm!” Her kim padişahın depresyon-
daki kızını iyileştirir güldürürse, padişah kızını onunla evlendirece-
eeeek!”
Kasabalıların birçoğu ‘Peh!’ diyerek kapattı pencerelerini.
Kimileri söylendi,
71
“İyice masala çevirdiler eşlik etmeliydi.
memleketi. Depresyondaysa gitsin “Ben Başkent’in yolunu bir
psikoloğa. Sabah sabah bu ne tanta- başıma nasıl bulurum; hem yolda
na!” sıkılırım,” dedi.
Ülkelerinde bir padişahın Efe’nin padişahın kızını
olduğundan bile emin değildi bazı- güldürmek için Başkent’e gideceği
ları. Yıllardır yalnızca tellallar uğrardı bütün köye yayıldı. Köylü başta
köylerine. Onlar da haberi verip gi- önemsemedi. Ondan önce biri padi-
derlerdi. Bir iki kere ülkenin isminin şahın kızını güldürürse ne olacaktı?
değiştiğini duymuşlar, birkaç kere Yalnız Aylin’in de kendisiyle gideceği
de tellalın değiştiğini görmüşlerdi. O duyulunca iş ciddiye bindi. Aylin, tut-
kadar. tuğunu koparırdı.
Efe, tellalı duymadı, bir ön- Efe’nin ninesi bir iksir hazır-
ceki gün arkadaşlarıyla sabaha kadar ladı. İksir tamamlanmış sayılmazdı.
içmiş, sızıp kalmıştı. Öyle çok içmez İksiri tamamlamak için yolları üze-
ama içti mi sağlam içerdi. Annesiyle rinde, genelde uçurum kenarlarında
babası da alışmıştı buna. Ona kızan bulunan güneş çiçeğinden alınacak,
eden yoktu. Tellalı duymadığı için yeni yağmur yağmış toprak kokusu
Efe’nin keyfi yerindeydi. eklenecek, bir de adı konulmamış
Aylin tellalı duymuş; o saat görünce nasıl kullanılacağını Efe’nin
bu saat uyuyamamıştı. Aklına Efe gel- anlayacağı belirsiz bir şey daha katı-
mişti. Efe, eli yüzü düzgün çocuktu. lacaktı. Nine bu iksirleri nereden bi-
Efe’nin ninesi de bir iksir hazırlardı. liyordu? Efe’nin ninesi bunları kendi
Oh! Efe gidip padişahın kızını gülüp nenesinden öğrenmişti. O nereden
eğlendirir, hatta tavlar, bakarsın biliyordu peki? O da kendi ninesin-
prens oluverirdi. Köyün kaderi de den öğrenmiş olmalıydı.
değişir belki Efe Aylin’i de Başkent’e Aileleri, Efeyle Aylin’i bir-
aldırırdı. birlerine emanet ederek, “Yolunuz
Aylin, öğle vakti Efe’yi köyün açık olsun,” diyerek uğurladılar. Bo-
kahvesinden çağırdı. Efe, çıktı geldi. yunlarına asılı çıkınlarıyla başladılar
Aylin, Efe’nin tellalı duymayışına şaşı- iki arkadaş yürümeye. Birkaç han al-
rarak durumu anlattı: madı onları; bu yüzden bazı geceleri
“Git bu kızı güldür gel, sen ormanda geçirmek zorunda kaldılar.
halledersin bu işi,” dedi. Az gittiler uz gittiler dere
Efe’nin keyfini kaçırmaya tepe düz gittiler. Aşıklar Vadisi’ne
hiç niyeti yoktu. Hem zaten daha ev- vardılar. Bu vadi yıllar önce lav ve kül-
lenmek de istemiyordu. Aylin allem lerden oluşan, içinde türlü türlü öten
etti kallem etti Efe’yi ikna etti. Ancak aşk kuşlarının olduğu, bazı yolcuların
Efe’nin bir şartı vardı. Madem gide- aşk perilerinin okları tarafından vu-
cekti Aylin’de kendisiyle gelmeli, ona rulduğu bir yerdi.
72
Aşk Vadisi’ndeki bir peri olacaktı Efe’ye göre. Aylin aynı şey
bizimkileri gözüne kestirdi; ancak olmadığını düşünse de söylemedi.
ne yazık ki ok yalnızca Aylin’i isabet İksir işe yaramasa, daha ne isterdi
ettirebildi. Aylin ağzını, âşık olduğu Aylin. Geriye şu ne idüğü belirsiz bir
adam konuşmadığı sürece aşkından parça daha kalıyordu.
bahsetmemek üzere mühürledi. Aylin “Madem görünce anlaya-
artık başka biriyle evlendirmek üzere cağım, herhâlde yolumuzun üze-
yola çıkardığı Efe’ye vurulmuştu. rindedir,” diyerek devam etti Efe,
Aylin geceleri uyumuyor, Başkent’e yürümeye.
yolculuğun güzergahını değiştirmek Efe yolda ilginç gördüğü
için türlü planlar yapıyordu. Ancak nesneleri topluyor; “Acaba bu şeyi
kader onları, başta planladıkları yolu iksire katmam gerekiyor da ben mi
yürütmekte ısrar ediyordu. Güneş anlamıyorum,” diye düşünüyordu.
çiçeğini bulmak için uçurumlarıyla Böyle böyle vardılar saraya kadar.
ünlü Karaburun’a gideceklerdi. Aylin, Efe, sarayın kapısında, topladığı
kaldıkları handan geceleri kaçarak nesneler içinden kendine en yakın
gizlice güzergahlarındaki tabelaları gelen; yassı, pürüzsüz bir taşı iksirin
değiştiriyordu. Karaburun yerine içine attı. Sırasını beklemeye başladı.
Marsıklar diyarına gidilmesine neden Kimler yoktu ki sarayda! Hokkabazlar,
oluyor; ancak bir marsık, yardımlarıy- meddahlar, palyaçolar, cambazlar…
la onları Karaburun’a yönlendiriyor Sıra kendisine gelmek üze-
hatta uçurumun kenarından güneş reydi ki Aylin otururken yanlışlıkla
çiçeğini koparmalarına da yardım iksiri yere düşürdü. Şişe kırılınca
ediyordu. Aylin’in yolu uzatma havaya karışan iksir, orada bekleyen
çabaları hep boşa gidiyordu. Hare- herkesin katıla katıla gülmesine ne-
ketlerinde Efe’nin anlayamadığı bir den oldu.
hâl vardı. Alıngan davranıyor, bazen Efe bir şeyi fark etti. Aylin
uzun uzun susuyor, bazense çok ne- gülmüyordu. İksir, Aylin’e tesir etmi-
şeli oluyordu. yordu. Efe, herkes gülerken hüzünle
Efe içinden, “Ninem insanı bakan Aylin’i anladı.
tanımak için beraber yola çıkmak ge- Saraydan el ele çıktı Aylin’le
rekir, derdi. Haklıymış,” diyerek yeni Efe.
Aylin’i yadırgıyordu. Yola çıkmaktaki amaçlarına
Yürümeye devam ettiler, ulaşamamışlardı. Durdukları hanlar-
yağmurlu bir günde Aylin, üzerine da, mola verdikleri ormanlarda sevişe
yapışmış libası ve suratını kapayan sevişe köye döndüler. İlk, falcı nine
ıslak saçlarıyla Efe’nin önünde eğildi. görmüştü dönüşlerini, rüyasını hatır-
Yerden biraz çamur alarak iksirin içi- lamış gülümsemişti. Evet, başladıkları
ne koydu. Nine toprak kokusu demiş- yere dönmüşlerdi ama bambaşka bir
ti ama toprağın kendisi daha garanti biçimde.
73
Suç Mahali
Özge Calafato
Suç Karalamaları
altDeneme Mert Tanaydın

I
Kentin bazı yerlerindeki suçların fazlalığı nedeniyle yüreğimde bir
ağırlık hissetmeden o yerlere gidemediğimi söylemeliyim. İnsan
yürekteki ağırlıkla kolay kolay başa çıkamıyor. Bazı yerlerde asla
derin nefes alamıyorum. İç sıkıntıma geçmişte yaşananların şimdiki
zamandaki etkileri sebep oluyor. Bilinçli bir hatırlama gerçekleş-
mese bile bedendeki organlar zihne hiç görüntü aksettirmeden
hatırlıyorlar sanki bazı yaşanmışlıkları, bazı suçları. Gerçekleşen
suçlar zamana işlenmiş bir kereliğine, zemini de işaretlemiş. Ora-
lardan geçerken o zamanları hatırlıyorum, her seferinde anlatama-
yacak olsam da. Birçok şeyi bilincimden sildiğimi sanıyorum ama
anlıyorum ki bedenim unutmamış. Nefesimin daralması, bedenim-
den ter boşalması, durdurmanın güç olduğu şiddetli bir çarpıntı,
kimi zaman göz kararması bazı yerlerdeki suçların izlerini artık
göremesem bile bedendeki hafızanın devreye girdiğini gösteriyor
belki de.

II
Zaman hepimizin devinimlerine zemin oluşturuyor. Bu devinimler-
den bazıları kimseye olmasa bile kendimize bir suçluluk veriyor.
“Suç” kavramı çok hoşuma giden bir kavram değil, yasalardan
kaynaklanıyor genelde, birileri tarafından ortaya konuyor yasalar
ve suçu tanımlıyor. Belki ilk olarak dünyaya gelmiş çocuğu biçim-
lendirenler tarafından zihnine dikiliyor yasalar ve o yasaların ihlali
oluşturuyor suçları. Geçilmeyecek sınırlar, yapılmayacak davranış-
lar, söylenmeyecek sözler, alınmayacak nesneler, konuşulmayacak
kişiler, bakılmayacak zamanlar... Her zaman sözle gösterilmiyor
75
yasalar ve ihlalleri, kimi zaman be- yapmaya. Ömrünü suçlayarak geçi-
denler karışıyor, itiliyor kişi, eline riyor, zamanla işinde başarılı oluyor,
vuruluyor, poposuna ya da yanağına suçlayıcılar arasında yükseliyor, kari-
tokat atılıyor, çekiliyor, kargatulumba yerinin zirvesine ulaşıyor. Suçladıkları
ediliyor, elindekiler alınıyor, bir yere ve suçlama sebepleri durmadan de-
kapatılıyor. İlksel bakıcılardan çevre- ğişse de değişmeyen suçlama çabası
deki canlılara herkes kendi yasalarını oluyor. Devridaim suçluyor.
belirliyor, başkalarının suçlarını işa-
retliyor, zamanla yasa ve suç hafızası Seyirci koltuklarında oturanlar,
yaratıyor tüm bu devinim. Avcı bir zaman geçtikçe yasaklanacak si-
hayvanın yasaları, bir liderin yasaları, garalarını tüttürerek, ellerindeki
kişinin üstündeymiş gibi, yüce varlık- kadehlerden içkilerini yudumlayarak,
lara aitmiş gibi yapılan yasalar... çekirdeklerini çitleyip zeminde baş-
kalarının süpüreceği kabuk tepeleri
Çoğunlukla yasalara yaslananlar bu oluşturarak bu suç oyununu izliyorlar.
yasaların kendilerine sağladıkları Zaman geçiyor, suçlamalar bitmiyor,
suçlama imkânından vazgeçmek dönüp dolaşılıyor, tüm suç envanteri
istemiyor da denebilir. Birileri yasayı kat ediliyor, bir kere, iki kere, bitme-
bıraksa başkalarının alıp kullanmaya yen kere.
başlayabildiği gözüküyor tarihe bak-
tığımızda. Geçmişin yasalarının ruhu Seyirciler sıkılıyor zaman geçtikçe,
başkalarına musallat oluyor belki de bitmeyen suçları izlemek ilgilerini
başka zamanlarda. Toprağın altından çekmiyor gittikçe, sesleri yükselse
dirilttikleri yasaları kendilerine ait bile suçlayanla suçlananın verdiği
kılarak başkalarını suçlamaya başla- seyir zevki bitiyor, başka odalarda
yanlar bir anda ortalığı kaplıyor. başka Kafkalar, başka Sodomlar,
başka Dostolar olduğunu bildiklerin-
Suçlamanın gücünü ve zevkini tattık- den yavaş yavaş çıkmaya başlıyorlar,
tan sonra ömürlerini suçlayıcı olarak adalet sarayının nam salmış odaların-
geçirenler pek çok yerde karşısına da dolaşmaya koyuluyorlar. Suç ve
çıkıyor insanın. Kimi neyle suçladığı- cezanın kutsal mabetlerinde, zaman
nın pek de o kadar önemi olmuyor. içinde rengârenk ışıklar gibi dur-
Münazaralardan alışmış ne de olsa, madan değişen odalarında. İnsanın
az önce neye inanması gerektiği bir ilksel hâllerindeki doğal yasalardan
zamanlar televizyonlardaki yarışma Saramago’nun bitimsiz cümlelerine
programlarında sunucuların kullan- yığılan insanlık yasalarına kadar bü-
dıklarını andıran afili kartotekslere yüyor zamanla suçlar ve suçluluk.
yazılı olarak eline tutuşturulmuş, kısa
süreli bir hazırlıkla yeni yasalar doğ-
rultusunda başlıyor yeni suçlamalar
76
Rüzgâr
altKurmaca Caner Turan

İnsan, suçlarının toplamından ibarettir sevgili okur. Yemin ederim


bu böyle.

Çok değil, birkaç sene önce iyi bir aile hayatım ve ortala-
manın üzerinde maaşı olan bir işim vardı. Toplumda sevilen, saygı
duyulan bir adamdım. Tüm düzenimi oturttuğumu, her şeyimle
huzura erdiğimi ve artık hayatın böyle devam edeceğini düşün-
düğüm günlerin birinde yeni açılan bir post-empresyonist resim
sergisine gideyim dedim. Aslında huzurlu olduğu kadar sıkıcı olan
hayatımda yaptığım sıradan ziyaretlerden biriydi. Tablolar geniş bir
alana yayılmış ve loş bir aydınlatma tercih edilmişti. Renoir, Derain,
Braque gibi sanatçıların resimlerine bakarken günlük hayatın om-
zuma yüklediği şeylerden yavaş yavaş sıyrılıyor, fırça vuruşlarının
yarattığı anlık geçişlere tanık oldukça tabloların içinde kaybolup
gidiyordum. Van Gogh resimlerinin asılı olduğu kısma geldim. Van
Gogh’un birçok resmi insanda keskin bir hüzün bırakıyordu. Kar-
galar, sarıya çalan renkler, yıldızlı geceler, uçsuz bucaksız tarlalar…
Selvilerle Mısır Tarlası tablosunun önüne geldiğimde durdum.
Gözlerim mısır tarlasına öylece nüfuz ediyor, sonra da bedenim-
den ayrılıp kenardaki uzun selvi ağacının gölgesinde kana kana su
içiyordu. Kapanış saatine kadar müzede dolaştım durdum ancak
her defasında kendimi yeniden o resmin önünde buldum. İçimi
kavuran, saçlarıma kül yağdıran, ruhumu yaralayan, ta derinlerde
bir yerlere dokunan bir şeyler vardı o resimde. Müzenin beş dakika
içinde kapanacağı uyarısı geldiğinde kendimi dışarı attım. Midem
bulandı ve kasım yağmurlarının iyiden iyiye ıslattığı kaldırımlarda
içim dışıma çıkmış gibi oldu. Ağzımı burnumu sildikten sonra ayazda
saatlerce yürüdüm. Hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam etmek
77
niyetindeydim ancak o günden sonra bir kokuydu bu. Yıllar geçtikçe bir
kendini tekrar edip duran tuhaf tuhaf örümcek gibi sinsi sinsi ağlarına hap-
rüyalar görmeye başladım. Yüzleri setmişti beni. Ben farkında olmadan
kömürden çocuklar, direklere asılı içimde genişleyip büyümüş, uygun
kuru kafalar ve etrafında dans eden bir an bulunca da yaşamımın ortası-
kadınlar, kızıl gözlü adamlar vesaire. na tırpanını geçirivermişti. Yerle bir
En başta çok önemsemedim bunu etmişti beni, kötürümleştirmişti. Ben
ancak rüyalarımın dozajı günden çırpındıkça beni yaşam denilen bu
güne artınca ve buna gün içindeki bataklığın dibine doğru ittirip duru-
uyuklamalarım, sudan sebeplerle yordu.
içine düştüğüm gerginliklerim, işye- ***
rinde yaptığım abuk sabuk hatalar İlkokulda son sınıfa gidi-
da eklenince geceler ve gündüzler yordum. Babamın o güne kadar
birbirine karıştı. Müdür zorla istifa yaptığı düğün ziyaretleri meyvesini
dilekçemi aldı. Eşim ve çocuklarımla vermiş, vefa borcuyla kasabanın
iletişim sorunları yaşadım. Bana sırt dört bir yanından gelen insanlar ve
çevirdiler. Arkadaşlarım telefonları- uzak akrabalar güneş batınca bizim
ma bakmamaya başladı. Birçoğuna evin önünde toplanmışlardı. Ablam
göre kafayı yemiş, tam bir zombiye evleniyordu. Çeyizini düzmüş bekâr
dönmüştüm ve acilen kendime genç kızlar yerel orkestranın göğe
gelmem gerekiyordu. Ancak kurtula- yükselen tıngırtıları eşliğinde ve
mıyordum işte. Rüyalarım beni yıllar tozlu ampullerin altında insanın içini
öncesine götürüyordu hep. Mısırcı sıkan bir ritimle göbek atıyorlar,
Fikri amcanın en azından bir kemik mahallenin evlenme yaşına gelmiş
parçasına denk gelme umuduyla bıçkın erkekleriyse sandalyelerin
zavallı bir köpek gibi külleri eşeleyişi, arka tarafında kalan yarı karanlık böl-
Gülseren teyzenin delirmiş bir hâlde geden bu genç kızları süzüyorlardı.
küllerin içinde sürüklene sürüklene Yaşlı teyzelerin kimisi boyunlarını
Fikri amcanın peşine düşüşü, aydın- bükmüş ağırlaşan göz kapaklarıyla
lık bir gecede ikisinin de yüzlerine başka âlemlere akarken kimileri de
konan o karanlık, donuk ve çaresiz parlayan gözlerle bir dedikodu mal-
ifade karınca sürüsü gibi resim resim zemesi bulma telaşındaydılar. Etrafta
zihnime üşüşüyordu. İnsanlar mutlu sinek gibi uçuşan biz çocuklar sonsuz
olmak için yaşarlarken ben unutmak bir boşluğun ortasında savruluyor-
için yaşamaya çalışıyordum ama muşçasına oraya buraya koşturuyor,
başaramıyordum. Bedenimden leş ancak bir yerlere çarptığımızda ya da
gibi bir koku yayılıyordu artık. Temiz- huysuz ve çocukluğunu yaşayamamış
lemeye çalıştıkça kendisini daha çok birileri tarafından azarlandığımızda
hatırlatan, hatırlattıkça uykusuz ve kendimize geliyorduk. Orkestra her
karanlık gecelerime kâbus gibi çöken geçen dakika daha bir şevkle çalıyor,
78
bizse atılan bahşişlerden denk getir- mısır gövdesine doğru defalarca
diklerimizi kaşla göz arasında cebimi- çakmamıza rağmen rüzgârdan dolayı
ze indirip keyfimize bakıyorduk. Dü- bir türlü istediğimiz gibi tutuştura-
ğüne gelenler arasında mısırcı Fikri madık. Sıkılıp düğüne geri döndük.
amcayla eşi Gülseren teyze de vardı. Bıraktığımız yerden eğlenmeye, ko-
Muhtemelen çocukları da oralarda şuşturmaya devam ettik. Ancak yak-
bir yerlerde yaramazlık yapıyordı. laşık yarım saat kadar sonra bir yanık
Bir ara mahalleden ar- kokusu sardı etrafı. Orkestra müziği
kadaşım Mustafa’yla birlikte hem durdurduğunda öksürük bulaşıcı bir
topladığımız paraları harcayalım hem virüs gibi yayılıyordu. İnsanlar düğün
de o arada biraz dinlenelim diye an- alanını terk edip Fikri amcanın evine
lımızdan ve sırtımızdan damla damla doğru koşmaya başladılar. Tabii en
süzülen terle birlikte düğünden önde Fikri amca, arkasında Gülseren
ayrılıp bakkala yollandık. En sevdiği- teyze ‘Çocuklarım!’ diye bağırıyorlar-
miz şey şekerli leblebi tozuydu. Üç dı. Göğe yükselen dumanları, çığlık-
dört paket leblebi tozu, paranın geri ları, ilk önce sokağın başındaki taş
kalanıyla da bir paket kibrit aldık. direkten gözümüze yansıyan alevleri
Nedense çocukken ateş yakmak çok ve sonra alevlerin bizzat kendisini
hoşumuza giderdi. Mesela, kışları hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Mahalleli
fırsat buldukça top oynadığımız ar- itfaiye gelene kadar kovalarla su
sanın bir köşesinde sağdan soldan taşıyarak yangını söndürmeye çalıştı
topladığımız kâğıt ve tahtaları tutuş- ama rüzgârın da etkisiyle alevler
turur, ellerimizi yüzlerimizi ısıtırdık. evin içini, dışını, her yanını sarmıştı.
Ya da şanslıysak kurduğumuz tuzak- Meğer biz tutuşturamadığımızı dü-
lardan elimize düşen minicik kuşları şünüp de orayı terk edince rüzgâr
güzelce temizleyip pişirir –babası bizimle oyun oynayıp sönmüş alevi
avcı olduğundan Mustafa bu işleri iyi yeniden harlamıştı. Fikri amcanın
bilirdi– afiyetçe yerdik. Bir elimizde yatıp uyusunlar diye evde bıraktığı iki
leblebi tozları, diğer elimizde kibrit küçük çocuğunu da o alevlerin içine
çöpleriyle ateş yakacak yer ararken katarak hem de.
bakkaldan bizim evin birkaç sokak ar- ***
kasında kalan mısırcı Fikri amcaların Resim sergisinden birkaç
evine kadar yürümüşüz. Fikri amca sene sonra, yani artık yaşamım iyice
mısırları topladıktan sonra boyu bir çekilmez hâle geldiğinde dayana-
buçuk metreyi bulan mısır gövde- mayıp cinayet büro amirliğine teslim
lerini kurutuyor, bunu da yakacak oldum. Arşivlerde yapılan küçük bir
olarak kullanıyordu. Yüzlerce mısır araştırmanın ardından yıllar evvel
gövdesi evin duvarlarını kaplamıştı. oturduğum mahallede çıkan büyük
Sadece pencereler görünüyordu. yangın ve öteki ayrıntılar da öğreni-
Sokakta kimseler yoktu. Kibriti kuru lince dilekçem kabul edildi. Tekrar
79
soruşturma açıldı ve suçlu bulundum.
Mahkeme heyetine Mustafa’dan hiç
bahsetmedim. Şimdi tek kişilik hüc-
remde üzerime kederimi ve çocuk-
luğumu örterek yapayalnız uykuya
dalıyorum. Rüya görmüyorum hiç.
Yavaş yavaş ölüyorum.

80
Kemik IV - Jack*
altKurmaca Hande Ortaç

*Kemik I - Navigasyon’u okumak için tıklayın


Kemik II - Puzzle’ı okumak için tıklayın
Kemik III - Suzi’yi okumak için tıklayın

Gülseren anne nasılsın?


Yerleştik çocuklarla. Rahatız. Burası sevimli küçük bir kent.
Yanına taşındığımız Ekber Bey de iyi adam çıktı. Adnan nasıl? Bizi
soruyor mu? Ne saçma soru... Sormaz mı? Senin de canını yakmıyor
değil mi?
Ekber Bey sağ olsun çok işi yok. Ev temizliği, yemek erken-
den bitiyor. Ben de boş kalan zamanımda iki üç kavanoz turşu kur-
dum. Konu komşuya satıp biraz para kazanmak istiyorum. Bakarsın
biraz harçlık çıkarırım. Ekber Bey’den gelen para ancak çocukların
okul masraflarını karşılar. Her şeye hazırlıklı olmak lazım.
Biliyor musun hiçbir şey yüreğimi sıkamıyor artık. Korku
ciğerlerimden temizlenince güçlendim resmen. Tüm dünyayı çekip
çevirecek gücüm var. Yani kısaca anacım, bizi merak etme. Sen
kendine dikkat et.
Eylül 1989

Gülseren annecim, mektubun beni nasıl mutlu etti bir


bilsen. Çocuklar da heyecanlandılar. Neden babaannemiz bizi
görmeye gelmiyor diyorlar. Küçükler daha. Neden kaçıp saklan-
dığımızı, onların iyiliği için bunu yaptığımızı anlayamıyorlar. İçim
acıyor öfkelerini görünce.
Adnan’ın yaptıkları için kendini suçladığını biliyorum,
yüklenme kendine bu kadar. Oğulların, çocukların günahını analar
gönüllü üstleniyor demişsin mektubunda. Haklısın. Fırsatım olsa ev-
latlarıma kesilen tüm cezaları, paylarına düşen tüm acıları çekerim.
Ama bu durum başka. Sana bu kadar zarar vermesine izin verme
n’olur. Allah için beni çocuğundan ayırmadın, şimdi de ayırma.
Hepimiz yerine ben yeterince şiddet, acı, hâyâl kırıklığı yaşadım.
81
Daha fazla yaşanmasına gerek yok. Şiştlerin cinsiyeti yok. Kes-
Bu aileye yeter. kinliği var. Aynı keskinlik.
Hepimiz seni çok özledik. Kapının kolunu sessizce
Kal sağlıcakla. indiriyorum.
Ekim 1989 Bizim odamız direk salona
açılıyor. Evin diğer odaları gibi.
İnce bir çığlık geliyor kapalı Salonun ortasına muşamba
kapının ardından. Annemin sesi. Uya- yayılmış. Ekber bir sandalyede otu-
nıyorum. Gece. Saat kaç kestiremiyo- ruyor.
rum. Abim yanımdaki yatakta huzurla Annem gülüyor. Elinde ma-
nefes alıyor. Kalp atışımı yavaşlatmak kas var.
için onun nefesine eşlik ediyorum. Ekber ağlıyor ve yalvarıyor.
Havayı usulca içine çekiyor, göğ- Annemin elindeki makastan
sünde tutuyor, sonra yavaş yavaş kan damlıyor.
ciğerlerini boşaltıyor. Gözüm karan-
lığa kulağım sessizliğin derinliğine
alışınca içerden gelen mırıltıları daha Ter içinde uyanıyorum.
net duymaya başlıyorum. Kapının ar- Önce nerede olduğumu hatırlaya-
dında devam eden bir hayat var, per- mıyorum. Etrafta şekiller belirmeye
vazdan sızan ışıktan anlıyorum bunu. başlıyor yavaş yavaş. Memleketteyim.
Yataktan yavaşça iniyorum. Ayağıma Koca adam olmuşum, küçük Kerem
akşamüstü oynadığımız oyundan çoktan büyümüş. Sakinleşiyorum, her
kalan bir oyuncak kovboy batıyor. şey geçmişte kalmış. Otel odasının
Adımlarımı daha dikkatli atarak kapı- karanlığında yapayalnız uzanıyorum.
ya yaklaşıyorum. Bu sefer korkudan Ekber’in yüzünü o gül kurusu renkli
değil meraktan kalbim yerinden dosyada gördüm göreli, gecem ben-
çıkacak gibi çarpıyor. Az sonra şahit zer kâbuslarla bölünüyor.
olmamam gereken bir şeylere şahit
olacağımı hissediyorum. Yapmamalı-
yım. Yapmalıyım. Gülseren annem, bazen öz-
Bir inleme. lem öyle büyüyor ki, atlayıp gelelim,
Bir kadın mı? her şeyi göze alalım istiyorum. Ya da
Bir adam? sen gel!
Ya da bir hayvan? Olmaz demişsin, biliyorum
Şişt diye geceyi yırtan bir tehlikeyi. Seni takip edip bizi bulur,
uyarı. Başka biri bu. kimseyi bu saatten sonra da canlı
Uzun bir konuşma. İnleyen bırakmaz, biliyorum, ah çok iyi biliyo-
kişi mi bu? rum. Ama buraya öyle yabancıyız ki.
Tekrar bir şişt. Şiştleyen aynı Süngüm düşüyor bazen. Çocuklara
kişi buna eminim. sarılıyorum. İşte o anlar, şefkate olan
82
ihtiyacım onları korkutuyor. Hissedi- çalışıyor. Ekber Bey’i idare ediyor.
yorum. Kerem neler olup bittiğini anlamak
Çok sevgi, Ocak 1990 için çok küçük henüz. Bazen öfkesin-
de babasının bakışlarını görüyorum.
Neyse yersiz endişeler.
Bir seferinde kapıyı açıyo- Üşütmüşsün bak, kendine
rum. Ekber karşımda. Koltuğa kurul- dikkat etmiyorsun. Aklımız sende.
muş. Gözleri beni görüyor ama tanı- Özlemle sarılıyorum, Nisan 1990
mıyor. Gırtlağından sesler çıkarıyor,
anlamsız kelimeler. Hırlıyor, uluyor. Annem ağlıyor. Sesini duyu-
Annem mutfaktan çıkıyor koşarak, yorum. Odadan çıkıyorum. Salonda
bana arkası dönük, beni görmüyor. kimse yok. Ekber’in odasından sesler
Ekber’e sarılıyor. Ekber onu itiyor. geliyor. Kapı kapalı. Kulağımı kapıya
Annem o sırada beni görüyor ve dayıyorum, evet, ağlayan annem,
hemen beni odaya sokuyor. duyuyorum, kapıyı açamıyorum.

Annemin çığlığı bölüyor


Annem, Gülseren annem, geceyi. Çocuk Kerem kalkıyor. Abim
Nasılsın? Çocuklar yağmurluklarına Emre sesi duyup rahatsız olmuş ola-
bayıldılar. Tam da yağmur sezonu cak arkasını dönüyor ve iç çeke çeke
geldi, çok makbule geçti. Teşekkür uyumaya devam ediyor. Bu sefer ka-
ederiz. Hepimiz ellerinden öpüyoruz. pıya koşuyorum. Açtığımda annemle
Haklısın Ekber Bey’i doktora götür- karşı karşıya kalıyorum. Üstüne ko-
memiz gerek ama adam gitmek iste- caman naylon beyaz bir önlük geçir-
miyor. Kimse öğrenmesinmiş, zaten miş. Önlük kıpkırmızı. Kan. Sanırım.
beni bu sırrı saklamam için tutmuş. Annem gerçekten Ekber Bey’e zarar
Bunaması iyice ilerledi. Birkaç ay vermiş olabilir mi? Bunu düşününce
önce konuşurken duraklardı, bazen bile kendimi anneme karşı suçlu his-
uzaklara bakar kalırdı. Şimdi bu sediyorum.
duraklamalar anlardan çıktı saatleri
bulmaya başladı. O sıralarda sinirli Annem! Ah annem! İnsan
oluyor. Merak etme, öfkesi Adnan çocuklarının günahını gönüllü üstle-
gibi değil, zararı daha çok kendine. niyor diyordun. Ya’rabbim ne kadar
Ama çocuklar, hele Kerem adamdan da haklıydın. Ne demek istediğini ba-
hiç hazzetmiyor. Hayatındaki deği- şıma gelmeden tam anlayamamışım.
şimi, özlemi, anlayamadığı her şeyin İnsan bazı şeyleri hiç anlayamıyor.
faturasını birine kesmeye ihtiyacı var. Kerem...
Ekber Bey bunun için biçilmiş kaftan. Çocuk aklıyla neler kuruyor-
Emre’yse biraz daha anlayışlı, yu- sa kafasında? Bir süredir öfkesi iyice
muşak başlı. Bana yardımcı olmaya kabarmış, nefreti büyümüştü. Sadece
83
korktu babaannesi, bana bir şey olu-
yor zannetti. Beni korumak için atıldı.
Oysa ki... Adamın aklı yerinde değil
ki. Ne bilsin çocuk. Değil mi annecim,
çocuk o daha, küçücük. Gönderece-
ğim bu çocuğu uzağa, tutmayacağım
burada, gerisini ben hallederim.
Sağlığın gittiçe kötüleşiyor demişsin.
Yanına gelebilsek keşke. Burada işler
karıştı biraz. Ne yapacağız bilemiyo-
rum. Allah hepimize huzur versin.
Annemden daha anneme...
Özlemle, Eylül 1990

Bunlar gibi onlarca kâbus...


Her gecem bir azap. Arkamı dönüp
uyuyamıyorum. Zaman artık önemini
yitirdi. Ne kadar daha burada kala-
cağımı bilemiyorum. Bu iş çözülene
kadar bizi bırakmamaya niyetliler.
Hayatım çok uzak bir hayal gibi. Çok
özlüyorum, bir zaman sonra geriye
sadece özlem kalıyor, neyi özlediğimi
de unutuyorum. Artık Becky’le de o
kadar sık konuşmuyoruz. Herkesin
kendine ait farklı bir rutini oluştu.
Düşünceler derinleşip kalbim iyice
sıkışınca kalkıp bir tek Jack atıyorum.
Hemen kollarım ağırlaşıyor. Televiz-
yonun maviliğinde uykuyu bekliyo-
rum.
Kimseye gördüğüm rüyalar-
dan bahsedemiyorum.

84